Tazelenmek.

 

Ben ne zaman mutsuz olsam kendime dönerim. Sanki bunun tek sebebi benmişim gibi. Sanki, başka biri olsam sorunlarım çözülecekmiş gibi. Oysa alakası yok, bunu ben bile bilirim. Evet belki tepkilerim, kendimi önceliklendirmeye ve kendimi korumaya yönelik olacak olsa her şey farklı olabilir-di. Hangi konuda bilmiyorum, hatırlamıyorum. Sadece tatminsizim ve bu bende yer yer mutsuzluk yaratıyor. Sonra elimdekileri görüyorum, yapabileceklerimi. Sonra kızıyorum. Haklı olarak kızıyorum ama bunun kimseye faydası yok. Çünkü en başta, bir yerde bir suç ya da suçlu aramak hatalı.

İnsanlar bazı seçimler yaparlar. Bu, çok minik seçimler bile olabilir ancak her seçimimiz sonraki adımımıza şekil verir. Bazı dış etkenler irili ufaklı bize etki edebilirler ama sonuçta seçimi yapan biziz. Bu konuda ileri seviyede bir sorumluluk bilincine sahibim, malesef. Bu nedenle oklarımı hep bir noktada kendime döndürüp olayı ''başka biri olsaydım''a bağlıyorum. Bu kadar kökten, bu kadar ya hep ya hiç mantığına tutunuyorum, tutunuyorum ki kendi içinde bulunduğum tatminsizliğimi bir çıkmaz sokağa dönüştürebileyim. Böylece sorumluluk almaktan kaçayım.

Bunu rahatça yazıyorum. Kelimeler beni bulduysa rahatça yazarım. Çünkü biliyorum ki çoğu kişi böyle. En azından çoğu kişinin yarısı. Sadece çoğu kişi pata küte yaşıyor. En güzeli mi bilmiyorum, onların da başka sorunları vardır herhalde. Aynı döngüyü tekrar tekrar yaşamak gibi.

Ben aynı döngüyü -en azından- tekrar tekrar yaşamıyorum. Bir döngü bir döngüdür benim için. Sonrası, bitti.

Gece uyumadan önce yıldızları izliyorum. Bu beni rahatlatıyor ama üzüyor da, bilmiyorum. Yıldızları çok fazla izledim, bunun sebebi bu. Hayatımda hemen bu akşam, bu gece ilk kez yıldızları izleyecek biri olsaydım... hiç üzülmezdim. 

O zaman öyle mi olayım? Bu, bizim elimizde olan bir şey mi? Sanırım evet. Bu akşam veya gece yıldızları izlersem -belki izlemem bilmiyorum- bunu deneyeceğim. Hayatımda ilk kez yıldızları izleyeceğim. Taze bir bakışla, taze bir hayranlıkla. Umutla falan değil, umut ne ki ya hadi ya... Yıldızlarda umut görenleri hiçbir zaman anlayamadım ne yalan söyleyeyim. Umudun tadı neye benziyor acaba... Tuzlu bir sıvı mı olsa ki? :) Şaka şaka.

Belki de yıldızları izlememeli miyim? Yıldızları izlemeyen biri olsaydım umudun nasıl bir tanımı olduğunu bilirdim ama tadını şu anki kadar net tarif edemez, o tuzlu tada yabancı olurdum. Bunun için geç. Yıldızları yeniden en baştan ilk kez izleyecek olsam bile geç.

Drama falan yapmıyorum. Sadece insan ne hissettiğini unutmamalı bence, yoksa döngüye girer. Benim gibi her hissi bir yıldıza isim niyetine de takmamalı tabi... Yine de, yıldızları taze bir bakışla...

Zaten hep söylüyorum, sorun hisler değil bence, düşünceler. Mantıklı olmakla düşünmek arasında dağlar kadar fark var. İnsanlar genelde ikisini eş değer tutarlar değil mi? Ben tutmuyorum.

Mantıklı hissetmek mümkün mü? Ben bunu denemek istiyorum. Bunun sıkışmışlığını yaşıyorum. Sen hiç yaşadın mı?

