Kalbime Sakuralar Yağdıran.

 

Studio Ghibli filmlerinin müziklerini dinlemek bana kendimi sanki çilekli bulutlardan yapılmış bir nehirde sırt üstü uzanmışım da asla batmadan ve öylece müziğin sesini kulağıma taşıyan rüzgarı dinleyerek yolculuk ediyormuşum gibi hissettiriyor. Gökyüzünde olmama rağmen tepemden sakuralar yağıyormuş gibi. Kısacası, bir rüya gibi. Belki de bu rüya başka bir gezegende geçiyordur. Buldum! Neptün'de. Ah ama olmaz... Neptün maviydi. Olsun. Paralel evrenlerden birindeki Neptün'müş burası, rüya değil mi canım... Hem biliyor musun, Neptün rüyaların gezegeni. Ama bu gündüz düşleri gibi rüyalar. Belki bazen sabaha karşı yorganın üstünden kaymışken gördüğün rüyalara da benzeyebilir. Aman canım, bunlar teferruat... Ama bak mesela gecenin zifiri karanlığında 'aman' diyerek uyandığın bir rüya gibi değil Neptün rüyaları. Kalbine sakuralar yağdıran rüyalar bunlar. Gel vatandaş gel, rüyalara gel; gibi davetkar.

Hayatta en çok görmek istediğim şeylerden biri de sakura çiçekleri. Ah hadi ama, ben iflah olmaz bir romantiğim. Tabi ki sakuraları severim. Onların bir düşü anımsatan pembe yapraklarını. Ne garip... Dökülen yapraklara hüzünlü şiirler takarız, onları daha da ağırlaştırmak ister gibi. Oysa, sakuraların pembe yaprakları ağaçlarından kopup havada uçuşurken, sanki çok hafif bir şeyin de yüreğimden havalandığını hissederim. Yoksa yüreğimin bizzat kendisi midir havalanan? Bu benim için tanımlanmış bir his biliyor musun? İsmini de kendim koymuştum, hani şu yüreğimin hafiflediği hissin ismini: Kalbime sakuralar yağdıran. Bu tabiri kullanmanın beni tatmin ettiğini fark ettim. Her sevdiğim şey için kullanmam bu kalıbı ama. En özelleri için kullanırım! En dile getirmediklerim için. En kalbimden olan, derinde ama ne ilginçtir ki, bir o kadar da hafifçecik olan şeyler için.

Kalbime sakuralar yağdıran biri. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir şey. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir iş. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir kitap! 

Senin kalbine en son, ne sakura yağdırdı? 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

veya başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazım benim eeennnn gözdelerimden. Bu nedenle blogda YENİDEN (ahhh...) bir yeri olsun istedim. 25 Mayıs 2024 tarihinde yayınlamıştım. 


elimizde sakura kalmamış, bulut olur mu?
(ki bu fotoğrafın bulut arşivimdeki yeri ayrıdır.)


Yeni Yıl Turtası | Kelime Oyunu 54

 

Giriş Notu: Bu yazımı taaa eski bloğumda, 13 Aralık 2021 tarihinde, yayınlamıştım. Hatta hatırlıyorum (o zamanlar üniversitedeydim) derse geç kalmama neden olmuştu. :) Neyse. Bir yeni yıl öyküsü. İyi okumalar.


''Yıldızın ışıl ışıl parlıyor gece göğünde,

Bana senin sesinden şarkılar fısıldıyor.

Gözlerimi kapatıyorum

Ve etraf ışığınla aydınlanıyor.

Ama sen yoksun…''

 

Noel Anne öleli tamı tamına 302 yıl 256 gün 22 saat 7 dakika 16 saniye geçmişti. Noel Baba, onun yokluğunun her bir saniyesini yüreğinin çarpışında hissediyordu. Yüreği artık eskisi gibi atmıyordu. Bir şeyler eksikti. Noel Baba aradan geçen asırlar sonrasında eksik olan bu şeyin hep orada kalacağını kabullendi. Özellikle de son yıllarda –son çeyrek asırdır iyice- kendini bir hayli salmış, tanınmaz hale gelmişti. Belki sakallarına çeki düzen verse veya öğünlerine dikkat etse görüntüsü eski haline çabucak dönebilirdi. Çünkü göklerde zaman farklı işlerdi. Ancak Noel Baba’nın eski haline dönebilmesi için bundan çok daha fazlası gerekliydi. Zaman onun için hızla, hem de ölümcül bir hızla ilerlemişti. Önceden ona sevimli bir hava katan ak saçlarıyla sakalları birbirine girmişti ve bu karmaşıklığın arasından parlayan gözleri öfkeyle bakıyordu. Yeryüzünden nefret ediyordu. Gülüşünden geriye yalnızca anılarda kendini gösteren bir hayalet kalmıştı.

Kuzey rüzgarları acımasızca eserken Noel Baba bulutların arasında kaybolmuştu. Kar yağacaktı. Soğuk değil ama kar taneleri içini titretmişti. Kar kristallerinden nefret ediyordu. Tam 302 yıldır. Her yılın son gününde söylediği şiiri yeni bitirmişti. Şiir tüm gökyüzünde yankılanıyordu şimdi. Siyah pelerinine iyice sarıldı. Kırmızı kürkünü çıkaralı asırlar geçmişti. Her yıl yeni yıl zamanı yeryüzüne inerken giydiği üniformasını yıllardır giymeye cesaret edemediği için onu odasında çürümeye bırakmıştı. Hem zaten artık bir önemi kalmamıştı. Çocuklar yıllardır ondan bir hediye almıyorlardı. Yeryüzüne bir daha asla inmeyeceğine dair kendine bir yemin etmişti ve bu yemini bozmaya hiç mi hiç niyeti yoktu.

Noel Baba aniden bir ses duydu. Rüzgara dikkat kesildi. Yine fısıltılar mıydı acaba? Her yeni yılda çocukların isteklerini getirirdi rüzgar. Ama ses yeryüzünden gelmiyordu. Gökyüzünden de. Noel Baba korkmuş ve heyecanlanmıştı. O ismi söylemek bile yüreğini acıtıyordu. Karşılık alamamaktan eskisinden de daha çok korkuyordu. Çünkü yüreği artık dayanıksızdı. Onu da Noel giysileri gibi çürümeye bırakmıştı.

‘’Yürü!’’ dedi sert bir ses. Noel Baba bu sesi anında tanıdı.

‘’Gabriella,’’ diye fısıldadı önleyemediği bir sevinçle ‘’burada mısın?’’  Bu bir sorudan çok dilekti. Ses yalnızca az evvel söylediğini tekrarladı. ‘’Yürü!’’

Noel Baba karşı koyamadığı bir gücün etkisiyle rüzgarı arkasına alarak bulutlar üzerinde yürümeye başladı. Yüreği bir çocuğun kalbi gibi heyecanla çarpıyordu. Bu heyecan onu korkuttu. Hayal kırıklığı yaşamayı istemiyordu. Kalbinin bunu bir kez daha kaldıracağından emin değildi. Ancak onu harekete geçiren içindeki bu güce karşı koyması ne mümkündü! O da yalnızca itaat etti. 

Yıllardır girmekten çekindiği evlerine girmişti. Evin her yanını sarmaşıklar sarmıştı. Çürümeye yüz tutmuş kapıyı zorlukla açtı. Kapıdan çıkan gıcırtılardan korkan gök fareleri oradan oraya kaçıştılar. 

‘’Önce temizlik!’’ dedi Gabriella’nın sesi. 

Noel Baba ‘’ama!..’’ diye itiraz edecek olduysa da bunu başaramadı. Adeta ağzı mühürlenmişti. Az evvel karşı koyamadığı güç onu yeniden ele geçirmiş gibiydi. Mutfağı sildi süpürdü. Ancak duramadı. Salona geçti ve ardından da evin diğer odalarına. En zoru da biricik eşiyle paylaştığı odasına girmek olmuştu. Ancak ses baskın çıktı. Noel Baba orayı da temizledikten sonra kendini gıcırdayan kanepeye bıraktı. ‘’Gab…’’ diyecek oldu. Eğer burada yanındaysa karısını görmek istiyordu. Ama yalnızca ses karşıladı onu. Dudakları bir kez daha mühürlendi.

‘’Şimdi çileklerden turta yapacaksın!’’ dedi Gabriella. Noel Anne her yılbaşında herkese yetecek kadar çilekli turta yapar ve Noel Babayla birlikte kızağa atlayarak yeryüzüne inerdi. Bu turtanın kokusu bile yeryüzünün havasına bir tutam huzur, birkaç tutam dostluk ve bolca mutluluk katardı. Turtalar her mutfakta bir şekilde yerlerini alırdı. Evsiz insanlar iyice sarındıkları örtülerinin arasından baktıklarında yanı başlarında lezzetli sıcacık bir tabak turta bulurlardı. Çilekli turta, Noel Anne’nin özel yılbaşı tatlısıydı ve tarifini ondan başka bilen yoktu. Ta ki şu ana kadar.