Yıldızlar benim için bile büyülerini yitirdiler. Hayır buna üzüldüğüm yok. Başta üzülmüştüm ama büyülerini yitirmelerine değil. Bu, doğal bir durum. Büyüler sonsuz değildir. Onları tazelemezsen... biterler.

Ben, büyüyü görebildiğim günlere mi üzülmüştüm acaba... Geçen ay falan buna üzüldüm evet. Sonra geçmese de hafifledi. Böyle saçma dramalarla boğuş o zaman deyip rest çektim kendime. Yaaa, iyi yapmış mıyım?

Yine de üzücü. Sanırım birinin bana bir şey için bile olsa yine de üzücü olduğuna dair hak vermesini bekleyen bir yanım varmış. Beni avutması için değil. Mesela kendime sarıldığımı falan hayal etmemem için. Büyüyü hala görebildiğim bir tarihte bunu yaptığımı hatırlıyorum. Sonra hepsi silindi. Geriye ne o ana neden olan olaylar kaldı, ne de gördüğüm büyü. Geriye yalnızca kendime sarılışımın anısı kaldı. Sanırım birinin buna... Önemi de yok aslında. Belki de büyü bu nedenle bayatladı, bozuldu, çürüdü.

Bu yazı gibi.

Bayat bir yazı. Buna rağmen sevdim. Sen de sevdin mi sevgili okur?

Artık yıldızlarla konuşamıyorum. Bunu bazen yapıyorum tabi, onlara kızmak için falan. Onlarsa parlıyor. Sonra uykum geliyor. Aslında kötü bir ruh halinde değilim. Öyle olsam kızmam. Neye kızdığımı da bilmiyorum. Ama bazen yıldızlara kızıyorum. Belki de haksızlığa uğramış hissediyorum. Belki de kendime haksızlık yapan bendim. 

Aslında dün gece yıldızlara teşekkür etmiştim. Kalbimi kırdıkları için.

Kendimi tazelenmekle bayatlamak arasındaki çizgide görüyorum. Bir şekilde eninde sonunda tazelenme kısmına adım atacağım, bu kesin ama... 

Tabi ki bayatlamak istemiyorum! Tabi ki istemiyorum...

Peki ama tazelenmek ne?

(sonraki yazımda anlatırım bir ara - kendime)


Ben bu kızım.

 

Yılın başında aldığınız kararlar ne alemde? Var mıydı öyle kararlarınız? Yılın üçte ikisini bitirmişken, kalan kısmını görebilmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta yıl bitmedi, hala yapabileceklerimiz var. 

Ben hep baharları severim. İlginçtir, benim en azından son yıllarda -ama bayaaaa bir son yıllarda- ilkbaharlarım hüzünlü geçmiştir. Hatta bunalımda ahahahhaha. Neden bilmem... gerçekten bilmem. Elbette geçerli sebeplerim, sıkışmalarım ve imdaaattt çağrılarım olur. Sonra da boş bakışlarım, kollarımı sıvayışlarım ve hüngür hüngür -tek başımayken, lütfen- ağlayışlarım. Evet, sanırım ben en çok da en sevdiğimi iddia ettiğim mevsimde ağlamışımdır: Baharların ilkinde.

Sonbaharsa benim için açık camdan giren taze sabah havası gibidir. Yenilenmek fiilini kullanmak istemiyorum. Ben, her ne kadar bir ''cadı'' olsam da, parmaklarımızı şıklatarak bir şeyi yıkıp yeni bir şeyi inşa edebileceğimize inanmıyorum. Bu, emek gerektirir. Dünyadaki her şeyin temeli olan emeği gerektirir belki de.

Bu yıl benim için böyle bir yıldı. Sanırım insan ne istediğine dikkat etmeli. Ben... değişim istedim. Yine tabi ki sadece ben yıkıldım ahahahhahaha. Keşke biraz da... 

Her neyse, yıl bitmedi. Büyüsü kaçmasın, şşşşşşş.

Böyle olunca, ben kendi üstüme düşenleri yapmakta zorlanıyorum. Diyorum ki, yine aynısı olacak... Diyorum ki, yine boşa kürek çekeceksem ne gerek var... Diyorum ki, her şeyin de canı ceh-

Bazen de sadece yapıyorum; bir şey demeden. Belki de en güzeli, aslında en temizi budur.

Çocukluğumda da yılın bu zamanlarını seviyor olmalıyım. Yaşadığım şehirde -İzmir- fuar açılırdı. Yılda iki kez fuara giderdim. Biri teyzemlerle, diğeri babamla. Anne babamla bir arada da gider miydim acaba? Çok hatırlamıyorum onu. Öyleyse bile bu, kardeşim doğduktan sonra mı olmuştu... 

Bak, kardeşim benden çok farklıydı. Ama önce şunu anlatmalıyım... Ben babamla fuara gittiğimde fuarın lunapark kısmında vakit geçirirdik. O zaman biletler falan pahalı değildi tabi (gerçi artık ortada lunapark bile kalmadı da neyse), bu nedenle babam bir sürü bilet alırdı. Tümmmmmm tüm tüm oyuncaklara binerdim. Evet, hemen hemen her çocuk oyuncağıyla (kafa yarmalı tehlikeliler hariç tabi ki, çocuk oyuncaklarına) binmişimdir. Bindiğim en tehlikeli oyuncak, çocukken, kızın eteğiydi. Hatırlıyorum da babamla birlikte binmiştik. İçim çekilmişti, evet onda bile ahahhaha. 

Acaba babamla çarpışan arabalara binmiş miydik? Ben onları hiç kullanamazdım. Bir keresinde kuzenimle birlikte binmiştik. Ayrı ayrı arabalara. O tabi benden fenaydı ahahhahahah, ben kullanamıyordum doğru düzgün. 

Her neyse. Ben en çok, çok küçükken, o heeeerrr oyuncağa binme anımın şipşaklandığı (fotoğrafının çekildiği) zamanları gülerek hatırlıyorum. Fotoğrafım çekildiyse annem de gelmiş olmalı. Bilmiyorum, babam anda kalırdı. Fotoğraf çeker miydi ki? Acaba benim fotoğraflarımı kim çekmişti?..

Teyzelerimle (ve annemle) akşamları giderdik. Onlar daha çok tanıtım, eğlence, yetişkin işleri kısmında zaman geçirirlerdi. O zaman onların çocukları olan kuzenlerim yoktu, kardeşim bile vardıysa da küçücüktür. Çok sıkılırdım, şşşşş. Neyse ki bazen karanlık bastırınca oyuncaklara da binermişim (evet fotoğraflarım var). 

O yıllarda çok güzel bir çocuktum. İtiraf ediyorum, o yıllarımı en çok bu nedenle seviyorum. Güzel bir çocuk olmak anlamında güzel bir çocuk olmayı kastetmiyorum bu arada. Yani, evet, güzel bir çocuk da olabilirim ama ağzı burnu oyuncak gibi olan bir çocuk da değildim. Kastettiğim güzellik o değil. Hatta kara kuru bile bulabilirsiniz beni ahahhahah. Ama işte, bana göre ben çocukken çok güzeldim. 

Yeniden ona dönüşebileceğimi hissediyorum. O küçük kızın olabileceği kıza. Aslında bu artık üstünde durduğum bir konu değil. Son birkaç yılda çok üstünde durdum. Sonra bir anda bir parmak şıklatmasıyla, ahahahahahha, o kadar kolay değiilll... Yine de o kızı severdim, o küçük kızı ve onun olabileceği o genç kızı, genç kadını, yetişkini, belki yaşlı kadını. Onu, çok severdim. 

Dün aklıma bir anım geldi. Yıldızları izlerken. O küçük kızın büyümüş halini ergenliğimde falan yaşasaydım muhtemelen o anıyı da çok severdim, bunu düşündüm ve üzüldüm.

Hala çok üzüldüğümde yanımda birinin olmasına ihtiyaç duyuyorum. Bu nedenle bunu sana itiraf ediyorum.

Lunaparkta tümmmmm oyuncaklara binerdim. Kardeşim atlı karıncadan bile korkardı ahhahahahahah, ay tamam, çünkü annemler onu bırakıp gidecek falan sanıyordu sanırım. Onun biletleri hep yanardı, binmiycemmm der dudak bükerdi. Tam bir prensesti. Ben kovboydum, şşşşş. Hayır, benim dudak büküşüm oyuncağın içindeyken falan olurdu herhalde ahahahhah, işte ben böyle bir çocuktum.