Noel Baba kollarını sıvayarak içine dolan bir ilhamla bu turtayı yapmaya başladı. Ses ona ne yapması gerektiğini aynı buyurgan tonda söylüyordu. Arada da azarlamayı ihmal etmiyordu tabi. Noel Baba şaşkındı. Aynı zamanda içindeki bir nokta yıllar sonrasında ilk kez kıpırdamıştı. Eğer biri onu uzaktan izleseydi bir şeylerin değiştiğini rahatlıkla görebilirdi. Ancak Noel Baba yalnızdı, hem de yıllardır.

Noel Baba yüreğinde duyduğu sesi dinleyerek yeni yıl turtasını hazırladı. Fırından çıkan turtaları kızağına yerleştirdi ve yıllar sonra ilk kez yeryüzüne indi. Noel Anne’yi yıllarca gökyüzünde beklemişti. Bu bekleyiş uğruna yıllarını feda etmişti. Oysa onun göklerde olmadığını şimdi anlıyordu. O yüreğindeydi ve yeni yılda heyecanla çarpan diğer tüm yüreklerde. İşte bu yeni yılda Noel Baba 302 yıl sonra ilk kez yeryüzüne iniyordu. Biricik karısını çocukların sevinçle parlayan gözlerinde hissedecekti. Ses bunu ona söylemese de, o bundan emindi.

Son.




Baldönümü Kutlaması | Kelime Oyunu 122

 

Giriş Notu: Bu yazıyı 31 Aralık 2023 tarihinde yayınlamış ve herkese musmutlu bir yıl dilemişim. Yeni yıl için blog tarihim boyunca iki masalımsı öykü yayınladım. İkincisini de bu blog arşivine ekleyeceğim (ki kendisini bu yazımdan da önce yazmıştım ama hatırlayınca bile bana iyi hisler verir - kendim yazdım diye demiyorum :P). Yıllar içinde her yeni yazımda bakış açımı ve anlatımımı geliştirdim ama yine de eski yazılarımı okumak bana çocuksu bir neşe veriyor. Bu nedenle, saf hislerle yazdığım için, bu yazıları bahçeme (bloğuma) ekmek istiyorum. İyi okumalar. 


Uyku mahmuru Isabella, ayaklarından pır pır eden küçük kanatlarına varıncaya değin uzun uzun gerindi. Rengarenk taç yapraklarının arasından görünen küçük başı polen doluydu. Başını geriye attıkça hapşırıyor, hapşırdıkça başını geriye atıyordu. Polenlerin tatlı acı tadı tüm boğazını kaplamıştı. Bayan Kikiru'nun kovanda çınlayan sesinin anısı neredeyse kulaklarına doldu. ''Sakın ola polen toplarken başka hiçbir işle ilgilenmeyin, vızzzzz. Tek seferde tek iş, vızzzz. Poleni topla, yemeden yuvaya taşı...'' Sonra Isabella'ya dönmüş ve tok sesini daha da yükseltmişti. ''Uyumak yok. Gündüz düşleri de! Vızzzz...''

Isabella için bu son ekleme çok zordu. Tabii polenlerin şekerli tadına karşı koymak da. ''Böyle giderse yakında kanatların göbeğine küçük gelecek Bella,'' demişti Sinparu. Galiba haklı diye düşündü Isabella. Bu gece baldönümü kutlaması yapılacaktı ama kendisinin şuradan şuraya uçacak hali yoktu. Bu hafta polenleri biraz fazla kaçırmış olmalıyım, diye düşündü iç çekerek. Bayan Kikiru her yerde onu arıyor olmalıydı. Adımın yankıları kulağıma ulaşmadığına göre şimdilik güvendeyim, diye sayıkladı. Tam o esnada içinde saklandığı yapraklar belli belirsiz hareketlendi. Isabella nefesini tuttu ve yaprakların sesine kulak verdi. Pembe yapraklar ona sanki şimdi daha da pembeleşmiş gibi gelmişti. Yoksa, diye fısıldadı. Olduğu yerde daha da büzüldü ve şimdi tüm dikkati, varlığı daha da belirginleşen hava akımındaydı.

Çok geçmedi ki tahmini doğru çıktı. Kulaklarına dolan sesler yüzüne kocaman bir gülümseme kondurdu. ''Bu o!'' dedi yaprakların en ucuna kadar sürünerek. Gerçekten de oydu. Siyah kanatlarının üzerindeki rengarenk desenleriyle tam karşısındaki çiçekte dans ediyordu. Isabella nefesini tuttuğunu bile fark etmeden hayranlıkla onu izlemeye başladı. Sonra diğerleri de geldi. Her yerdeydiler ve çiçeklerle dans ediyorlardı. Mavi, pembe, turuncu, hatta mor ve yeşil... Benekli, çizgili, rengarenk, tek renkli; hepsi, hepsi oradaydı. Isabella'nın küçük kalbinin gümleyişi tüm vücudunu ısıttı. Uykunun verdiği sersemlik gitmiş ve yerine tüm vücudunu, zihnini ve gözlerinin içini kaplayan bir enerji gelmişti. İçi içine sığmıyordu. 

''Onlar da aile olmalılar! Vızzzzz, bizim gibi!'' Isabella son anda kanatlarını yaprakların arasına geçirebildi. ''Ah Sinparu! Böyle mi yaklaşılır? Az kalsın aşağı düşecektim...'' 

''Her yerde seni arıyoruz Bella. Bayan Kikiru seni bulduğunda çok fena, vııızzz...''

''Şşşşşş!''

Bir çift kocaman simsiyah göz Isabella'nın tam dibindeydi şimdi.

''Amanin!'' Sinparu son anda kanatları olduğunu hatırlayarak düşmekten kurtulmuştu. ''Bella...''

Kelebeğin benek benek kanatları Isabella'nın yanağını okşadı. ''Merhaba'' diye fısıldadı Isabella hayranlıkla. Günışığı kelebeğin incecik kanatlarından süzülüyordu. ''Ben Isabella ama sen bana Bell...'' Isabella daha cümlesini bile tamamlayamadan kelebek uçup gitmişti. Isabella'nın bakışları, çiçeklerin arasında kaybolan kelebeği umutsuzca aradı. ''Ah...'' dedi kanatlarını aşağı düşürüp. 

''Vooaaaa, o neydi öyle Bella?'' Sinparu bir kanadından öbür kanadına verdiği ağırlığıyla havada yalpalıyordu. 

''Çok güzeldi...'' diye büyülenmişçesine fısıldadı Isabella. ''Onu şimdiden özledim.''

''Sana zarar vermediği için şanslısın, vızzzz. Hem Bayan Kikiru demişti ki, bizim türümüzden başka kimseyle...''

''Demişti ki, demişti ki! Bir susar mısın Sinparu? Baksana, ne kadar güzeller ve tasasızlar... Bizse yeni bir bal mevsimini karşılarken bile telaşlıyız. Şu güzelim çiçeklerde biraz bile vakit geçirmemize izin yok!..''

''Olur mu Bella, izin olmasa nasıl polen toplayacağız?''

''Ah Sinparu! Görmüyor musun, nasıl da mutlular! Sadece dans ediyorlar.''

''Zaman kaybı, vıızzzz...'' Sinparu kanatlarını silkerek yüzünü buruşturdu.

''Ahhhh! Tabii varsa yoksa kovan! Artık sıkıldım Sinparu... Sadece birazcık güneşi hissetmek istiyorum.''

''Ama aile... Her şey aile içindir, vııızzzz...'' Sinparu hayal kırıklığına uğramıştı.

''Tabii ya aile! Bunu da Bayan Kikiru söylemişti değil mi?''

''Bella...''

''Sadece birazcık tasasızca uçmak istiyorum Sinparu. Sadece uçmak!''

''İyi o zaman uç! Ama Bayan Kikiru sana kızdığında gelip yanımda ağlama!''

''Ağlamayacağım!''

Sinparu arkasına bile bakmadan uçup gitmişti. Kendi kendine çok öfkeli olduğunu, artık antenlerine kadar geldiğini, daha fazla bu bencilce istekleri dinlemeye tahammülü kalmadığını söyleyip duruyordu. Yine de kanatları ona ihanet etti ve arkasında bıraktığı arkadaşına son bir kez bakmak için olduğu yerde döndü. ''Vıızzzzzzz, bu da ne'si?''

Her yer rengarenkti. Baharla birlikte çiçek açmış tepede bir sürü kelebek oradan oraya süzülüyordu. Şimdi gökyüzünden aşağı baktığında tüm bu renkler Sinparu'nun gözlerini yaktı. Çiçeklerin renklerini ilk kez görüyormuş gibi şaşkındı. Çok geçmedi ki şaşkınlığı dağıldı ve bakışları arkadaşı Bella'yı buldu. Kelebeklerle birlikte çiçeklerle dans ediyordu. Işıl ışıl parlıyor, diye düşündü Sinparu. O da çiçeklerde salınan kelebekleri izlerken içinde Bella gibi belli belirsiz bir özlem hissi hissetti. Ben de aralarına  katılsam ne olur sanki, diye düşündü. Kalbi bu sinsi istekle dolmuştu. Kendini suçlu hissederek antenlerini hızla iki yana salladı. Saçmalama Sinparu, diye fısıldadı kendi kendine. Kendisiyle sesli konuşursa bu isteği bastırabilirmiş gibi gelmişti. Ancak güneş öyle parlak, çiçekler öyle renkli ve dostu Bella ile kelebekler öyle mutlu görünüyordu ki, bir türlü arkasını dönüp gidemedi. Havada asılı kalmak onu yormuştu. Biraz aşağı inip dinlensem sorun olmaz herhalde, diye düşündü ve ne olduğunu anlamadan vızıldayarak inişe geçti.

Bella aralarında geçen kavgayı unutmuş gibiydi. Sinparuyla birlikte çiçekten çiçeğe uçtular, kelebeklerle yarıştılar ve kelebeklerin şarkılarını anlamasalar da dinlediler. Onlar böyle zaman geçirirken hava kararmaya yüz tutmuştu. Günün son ışıkları gökyüzünü turuncuya boyarken uzaklarda beliren karaltı gittikçe büyüdü ve etrafı vızıltılar kapladı. ''Bella!''

''Hiiii, Bayan Kikiru!'' diye haykırdı Sinparu korkuyla. Isabella'nın arkasına saklanmıştı. Sinparu'nun feryat eden sesi Bayan Kikura'ya yerlerini açık etti. ''Gördün mü Bella sana söylemiştim işte söylemiştim vııızzzzzz...'' 

''Bir susar mısın Sinparu! Kulağımın dibinde kanat çırpmayı da kes lütfen, vızıltın antenlerimin zarını patlattı...''

''Bel-laaaa!'' Bayan Kikiru gerçekten de sinirli görünüyordu. Isabella titreyen antenlerini olabildiğince dik tutmaya çalışarak öne doğru uçtu. Tek kelime etmeye cesareti yoktu ancak yine de kara gözlerini Bayan Kikiru'nun öfkeyle parlayan gözlerine çevirdi. ''Özür dilerim Bayan Kikiru...'' diye fısıldadı.

''Yani kabahatini biliyorsun vıızzzzz, iyi bari!''

''Özür dilerim,'' diye yineledi Isabella. Bu sefer sesi çok daha kendinden emindi. ''Size haber vermeden ortadan kaybolduğum için.'' Kelebekler ve arılar sessizce olan biteni izliyorlardı. Renkli kelebek dostu Isabella'nın birkaç çiçek ötesindeydi. Hafifçe titreştirdiği tül gibi kanatları Isabella'ya cesaret veriyordu. ''Haber vermeliydim, endişelendirdim.''

''Ve?''

''Bugün baldönümü. Çiçeklere bakın. Güneş gitmeden hemen önce, bakın lütfen...''

''Ah Isabella. Bizler kelebek değiliz çocuğum. Bizler, arıyız!'' Bayan Kikuru bu gerçeği söylerken antenlerini en tepeye kadar dikmiş ve kanatlarını olabildiğince iki yana açmıştı. 

''Biliyorum ama şunu da biliyorum ki...''

''Tamam Isabella, bu kadar yeter vıızzzzz! Kovana dönüyoruz.'' Bayan Kikiru çoktan arkasını dönmüştü.

''Çiçekler bizim de dostumuz Bayan Kikiru.'' Isabella'nın bakışları ona bakan onlarca çift gözde umutsuzca gezindi. 

''O haklı...'' dedi Sinparu öne atılarak. Sesi ondan beklenemeyecek ölçüde net çıkmıştı. ''Vıııızzz. Çiçekler, Bayan Kikiru, bizim dostumuz!''

Birkaç metre yukarı yükselmiş olan Bayan Kikiru nihayet yüzünü Isabella'ya çevirdi. Isabella'ya Bayan Kikiru'nun siyah iri gözleri ıslakmışçasına parıltılar saçıyor gibi gelmişti ama hava artık iyiden iyiye karardığından bu gördüğünden emin olamadı. 

''Çok gençsin vııızzz...'' diye fısıldadı Bayan Kikiru Isabella'nın gözlerinin tam içine bakarak. ''Ama haklısın. Kelebeklerin yaşamı heyecan vericidir...'' Şimdi bakışları bir renkli kelebekte bir Isabella'nın üzerinde dolaşıyordu. ''Çünkü zamanları azdır Bella...''

''Biliyorum...'' diye fısıldadı Isabella. Diğer yandan, kelebek dostu arı dilini anlayamadığı için şükretti. Renkli kelebek birkaç çiçek daha yakınlarındaydı şimdi. Arı dilini bilmese de, kanatlarını daha çok germiş ve gözünü bile kırpmadan arı dostunun vızıldayan sinirli arıyla konuşmasına dikkatini vermişti.

''Yine de haklısın! Hem bugün...'' dedi Bayan Kikiru diğer arılarına dönüp ''baldönümü başlangıcı vıııızzz! Önümüzde çok çalışacağımız günler olacak. O yüzden bir gecelik çiçeklerle dans edebiliriz!''

''Ah Bayan Kikiru, Bayan Kikiru çok ama çok vııızzzz...'' Isabella heyecanla bayan Kikiru'nun çevresinde uçuyordu. ''Teşekkür ederim Bayan Kikiru vıııızzzz!''

Bayan Kikiru vızıltılarla karışık kocaman gülümsedi. ''Vııızzz, ah tembel çocuk! Tembel çocuk, yine de tatlı bir arısın değil mi?''

''Sizi çok seviyoruz Bayan Kikiru vııızzz!'' dedi Isabella ve Sinparu. Gerginlik geçmişti. Şimdi tüm kelebekler ve çiçekler birlikte şarkı söylüyordu.

''Çiçekleri, gün ışığını ve ay ışığını da vızzzzz, seviyoruzzzz!''

Arılar da bu şarkıya kendi dillerinde katıldılar.

-son.-

 



Özgürlük Mevsimi | Kelime Oyunu 3

 

Giriş Notu: Aaaoooaaaaoaoo... Bu masal taaaaa bu etkinliğin ilk başladığı zamanlardan yaaaa nostaljik. :') Sahi bu etkinlik n'oldu ya? Azalarak kayboldu sanki. :) Neyse. Bu masalımı da taaa 16 Aralık 2020'de yazmışım. Vavvavvavvv. İyi okumalar.


Bir varmış, bir yokmuş... Komşu galaksilerin birinde, rengini gezegeni bir uçtan diğer uca kaplayan sarmaşıklardan alan yemyeşil bir gezegen varmış. Bu gezegende kuş şarkıları ve peri sesleri gezegen yörüngesine giren Yolcuları karşılarmış. Bu Yolcular çevre galaksilerdeki gezegenlerden dilek fısıltılarını toplar ve perilere iletirlermiş. Ağır ağır dönen bu gezegenin sakinleri olan perilerse, dört mevsimli yıllarının üç mevsiminde kendilerini dev yaprakların içine kapatır ve Yolcuların getirdikleri dilekleri dokurlarmış.

Bu gezegen öyle yavaş dönermiş ki, mevsimlerin süresi de uzadıkça uzarmış. Dileklerinin gerçekleşmesini bekleyenler kendi gezegenlerinin zamanına göre yaşadıkları için aralarında bazen aylar, hatta yıllarca bekleyenler olurmuş. Tüm bu süreçte de hayallerle avunurlarmış. Bu hayaller perilerin dokuma malzemeleriymiş. Dilekleri hayaller olmadan işleyemezler; işleyemedikleri için de dördüncü mevsime, özgürlük mevsimine ulaşamazlarmış. Ne kadar çok hayal gelir ve bu hayaller dilekleri büyütürse; periler de o kadar az yorulur, zaman o kadar hızlı akarmış. Ama bir gün dilekler büyümemeye başlamış. Hayaller gün geçtikçe azalıyor, bu yeşil diyardaki zaman yavaşladıkça yavaşlıyormuş. Periler yaprakların içine hapsolmuş ve tükenmeye başlamışlar.

Zamanla dilek fısıltılarının sesi de azalmaya başlamış. Yolcular aralarında durumun hiç de iç açıcı olmadığını konuşuyorlarmış. Bir amaçları olmadığı için Peri Diyarı’na ziyaretleri de zamanla azalmış. Unutulduklarını düşünen periler, günlerini ölgün dileklere sarılarak dev yaprakların içinde geçirirlermiş. Bu bir zamanlar canlı ve güzel olan, komşu gezegenlerdekileri bile kıskandıran yaprakların rengi de zamanla solmaya başlamış. Yeşilin en parlak tonuna sahip bu gezegen, küf rengine bürünmüş.