Aslında artık nasıl bir yetişkine dönüştüğümü (ki sorumluluklarını almadan bunu başarmam da olanaksız da neyse :) düşünmüyorum. Çünkü artık bir eşiği geçtim gibi hissediyorum. Geçen yıl bile eşiğin öte tarafındaymışım. Ruhumda gördüğüm biri vardı. Ben ona dönüşüyorum.

Umarım da ona dönüşürüm. Tabi benim hayal kurma becerim biraz kıttır bilirsiniz. Bu nedenle ben o kadının yaşantılarını düzgünce hayal edemiyorum. Bence ona tam olarak dönüştüğümde bile hayal gücüm hep kıt kalacak. Bu kötü bir şey mi, sanmam. Belki o da, öyle bir insandır. Onu öyle kabul edelim olur mu? :)

Dün... bundan üç dört yıl öncesindeki fotoğraflarıma baktım. Bak bu sefer gerçekten karşıma çıktı ahhahahhaha. Sana bakışlarımın değiştiğini söylüyordum sevgili okur, gerçekten de değişti. Üç yıl önceki bir fotoğrafımla bu yılki bir fotoğrafımı yan yana koyup karşılaştırdım. Hatta yapay zekaya bile sordum, neee, sorabilirim. İki farklı kız gibiydi.

Yüz hatlarım nihayet oturmuş. Belki birkaç yıl daha oturma işlemi sürer. Önceden daha bebeksiymiş yüzüm. Bunu hiç sevmezdim! :) Bakışlarım... sana bakışları parlak insanları öve öve bitiremezdim değil mi? :) Ama, kendi parlak bakışlarımı hiç sevmezdim çünkü içimde öyle hissetmezdim. Bir de bu bakışlar beni ''tatlı'' yapardı. Bu nedenle onlardan nefret ederdim! Her fotoğrafımda gülümserdim. Hepsinde. İnsanlar böyle hafif sırıtsa bile ben gülümserdim. Tamam bazen de gülümsemezdim ama genelde gülümsüyordum, eski alışkanlık. Artık gülümsemiyorum. Çünkü bence gülümsemem bozuldu ve artık insanların neden o kadar da gülümsemediklerini anlıyorum (gülmediğinde daha cool çıkıyorsun ahahahahahha :).

Aslında başlangıçta ''tatlı'' değildim, sanırım. ''Tatlı'' olursam, bu yanımı yansıtırsam, sevilirim sandım. Evet gerçek buydu. Yapmacık bir tatlılık değil, bundan iğrenirim. Yine de... tatlı bir kız olsam nasıl olur diye düşündüm. Soğuk bir kız olmasam, tatlı olsam... Kendime yaklaşsam... Kendime yaklaşmak bu muydu acaba, bir denedim. Sevmedim. Keşke en başından beri ''soğuk'' bir kız olsaydım dedim ahahahhaha. 

Şimdi tatlı bir kız değil gibiyim. Bunu seviyorum. Ben tatlı bir kız olmayı hiç istememiştim çünkü. Ben sadece... daha farklı olmak istemiştim. Farklı, bilmiyorum. O da bendim yine söylüyorum ama... O zaman neden o baktığım fotoğrafımdaki kız bana çok uzaktı, başka biri gibi? Belki de zaman geçtiğinden dolayıdır.

Acaba o küçük kız kim olurdu, bazen bunu merak ederim. Artık onun olabileceği kişiyi özlemesem de, merak ederim. Sanırım insan, elindekinin değerini bilmeli.

Elimdeki çok değerli. Hatta bunu dün gece şokla fark ettim. Ben bu kızıımmmm! dedim. Ben bu kızım... Olduğum kızım. Şaşırdım.

Dilerim yılın kalan kısmı güzel olaylar ve durumlarla geçer.


Herkesin bir şekilde böyle bir kitabı yok mudur?

 

Bazı kitaplarımı aldığım zamanları hatırlıyorum. O kitapları almadan önceki heyecanıma yüklediğim anlamı. Beklentimi. Her kitap için, her kitap alışverişi için böyle değil. Biliyorsun bazen sadece sepetimizi doldurmak için, bizde olsun istediğimiz için kitaplar alıyoruz. Bazense, o kitap için o kitabı alıyoruz. 