Bu diyardaki periler, kulaktan kulağa anlatılanlara göre; yapraklardan doğar, yapraklarda yaşar ve gerçekleşmiş dileklerin cisimleşmesiyle beraber gökyüzüne süzülerek ölürlermiş. Bu diyarda ölüm bir son değil, varlığın başlangıcı kabul edilirmiş. Çünkü periler için ölüm zamanı dileklerin sahiplerine ulaşma zamanıymış. Varlıklarını başkalarının varlıklarının bir parçasına bağlayan bu periler, şimdi asla gerçekleşmeyeceklerini düşündükleri dileklerle baş başa, gezegenlerinin yavaşladıkça sonsuzluğa yaklaşan zamanında üzüntüyle bekliyorlarmış.

Bir gün çok ilginç bir şey olmuş. Periler kulaklarına inanamamış. Yolcular frekanslarının bozulduklarını sanmışlar. Çünkü bu seferki fısıltı hiç olmayacak bir yerden geliyormuş: Peri Diyarı’nın içinden. ‘’Tek bir fısıltı olsa… Keşke tek bir fısıltı olsa’’ diye incecik, narin bir ses tüm gezegeni kaplamış. Bu ses o kadar kırılganmış ki, periler ve yolcular başlangıçta yanıldıklarını düşünmüşler. Dileksizliğe o kadar alışmaya başlamışlar ki, fısıltıyı duymayı kabul etmek onlar için zor olmuş. Umut etmek için cesaret etmeye korkmuşlar. Tıpkı gerçekleşmeyeceğini düşündükleri için dilek dilemeye korkanlar gibi.

Bu ince sesin sahibi, kozasında ona gelen dileğe sarılmış olarak ağlayan bir periymiş. Zamanın hızı yavaşladıkça periler de birlikte hapis kaldıkları dileklere bir bir sırtlarını dönmeye başlamışlar. Ancak bu genç peri kendisi gibi daha olgunlaşması gereken bu dileği hiç bırakmamış. Hatta aksine, zaman geçtikçe ona daha da sıkı sarılmış, yaprağının topraktan alıp ona getirdiği gücü dileğini canlı tutmak için harcamış. Bu dileğe o kadar uzun süredir öyle sıkı sarılıyormuş ki, dilek adeta onun bir parçası olmuş.

Periler dilek dilemez, sadece dilekleri dokurlarmış. Zamanlarının başlangıcından beri bu böyleymiş. Çünkü onlara aksi hiç öğretilmemiş. Ama bu genç peri hiç bilmediği bir şeyi yapıyormuş. Hatta beklediği  bu zamanların toplamında da, aslında fark etmeden  hep yapmış: Ona verilen dileğe kendisine aitmiş gibi sıkıca sarılmış, onu hiç bırakmamış. Dileği de onu bırakmamış, yavaşça büyümüş. Hatta öyle yavaş büyümüş ki, büyüdüğünü genç peri bile fark etmemiş.

Zamanla yaprağın içi genç periye dar gelmeye başlamış. O ise sadece dileğine sokulmakla yetinmiş. Ama bir an gelmiş ki çıtırtılar duymaya başlamış. Yoksa ölüm böyle bir şey miymiş? Periler dilekleri yeterince olgunlaşmadan yapraklarından çıkamadıkları için, yapraklarında tutsak kalmış bu periler daha evvel hiç özgürlük mevsimini yaşamamışlar. Kulaktan dolma bilgiler dışında o mevsimde neler yaşandığını bilmiyorlarmış. Dahası, içinde yaşadıkları bu yaprakları bile daha evvel aslında hiçbiri görmemiş. Sadece duymuşlar. Her peri zamanı geldiğinde deneyimliyormuş olacakları. Genç peri de çıtırtıların sesi şiddetlendikçe gözlerini sımsıkı kapatarak dileğine sıkıca sarılmaktan başka bir şey yapamamış.

Yüzüne vuran güneş ışığının aydınlığıyla genç peri yavaşça gözlerini aralamış. İçinde yaşadığı dünyayı ilk kez görüyormuş. Hem büyülenmiş, hem de korkmuş. Bakışlarını aniden aşağı çevirmiş, yaprağına. Ama ne yaprağı, ne günlerce ilgiyle baktığı dileği yerinde yokmuş. Kocaman beyaz bir çiçeğin göbeğinde kaykılarak oturduğunu fark etmiş. ‘’Benim yaprağım… Yaprağım nerede?’’ diyerek telaşla etrafına bakınırken diğer tomurcuklar da yavaşça açılmaya başlamış. ‘’Bu da ne? Yapraklar nerede…’’ diye fısıldamış genç peri o narin sesiyle. Çok geçmeden her yer rengarenk olmuş. Çiçekler açtıkça periler de hapis kaldıkları yerden kurtuluyorlarmış.

Şaşkınlıkla olan biteni izleyen Yolcular gezegenin o hastalıklı renginin de değiştiğini, hızlanıp rengarenk olduğunu görmüşler. Anlık şaşkınlıklarıyla hızlıca gezegenin yörüngesine girmişler. Ne kadar öncesinde kaldığını kendilerinin bile unuttuğu zamanlarda, bir uçtan diğer uca sarmaşık ve yapraklarla kaplı olan bu gezegen, şimdi rengarenk çiçeklerle doluymuş. Çiçeklerin ortasında da şaşkınca birbirlerine bakan periler varmış. Bu şaşkınlıktan kendini ilk kurtaran genç peri olmuş. ‘’Dilekler… Dilekler nerede?’’ diye sormuş yanı başında şaşkınlıkla gezegene bakan Yolcuya. Yolcu da ne olduğunu bilmiyormuş. Gezegen o kadar uzun süredir hastaymış ki, Yolcular eski günleri anımsamakta bile zorlanıyorlarmış. ‘’Bilmiyorum’’ demiş düz ama kendinden emin olmayan bir sesle Yolcu. ‘’Ama bilmek isterdim.’’ Bilmeyi periler de istemiş. Ama ne olduğunu hiçbiri hiçbir zaman öğrenememiş. Tek bir kişi dışında. Genç periye de kimse ne olduğunu söylememiş. Ama o biliyormuş. İçinden bir parça gerçeği bildiğini hissettiriyormuş ona.

Özgürlük mevsiminin başladığı o günde açan çiçeklerin hepsine bir isim verilmiş. Periler bir daha asla hapis kalmamışlar ve dilek dokumamışlar. Çünkü artık dışarıdan gelecek dileklere ihtiyaçları yokmuş. Kendileri dileklere sahip olduklarını keşfetmişler. İlk keşfi genç perinin yaptığınıysa hiç kimse hiçbir zaman öğrenmemiş. Genç peri de bu gerçeği hiçbir zaman hiç kimseye söylememiş. Hem genç peri artık o kadar da genç sayılmazmış. Çiçek kokularını içine çeke çeke biraz kestirmek için gizli mekanına uçmuş: İlk çiçeğe. Beni özledin mi Zambak*, diye fısıldamış kar beyazı çiçeğe. Yavaşça sallanan dev çiçeğin üzerine uzanmış ve gözlerini yavaşça yummuş. Ben de seni özledim.


Not: ''Zambak çiçeği saflığı, bağlılığı ve yeniden doğuşu simgeler. Anlamı aslında formundan ve duruşundan geliyor. Temiz çizgilere sahip taç yaprakları, sade kokusu ve her yıl yeniden açma isteği ona doğal bir derinlik katıyor. Bu yüzden birçok kültürde yeni bir başlangıcın işareti olarak kabul edilir'' (Kaynak: Google amca :).



Ağaçlar ve Yıldızlar.

 

Ağaçlar ve yıldızlar arasında şaşırtıcı derecede çok benzerlik görüyorum. İkisi de kollarını bir yerlere uzatır; biri gökyüzüne, diğeri yeryüzüne. İkisi de rüzgarda titreşir; bir yaklaşır, bir uzaklaşır. İkisi de yalnız takılmak yerine, diğerleriyle birlikte olmayı tercih eder; böylece daha güçlü görünür. Ve her ikisi de oksijen verir; açan çiçekleri, olgunlaşan meyveleri ve gözlerimizden sızan ışıklarıyla.

Yıldızları izlerken, hep onlara odaklanırım. Parlaklıklarına. Sonra kendi içimde başka başka alemlere giderim o ayrı tabi de, gördüğüm şey budur: Işık. Oysa bu gece dikkatimi çeken şey, ardındaki karanlıktı. Bu, aklıma bir tuval görüntüsünü getirdi. Zemini boyarsın, sonra bu zeminin üstüne boyalar püskürtürsün. Siyah bir zeminin üstündeki parlak yıldızlar gibi. Gündüz kaybolan, gece canlanan gece perileri gibi. Bu hitabı ilk kez kullandım biliyor musun? Gece perileri... Hımmm, sevdim. Yıldızlar benim gece perilerim!

Ağaçlar için ise durum tam tersi gibi görünüyor. Geceleri göz önünde olmayı sevmiyorlar sanki. Karanlığın içinde saklanıyorlar. Belki de uyuyorlardır. Bu sayede, günün ilk ışıklarından itibaren, dallarını dört bir yana açarak güzelce gerinip de yeşil yeşil gülümseyebilirler. Yeşil ne canlı renk değil mi? Tıpkı yıldızların ışığı gibi, pasparlak. Karmaşık yeryüzü zemininde patlayan bir renk. Mutlaka görebileceğin bir renk. Güzel bir gülümseme gibi, ışıl ışıl bir gülümseme gibi.

Çoğunlukla surat asmayı daha çok severiz. Biri bizi gıdıklarsa ama, hemen güleriz. Ne garip, normal şartlarda, insan kendi kendini gıdıklayamaz. Ancak bir başkası bunu yapabilir. Gıdıklama deyince aklıma nedense çocuk kahkahaları geliyor. Büyüdükçe, bazı sinir etme operasyonları hariç, birilerini sırf gülsün diye pek de sık gıdıklamayız sanırım. Bunu daha çok çocuklara yaparız. Gıdıklandığında çıkan gülme sesleri belki de en saf gülme sesidir. İçinde hiçbir karizma endişesi bulunmayan bir gülüş sesi. Belki de bu nedenle aklıma çocuk kahkahası sesi gelmiştir.

Yıldızlarla buluştuğumda, kalbime sorular sordum. Bu benim en sevdiğim oyun! Kalbim bana, yedi yaş sesiyle çarptı. Sanırım yavaş yavaş daha iyi bir dinleyici oluyorum. Sanırım yavaş yavaş, duymak istediğimi anlıyorum. Birilerini yargılamak kolaydır. Hayır, zor olan kendini yargılamak da değildir bence. Zor olan, anlayıştır. Diğerlerine ve en çok da kendine karşı anlayış...

Ağaçlar ve yıldızlar, bana sevme dersleri veriyorlar. Son dersimizde öğrendiğim şey, sevgini verememenin dünyadaki en korkunç şey olduğuydu.

Özel olarak kalbinde parlayan bir ağacın var mı? Görünümüyle, kokusuyla, hatta belki sesiyle... Ya da sadece, varlığıyla.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazımı 18 Haziran 2024 tarihinde yayınlamışım. İşte! İlham avına çıktığım o yazdan kastım buydu sevgili okur. Hayır, bunu bilerek yapmamıştım. Ne?!?! Yoksa ilhamlar mı beni avlamış? Hadi canııımmm. Ama evet. Bazen bazı yazılarım beni gafil avlayabiliyor. Yine de o yazı bu yazı değil. :)


(Ağaçlar, Hermann Hesse)


İlham.

 

Bugün uzun zamandan sonra ilk kez uzun uzun yıldızları seyrettim. Sanki hepsi bana kollarını açmış gibiydi. Hem de beni görür görmez! Bu durum yüzüme bir gülümseme kondurdu; ve ben de kollarımı açarak olduğum yerde kaykıldım. ''Sevgili yıldızlar, sevgili yıldızlar; ben de sizi özledim!'' Ama öyle lafla peynir gemisi yürümezdi. Peki ne ile yürürdü? Kollarını ve kalbini kocamann açarak. Ben de öyle yaptım.

Çok da özel bir ilgimin olmadığı bir kitabın zihnimden atamadığım, hatta yıldızlara her bakışımda aklıma zincirleme kaza yapa yapa kelimelerini tıkıştırdığı bir alıntısı var. İşte: 

''Yıldızlı bir gecede, gökyüzünün altında kendini acemi ve çaresiz hissedersen, bu, yıldızlara bakarak başka şeyler düşündüğün içindir. Yıldızlara bakarak yalnızca yıldızları düşünmek gerekir.'' 

(Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Barış Bıçakçı, Sayfa 143 - İletişim Yayınları)


Sanırım yıldızlara aşık biri olduğum için bu alıntı zihnimde yer etti. Çoğu gece yıldızları izledim. Çoğu sabah da. En sevdiğim de, hani o, günün ilk ışımaya başladığı anda yavaş yavaş ışıkların arasında kaybolan yıldızları izlemekti biliyor musun? Sessizlik yerini sokaktan geçen tek tük arabaların ve insanların yerine bırakırdı. Gün başlardı, hava ısınırdı; yıldızlar uçmuş gitmiş... Bir tek ay var solgun bakışıyla. Bir de ben.

Özellikle de üniversite tercih döneminde bunu çok yapardım. Sabahı hep yıldızlarla birlikte karşılardım. Gecenin kızıllaşmasını izlerdim. Siyahlığın uçup gitmesini. Ben ne olduğunu bile anlamadan... Yavaş yavaş ve hızlı hızlı. Öyle büyülüydü ki, bu hissi anımsamak bile onun bana hafifçe dokunmasını sağlıyor. Yine bunu yapabilirim tabi. Yine kendimi böyle hissedebilirim. Ama bilmiyorum; belki de o zamanlar buna gereksinim duyduğum için özel olarak etkileniyordum. O an hiçbir şey düşünmezdim. Sonra içeri girince aslında çok şey düşündüğümü anlardım. Düşünmeden düşünüyormuşum meğersem. :)

Bundan daha öncesinde, bu sefer hava serin eminim, babamla bir akşam gökyüzünü inceliyoruz. En sevdiğim şey. Sonra bir anda üzerimize doğru bir ışık kütlesi geliyor gibi oldu. O an öyle büyüleyiciydi ki, aklıma dilek tutmak bile gelmedi biliyor musun? Meteor kayması. Bir daha da hiç böyle etkileyici bir kayma görmedim. :) Gerçekten büyülüydü.

Bu gece de her yıldız bana göz kırptı sanki. Tam yerimden kalkacağım, uzaklardan birisi ''hey ben de burdayım dostum, bi' selam yok mu?'' diyor. Olmaz mı... :) İçimin sevindiğini hissettim. Yıldızların üzerine konmuş ilham perilerinin bana göz kırptığını. Bu hissi neden buraya yazıyorum acaba? Bilmiyorum. Sanırım seninle de paylaşmak istedim. Artık burası bir dünya değil benim için. Öznelerden ibaret. Ben; ve... Beni kim okuyorsa o işte.

Selam sana, sevgili okur? 

Bak bir yıldız kayıyor gökyüzünde. 

Valla kayıyor, yalan söylemiyorum. 

Sen görmesen de bir şey olmaz. 

Hadi bir dilek tut. 

Ve o dilek o yıldızın kuyruğuna atlasın, dolana dolana dileğini bulup sana getirsin. 

Ya da... Seni dileğine götürsün! 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazı bu bloğun en eski yazılarından biri. Yine bir gece heyecanla yazmıştım. O heyecanın anısı bile ne güzel. Şimdi yine yıldızları izlesem (ki soğuk havalarda yapamıyorum) yine aynı cümleleri sana kurabilecek ruh haline gelirim biliyor musun? Yıldızları seviyorum. Sen en çok neyi seviyorsun sevgili okur? Bu Dünya'da (dünya demedim dikkat dikkat :) en çok sevdiğin şey ne? Bu his neye benziyor? Nasıl hissettiriyor? Ah unutmadan... Bu yazımı 26 Haziran 2023 tarihinde yayınlamışım. (Müziği dinlemeden gitme. Filmi de güzeldir - Stardust, ismi).


(Çocuk Köstebek Tilki ve At, Charlie Mackesy)


Belki de.

 

Ağaçların uçuşan dallarını izlemek bana hep keyif verir. Başka ne hissederim bilmiyorum, sanırım en çok da hissettiğim tek şeyin bu 'keyifli' hissetme hali olmasını seviyorum. Dalgalanan ağaçlar gökyüzünde uçuyor gibi görünüyorlar, bunu seviyorum. Tıpkı çocukken sevdiğimiz şeyler gibi. Oyuncaklar, dondurmalar, ilginç eşyalar bizi heyecanlandırırdı. Beni hala heyecanlandırıyor. Sanırım bazı şeylerin insanı heyecanlandırma süresi süresiz. Sonsuz bir limitle seni coşkun hissettiriyor. Nostaljik bir yanı var bu hissin. Belki de çocukken hep böyle hissediyoruz. 24 saat! İnsanın ne hissettiğini unutması ne hazin. Belki de keşfetmek için. Büyüdükçe unuttuğumuz şeyleri büyüdükten sonra keşfetmek için. Belki de sonra da buna kendini bulmak diyoruz.

Bugün yorgunum ama mutluyum. İnsan bazen yorulunca mutlu oluyor. Sanırım insan ne için yorulacağını seçtiğinde mutlu oluyor. İnsanı mutlu eden küçük şeyler var. Öncesinde basmakalıp bulduğum her söylemi yavaş yavaş kabul eder hale geliyorum. Ah!.. Bu kötü mü? Önceden olsa ''evet!'' derdim. Farklı olma gayesi miydi? Herkes böyle hisseder miydi? Şimdiki evrilmem aynı olma kabullenişi mi? Ne aynı, ne farklı; kiminle aynı, kiminle farklı? Saçma sapan ayrımlarım. İnsan kendini bunlarla yormak yerine, başka şeylerle yormalı. Bazen eğlenceli, bazen sıkıcı ama hissedebileceği şeylerle. Sonrasında bile, belli belirsiz içinde kalabilecek şeylerle. Belki de sonra da buna, yaşantı diyoruz.

Birinin güzel bulduğu şeyleri sana söylemesi çok hoş. O anda, orada, güzel bulduğu şeyleri. Orada kalacak bir şeyler. Bunları sıralamayı sevdiğimi biliyorsun. Tüm yazılarım bunlardan ibaret. Oysa başkasını dinlemek... o da güzel. Sanırım dinlemenin güzelliğini keşfediyorum! - burası göz devirdiğim kısım :) - Hayır, bu da aynı şey. Konuşmak konuşmak konuşmak. Bazı keşifler daha farklı. Konuşmadan olan hani. Bazı yorgunluklar gibi bu keşifler. Dinlemek, keşfetmenin bir hali olabilir. İtiraf etmek gerekirse hiçbir zaman iyi bir dinleyici olmadım. Susarken bile. Belki de bundan sonra farklı olur. Sanırım zaman içinde insanın bünyesine yeni özellikler ekleniyor veya pışpışladığı özellikleri uyanıyor. Bu güzel bir şey. Belki de sonra buna da umut diyoruzdur.

Bir film izlemiştim. Bir prensesi anlatıyordu. Kaçak bir prensesi. Bu prenses yorulacağı şeyleri seçmek istiyordu. Bu nedenle de, çok yorgun olsa da, yatağından kalktı ve yollara düştü. Gündelik kıyafetlerinin içindeyken bile tam bir prensese benziyordu. Bir prenses gibi halkı selamladı. Gülümseyerek. Üstünde kraliyete dair hiçbir şey yoktu. Üstünde bir kaçağın taşıyabileceğinden fazlası yoktu. Ne bir kimlik, ne bir para. Hiçbir şey. O isimsiz bir prensesti, bu nedenle de sıradan bir kızdı. Onun öyküsünü izlemeyi çok sevmiştim. Şimdiye kadar izlediğim en güzel Audrey Hepburn filmiydi ve zaten kendisine de oscarı getiren bu filmdi. Filmin ismi, Roman Holiday. Başka birisi olmayı düşleyen ama hep kendisi olan bir prenses. Belki de buna... masal diyoruzdur (ne yazık...).

Sana ağustos böceklerinin sesini dinlemenin beni rahatlattığını söylemiştim. Bunu tabii ki romantik bir yerden söyledim. Ah... Romantik bir kız olmadığımı da söylemiştim değil mi? Böyle giderse yalancı çoban olacağım. Kendine yalancı kırmızı başlıklı Neptün diyarındaki şapşik cadı çoban. Yazarken yoruldum. Her neyse! Sanırım bazen bazı şeyler bizi rahatlatırken bazen anksiyetimizi zorluyor. Ağaçtan sesler korosu halinde öttüklerinde ağustos böceklerini dinlemek istesen de istemesen de zorlayıcı bir süreç olabiliyor. Yine de salınan dallar, uçuşan minik kuşlar ve kararmaya başlayan hafif mavi göğün yüzünü izlemek güzel. Geceler bile birbirinden farklıyken ben neden birbirinden farklı hissettiğim anlar için kendimi yadırgayayım ki? Hiiçç.

Sana bir şey sormalıyım gibi hissediyorum. Ama ne soracağımdan emin değilim. Sanki ancak bir soru sorarsam bu yazının bir varlık amacı olabilirmiş gibi. Öyle mi? Belki de bu nedenle dinlemeyi öğrenmek zordur. Öylece olan bir şey olduğu için. Sadece öylece olan bir şey. Bizler, veya sadece ben, sanıyoruz ki, bir şeyler illa bir yerlere bizden çarparak ulaşmalı. İlk biz atmalıyız topu. Evet belki bazen istop, bazen yakan top gibi. Yakan toplu durumlarda asla dinlemiyoruz. Bizden çıktıktan sonrası zafer olduğu sürece anlamlı sanki. İstop olduğunda yine biraz merak var. Hangi rengi söyleyeceğine karar vermelisin. Belki diğerlerini biraz zorlamalısın, bilmiyorum. Böylece oyunu canlı tutarsın. Belki biraz heyecan. Belki de yazmanın doğası da budur. Belki de bir şeyleri canlı tutmanın doğası budur. Ve belki de, sonra buna da... merak diyoruzdur.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazımı 16 Ağustos 2024 tarihinde yayınlamışım. Ah o yaz ne ilham doluydu... Bir gecede bulduğum ilham bile şimdi bana inanılmaz geliyor. Evet sadece bir buçuk yıla yakın bir zaman geçmiş. Bazı dönemlerde dış dünyaya daha duyarlı oluyoruz sanırım. Benim de böyle dönemlerim var. 2024'ün yaz geceleri benim için böyle zamanlarımdandı. O yazılarımı özlemek istemiyorum. Bu nedenle Neptün arşivlerine taşıdım. Ayrıca eskiden yazdığım yazıları okumak bana her defasında ilginç geliyor. Yazarken sezgisel olarak algıladığım ve içimde bildiğim bazı noktaları, sonradan okurken somut olarak algılıyorum sanki. Gerçekten ilginç (belki de değildir). Bu arada her yazımı yeniden yayınlamıyorum. Sadece hala şu anımda da içimde yer bulanları ve zamansızlığına inandıklarımı. Bana yeni yazılar bulduracakları veya sadece, beni rahatlatanları yeniden yayınlıyorum. Bu sıra bir dolu yayınlarım. Sonradan o muydu bu muydu diye ayıklayasım gelmez çünkü. Başlamışken bir bakalım neler varmış. Dilediğini okumak sana kalmış (doğal olarak) sevgili okur. Zaten 2026'nın şu ocak ayı geçince de bu yazıların özel olarak yayınlandıkları tarihin pek bir anlamı kalmayacak. Geçmiş, şimdimiz için sadece koca bir kütle olmaya eğilimdir neticede.


(Görme Biçimleri - John Berger)


Büyülü Çiçek Masalı.

 

Giriş Notu: Bu masalı 2024 yılının Şubat başlıklı yazısında anlatmıştım. Aslında eski yazılarıma mazi gözüyle bakıyordum (hepsi bende kayıtlı) ancak burayı daha çok evime dönüştürmek istiyorum. Bu bloğu ilk açtığımda art arda bir sürü yazı yayınlamıştım. Çünkü eski evimi (eski bloğumu) özlemek istemiyordum. Bu nedenle hemen önlem aldım. Burayı bir eve dönüştürmek için yazdım yazdım. Uzun bir süre de yazdım. Bir sürü yazı yazdım hem de. Ancak sonra hepsini bir anda sildim. Böyle olunca yeniden bir yazıyı var etmek bana zor geldi. Silmek daha kolay oldu. Onlarca yazıyı bir anda silince tek tük yazıları silmek daha kolay oluyor (bir bilgi :). Ancak bu sefer de buraya karşı aidiyet hissim kayboldu. Yorum yazılarım da eyvallah benimler, bendenler ve bu nedenle kıymetlimler ama aynı şey değil. Çünkü bir şeyi yorumlarken daha bir çizgiye bağlı kalıyorsun. Bir şeyi baştan var etmek ise daha keyifli bir süreç. 

Yeni yazılar da yazmak istiyorum ama bazı favori yazılarımı da yeniden paylaşabilirim belki. Sevgili Deeptone ile sildiğim son yazılarımın birinde bunu konuşur gibi olmuştuk. O da bana bu öneriyi vermiş. Yeniden paylaşma önerisini. Aman canım, yeniden paylaşayım belki yine yeniden sil- ahahahha, hayır. Küçük Ben bana kızar. Ben kendime kızarım. Burası benim bahçem. Ve işte şimdi eski yazılarımı yayınlamaya başladığım bu ilk adımda da öykümüz bir bahçede geçiyor. Hiç umudun olmadığı bir bahçede... 

Bu öyküyü yıllar önce (2024'ten de önce) sevgili Nyks Tarot hesabındaki bir açılım sırasında dinlemiştim. Kendisi müthiş bir yorumcudur ancak yeni video çekmiyor... Her neyse. O bu kelimelerle ve bu kadar uzun uzun anlatmamıştı öyküyü (nereden okuduğunu söylediyse de hatırlamıyorum). Ben de ondan dinlediklerimden hatırımda ne kalmışsa kendi kelimelerim ve üslubumla yazıya döktüm. Bu ilk bölümün devamını da hemen ardına ekliyorum. İkinci bölüm benim hayal gücümle ilgili. Gülmek için yazdığım bir devam bölümü. İyi okumalar.


1. BÖLÜM

Bir varmış bir yokmuş... Hangi zamanda, hangi mekanda bilinmez; iki şövalye yaşarmış. Bu şövalyelerin biri beyaz atlı, diğeri kara atlıymış. İkisi de cesur, ikisi de güçlüymüş. Bu iki şövalye bir gün bir göreve çıkmışlar. Hayır hayır hayır, bizim bu şövalyeler rakip değillermiş -en azından Neptün arşivlerinde böyle geçmeyecek- hatta arkadaşlarmış. İkisi de bir şeyi arıyormuş, çok değerli bir şeyi. Bir çiçeği! Bu çiçeği daha evvel gören olmamış ama duyan çok olmuş. Hem, tüm efsanevi şeyler böyle değil midir; dilden dile hayali ve hayaleti dolaşır, sonra bunlar arzulara karışır ve tadam, belli mi olur, gerçeklikte madde halini buluverir. Bu çiçek ise henüz sadece manasıyla varmış. 

İki şövalye uzun bir yolculuğa çıkmış; dereleri, tepeleri, belki tehlikeli canavarlarla dolu yabancı diyarları geçmişler. En sonunda bir ormana varmışlar. Bu ormanda ilerlemek çok zormuş. Her yer yabani otlarla kaplıymış. Yine de şövalyeler pes etmemiş. Sonuçta o kadar uzun ve zorlu bir yoldan gelmişler. Eh, ormanı bulduklarına göre çiçek de buralarda bir yerde olmalıymış. Aramışlar taramışlar. Belki saatler, belki günler geçmiş. Zaman kavramları şaşmış, bitkinlikten yığılmışlar. Şövalyeler çaresizce yakarmış, yardım istemişler. Bir ses duyulmuş sonra; ulu, bilge bir ağaçtan.

Ağaç, şövalyelere neyi aradıklarını sormuş. Şövalyeler başlamışlar bu dillere destan büyülü çiçeği tarif etmeye. Ağaç, rüzgarda salınan yapraklarını şövalyelere doğru sallamış ve yaklaşabildiği kadar yaklaşmış: ''Burada öyle bir çiçek hiç yetişmedi ve yetişemez.'' Şövalyelerin kalan son umudu da paramparça olmuş. Kara atlı şövalye bu duruma çok sinirlenmiş. ''Ne vakit kaybı!'' diyerek hiddetle yerinden kalkmış ve yorgun atını çekiştire çekiştire oradan uzaklaşmış. Ancak beyaz atlı şövalye düşünceliymiş. Pes etmek istememiş. Mutlaka bir yolu olmalı, diye mırıldanmış kendi kendine. Belki hayalindeki çiçeği düşünmüş. Belki o da diğer şövalye gibi gitmeyi düşünmüş. Belki bu iki düşünce arasında volta atıp beklemiş, beklemiş. Sonuçta işin içinden çıkamamış. ''Neden'' diye sormuş bilge ağaca usulca, ''neden burada öyle bir çiçek yetişemez?'' 

''Çünkü'' demiş bilge ağaç bu sefer yapraklarını iki yana gererek ''görüyorsun ya, burada her yer yabani otlarla kaplı. Bir çiçek büyümek için günışığına sarılmayı ister, rüzgarın fısıltılarını duymayı ister, yağmurun taşıdığı besini kana kana içmeyi ve diğer canlıların arkadaşlığını ister. Oysa bu yabani otların altında bunların hiçbirine ulaşamaz. Bu yüzden de burada bir çiçek yetişmedi ve yetişemez.''

''Yani...'' demiş şövalye gözleri parlayarak, ''bu şartlarda demek istiyorsun değil mi bilge ağaç? Bu şartlarda mı yetişemez?'' 

''Evet, bu şartlarda yetişemez.''

Şövalye bu onayı duyar duymaz düşmüş omuzlarını gererek kollarını sıvamış ve işe koyulmuş. Etraftaki tüm yabani otları ayıklamış ve tohumlara yer açmış. Beklemiş beklemiş. Belki saatler, belki günler, belki aylar, hatta belki... Yıllar boyu! Sonuçta burası büyülü bir ormanmış ve aradığı büyülü bir çiçekmiş. Sonunda bir gün topraktan esneyerek yeryüzüne uzanan bir çiçek fidesi görmüş. Çok cılızmış ama çok güzelmiş. Şövalyenin gözleri -aman ha şşşş aramızda kalsın- yaşlarla parlamış. Çiçeği karşısındaymış.


2. BÖLÜM

Beyaz atlı şövalye minik çiçek fidesinin her bir hareketini hayranlıkla izliyordu. Çiçeğine o kadar odaklanmıştı ki, heyecanlanmayı bile unuttu. Onun bu haline, ''ne kadar ahmakça,'' diye fısıldadı rüzgar. ''Iııı-hıı... Ne!'' Genç şövalye yerinden aniden doğruldu. Üstü başı, hatta kulaklarına varıncaya kadar, toprakla dolmuştu. ''Kim var orada!'' Bu bir sorudan çok kendini koruma nidası gibi görünüyordu. Çünkü genç şövalye o kadar çiçeğine odaklanmıştı ki, kılıcının yanında olmadığını bile çok geç fark etti. Kat kat zırhını çıkaralı çok olmuştu; o kadar zırhı en baştan yeniden giymesinin mümkünatı yoktu. Yine de kaçmadı; bir kılıca dönüştürdüğü elleriyle görünmez düşmanının üstünde -açıkçası pek de iyi olmadığı, çünkü vaktiyle tüm derslerde uyuyordu- kungfu darbelerini sergilemek için tetikteydi. Bu hazır, nazır ve pek tehlikeli görünen şaşkın şövalyeye rüzgarın verdiği cevap gittikçe yükselen kahkahalar oldu.

Başka zaman olsa, pek tabii, cesur şövalyemiz uygun adım yürür, arar tarar ve düşmanını bulurdu. Ancak o an korkusunun büyüttüğü sesler cesur şövalyeyi daha da korkuttu. Hadi ama, cesur şövalyeler bile illa ki bir şeylerden korkarlar!

Şövalye atını bile unutarak koşar ve düşer adım bayır aşağı yürümeye başladı. Çok geçmedi ki rüzgarın getirdiği sesin sahibi havada süzülürcesine, tıpkı rüzgar gibi adımlarıyla, ortaya çıktı. 

''Haylaz Cadııı...'' dedi Bilge Ağaç dallarını sallarken. Dallarındaki ifade cadıyı azarlasa da, yanakları yapraklarına varıncaya dek yükselmişti. Sonra da gök gürültüsünü andıran kahkahalar yeri göğü inletti.

''Bilge Ağaaaççç!'' Cadı, bisikletinden atlayarak düşe kalka eski dostuna koştu. ''Seni özledim... Çok!''

''Ah benim haylaz yavrum... Ben de seni çok özledim. Gelişin de senin gibi pek bir yaramaz oldu. Hah-hah öhö öhö. Neden korkuttun şövalyeyi?''

''Kim? O mu?''

''Ne o mu yavrum?''

''Şövalye işte Bilge Ağacım. O mu şövalye? Üzgünüm... Hahhah-hahah. Az evvel pek de bir şövalyeye benzemiyordu. Ahahha- pardon.'' Cadı dudaklarını birbirine bastırarak kahkahalarını -nezaketen- tutuyormuş gibi yaptı. ''Hem... Bilge Ağaç! Baksana artık milleti korkutmamak için cadı şapkamı bile takmıyorum. Süpürgemi de bisikletle değiştirdim. Daha ne!''

''Haylaz Cadım benim. Yine yaptın yapacağını... Çiçeğini gözleyen masum bir adamdı o sadece.''

''Hani şu dillere destan büyülü çiçeği mi? Hala ona inanan mı vardı? Tumblr gibi, blogspot gibi modası geçti sanmıştım. İnsanlar artık uzun zaman alan şeylerin son hali dışındaki halleriyle pek ilgilenmiyorlar da.''

Bilge Ağaç dallarından birini indirerek Cadı'yı buyur etti. Cadı bu teklifi memnuniyetle kabul etti ve bağdaş kurarak gizli yerine kuruldu.

''Bilge Ağaç...''

''Söyle yavrum?''

''Gerçekten büyülü bir çiçeği mi vardı o adamın -öhüö şeyyy- şövalyenin?''

''Vardı yavrum, aha orada.''

''Olmaz bakamam. O onun çiçeği sonuçta. Cadı olabilirim ama mahremiyete saygım vardır. Sadece...''

''Evet yavrum?''

''Bilge Ağaç,'' dedi Cadı yaşlı ağacın tırtıklı ve buruşmuş sert yüzüne kendi yüzünü yaslayarak. Kolları yaşlı ağacın çeyreğini anca turlamıştı.

''Düşeceksin yavrum, tutun bir yere. Ah bu... Ah bu! Tutunsana haylaz Cadım benim. Yüreğime indireceksin vallahi...''

''Bana bir şey olmaz Ağaççım, tonton Ağaççım...''

''Dua et gönül almayı biliyorsun, öhö, iyi misin yavrum? Yanakların çizilecek o kadar yaklaştırma yüzünü.''

''Bir şey olmaz Bilgecim. Sadece seni özledim.''

''Açsındır yavrum. Ama artık meyve vermiyorum.''

''Meyvelerin için gelmedim güzel Ağacım. Seni özlediğim için dedim ya... Ama tabii... Tabii... Bir de...''

''Bir de?''

''Kulaklarının hala maşallahı var Bilgecim senin de...''

Rüzgar usul usul eserken şövalyenin sadık atı çimenlerden yapılmış yumuşak yatağından Cadı'yı izliyordu. Cadı ata el salladı. ''Merhaba sevgili At. Üzgünüm, dostunu biraz korkuttum. Ona özürlerimi ilet lütfen. Aslında onu korkutmak iste- istemiştim tamam ama üzgünüm. Çiçeğiyle ona mutluluklar. Mutluluk... Çiçeğiyle birlikteyken nasıl da mutluydu... Tıpkı bir ağaç gibi!''

''Sen de bir ağaçsın yavrum...''

''Ne? Ben bir ağaç mıyım Bilgecim? Bu bir kehanet mi?''

''Hayır yavrum. Sen haylaz bir Cadı olarak dünyaya geldin bu turda. Diyorum ki, meyvelerin...''

''Benim meyvelerim yok ki Bilge Ağaç... Yoksa var mı, Rin Tin Tin?'' Cadı bisikletine kısa bir bakış atarak Bilge Ağaç'a döndü. ''Yokmuş Bilgecim.''

''Ah yavrum benim... Elmaların... Yerlerde çürüyor.''

''Elmalarım mı?''

''Senin çiçeklerin çoktan meyve oldu da yerlerde sürünüyor. Neden bu kadar bekletiyorsun onları?''

''Ah şu mesele. Tahmin etmeliydim!'' Cadı ani bir şekilde arkasını dönüp ellerini iki yanından upuzuuunnn uzattı. ''Sen!'' dedi çalıların arasından onu gözleyen şövalyeye. ''Ne cüretle!''

''Ödeştik...'' Şövalye ellerini iki yana kaldırmış, çalıların içine iyice gömülmüştü. Bir elinde yırttığı ceketinden, artık pek de beyaz olmayan, ateşkes bayrağı vardı.

''Sen...'' Cadı her adımıyla -laf aramızda uçma sihrini unutmuştu- genç şövalyeye daha da yaklaşıyordu, ''sennn... Osun. Özür dilerim şövalye. Seni korkutmak istemezdim. Büyük bir iş üstündeymişsin, fark edemedim. Dışarıdan öyle gibi görünmüyordu da.''

''O kadar da büyük sayılmaz,'' dedi şövalye. Cadı'nın yarı alaylı sesini ya umursamamış, ya da fark etmemişti.

''Dalgın görünüyorsun yavrumm...'' dedi Bilge Ağaç genç şövalyeye. Gerçekten de biraz dalgın gibiydi.

''Bazen zaman kaybettiğimi düşünüyorum...''

''Ama en azından uğruna zamanını verdiğin bir çiçeğin var!'' dedi Cadı.

''Öyle mi dersin?''

''Dedim ya akıllım!'' Haylaz Cadı mimiklerine hakim olmaya çalışarak çiçeğin yanına çöktü. ''Bu arada seni kandırmışlar. Bu büyülü bir çiçek değil.''

''Değil mi?!?!''

''Değil ya akıllım! Bu yüzyılda büyülü çiçek mi kaldı?''

''Kalmadı mı?''

''Bilmem. Hah- hah. Şaka yaptım canım. Ama şu konuda...'' Cadı yeniden ayaklanarak ileri doğru ilerledi. Şövalyenin artık iyice dinlenmiş güzel atının bembeyaz tüylerinin üstünde ellerini dolaştırıyordu. ''Senin adın ne?''

''Düldül,'' dedi şövalye.

''Ah ne tesadüf. Benim süpürgemin... ne var Tin Tin... Ah işte bisikletimin adı da Rin Tin Tin. Aha hahah.''

''Tatlıymış,'' dedi şövalye. Günlerden beri ilk kez gülümsüyordu. Çattığı kaşları rahatlamış, yanakları bu tuhaf kasılmayı çözmeye çalışır gibi gerilmişti.

''Sakin ol şampiyon. Seni büyülemem merak etme. Hem ben serbest bir Cadı'yım.''

''Serbest bir cadı mı?''

''Yaa... Serbest meslek gibi... Hem... Cadı güçlerim galiba aktif değil. Yani korkma, işe yaramaz bir cadıyım ben.''

''Bence bu halinle bile yeterince korkutucuydun.''

''Öyle miydim?'' Cadı yeniden kocaman olmuştu. Sırtı dik, yüzü gün ışığı gibi parlaktı.

''Buralardan gidiyorum,'' dedi sonra şövalye.

''Çiçeğini ardında bırakıp da mı?'' dedi Cadı hayret ve galiba biraz da hüzünle.

''Dediğin gibi cadı... Büyülü çiçekler bu yüzyılda yetişmiyor.''

''Hayır hayır hayır... Yanlışın var! Büyülü çiçekler tarihin hiçbir yüzyılında yetişmedi,'' dedi Cadı. Bu bilginin şövalyeyi avutmasını ummuştu.

''Her neyse, önemli değil zaten. Önemli olan ilk çiçekti belki de...''

Bilge Ağaç usulca yapraklarını salladı. Hem de artık hiç rüzgar olmamasına rağmen. Belli ki şövalyenin bu yanıtından hoşnut kalmıştı. Ancak tek kelime etmedi.

''Burayı en son gördüğümde her yer... Her yerdeydi! Şimdiyse oldukça temiz ve nefes alıyor. Tüm toprak!'' Cadı elini uzattı, ''bir dost değil, birçok dost kazanmış gibisin sevgili Şövalye. Tebrik ederim.''

Şövalye, siyah cübbesinin içinden çıkan bu narin eli yavaşça sıktı. ''Teşekkür ederim Cadı.''

Yorgun şövalye dimdik sırtıyla sevgili atına doğru ilerledi ve ardında bırakacağı ormana son bir bakış attı. 

''Zırhın!'' dedi Cadı. ''Unutma. Saray malı sonuçta, üstüne zimmetlidir falan.''

''Ah haklısın. Bunları saraya teslim edeceğim.''

''Giymeyecek misin?''

''Bahçıvan olmaya karar verdim.''

''Çiftçi de olabilirsin aslında. Hep senden alışveriş yapardım.''

''Üzgünüm, çiçeklerin dilini bile anca öğrendim. Sebze ve meyveler için biraz çabalamalıyım. Ama... Bir adresin varsa...'' Beyaz atlı şövalye doğru kelimeleri ararken oldukça zorlanıyordu. Siyah atlı şövalye onun bu halini görseydi, mutlaka, katıla katıla gülerdi.

''Bilge Ağaç'a adresini ver Şövalye. Ben sana gelirim. Ama çok pahalıysa çiçeklerinden alamam.'' Cadı söylediklerini kanıtlamak istercesine cübbesinin kocaman ceplerini ters düz etti.

''Sıkıntı değil...'' Şövalye tekrardan kelimelerin ona gelmesini bekliyordu, bu nedenle biraz zaman geçti; çünkü hepimiz biliriz ki, kelimeler tam da onları aradığımız anlarda kaybolurlar. ''Ben,'' dedi sonra şövalye, ''hediye edebilirim... Sana.''

''Ah! Çok naziksin.'' Cadı kimsenin, hatta Bilge Ağaç'ın bile beklemeyeceği bir şey yaparak gergin şövalyenin yanağına minik bir öpücük kondurdu. Bu öpücük, adeta şövalyenin tüm yüzünde hayat buldu. 

Cadı, süpürgesine -aman bisikletine- binerken genç şövalye onu görmez ama ışıl ışıl gözlerle izledi, Cadı'nın el sallamasına sadık dostu Düldül'ün de yardımıyla karşılık verdi ve ne kadar zaman sonra bilinmez atına binip uzaklaştı. Artık aklında ne geçen zaman, ne büyülü orman, ne de binbir zahmetle açtırdığı çiçeği kalmıştı. 

Bilge Ağaç yapraklarını heyecanla salladı. Evet! Üstelik rüzgar bile yoktu. 

''Gak gak gak, bugün pek bir genç görünüyorsun Bilge, gak. Değil mi Gagak.''

''Öyle valla Gagagak. Sahiden de ben diyeyim yüz, Gagagak desin iki yüz yıl gençleşmiş gibisin Bilgecim. Nedir sırrı söyle de bilelim.''

''Öğrenmenin yaşı yokmuş a dostlar ve güzel çiçekleri görmenin de.''


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Popüler Yayınlar