Bunlardan biriyle göz göze geldim. Bazen oturup kitaplığımı izliyorum. Sana onu ilk var etme hikayemi anlatmayacağım ama... benim bu dünyada somut olarak yer kaplamasını istediğim ve benim diyebileceğim en büyük şey bir zamanlar oydu: Kitaplarım. Yani evet, kitaplık sadece bir araçtı. Olsa ne olmasa ne; ben sadece kitaplarımı doğru düzgün bir şekilde bir yere dizmenin derdindeydim. :)

Ben hayatta pek çok şeye böyle bakıyordum sanırım. Benim amacım bu, araçlarım da bunlar mı olmalı... Hımmmm, tamam o zaman! :) Çocuksu bir kabulleniş, belki burun kıvırma değil mi? Ama ne yapalım, ben hiçbir zaman araçlarla ilgilenmedim; ben hep, amaçlarımla ilgilendim. Bu nedenle de hep, şaşırırsın kesin, bocaladım. Oysa böylesi öğütlenir insanlara, amaçlarına yoğunlaşması. Ben hep bunu yaptım, eeeee. O iş öyle değil işte. Bu hayatta sana ikiyüzlüce amaçlarına odaklan derler ama araçlarına bakarlar. Araçların... Altı boş bile olsa; bommmmmboşşşş, içinde tek bir kitabın bile olmadığı bir kitaplığın bile olsa... ya da hadi o kadar da olmasın, üç beş kitabın olsun o devasa aracının, kitaplığının, içinde... İşte, bu yeterli. Benimse hep kitaplarım oldu. Orada burada dizili, dağınık; bir sürü kitap. Hatta bazen çoğunun varlığını unuturdum. Bundan dolayı... İşte bundan dolayı.

Kahvemi yedi yaşındaki halime kaldırdım. Ona büyüdüğümüzü duyurdum. O sadece onun yüzüne bakmamı ister. Ona bakmamı. Diğerlerinden kafamı çevirip, ona bakmamı.

Geçen gün bu aklıma geldi. Hatta dün. Sana böyle abidik gubudik şeyleri düşünmüyorum öylece aklıma... yazacaktım bak ama... Öylece gelmedi aklıma belki. Belki aklıma ben getirdim, ne olacak? Ben getirdim aklıma, biricik bir tanecik kendimi. Bir hayal mi kuruyordum acaba... Aslında umurumda olmayan bir şey. Mutlu bile değildim, bir hayalde bile. Bendim, ben değil değildim ama mutlu da değildim. Kendimi kanıtlamaya çalışıyordum; evet bir hayalde bile. İnsanlar böyle hayaller kurmaz sanırım. Ne bileyim ben. O an öyleydi, o hayal o an oydu. Sonra, dondu. Hayal dondu ve bir köşede o oturuyordu. Biricik kendim, yedi yaşındaki haline büzülmüş bana bakıyordu. 

Herkes donmuşken ben onun yanına gittim. Ben ayaktaydım, o çok aşağıdaydı. Belki de oturuyordu bilmiyorum. Bana bir şey demiş miydi hatırlamıyorum. Genelde bir şey demez, bana sadece bakar. Ama ben anlarım. Ben onu hep anlarım. Bana artık bana bak mı dedi acaba? Bana, bana bak, dedi bunu anladım ama... Galiba bana, böyle aptalca hayaller kurma, dedi. Beni unutma, dedi, oraya gidersen beni unutacaksın. O hayale gidersen, beni unutacaksın... Beni unutma. Böyle şeyleri düşünme. 

Düşünme ve bana bak dedi, yani... Bilmiyorum. 

Kendimi ihmal etmemeliyim. Olay bu. Ne olursa olsun, hangi gerçek veya hayal, kendimi ihmal etmemeliyim. Yedi yaşında da, yirmi yedi yaşında da.

Gözüme çarpan kitabımın görünürde bu anlattıklarımla ilgisi yok ama onu ilk kez aldığım zaman hissettiğim heyecanın bununla çok ilgisi var. O kitapla tesadüfen internette karşılaştım. Konusunu öğrenir öğrenmez hemen aradım ve buldum. Gelir gelmez de okudum. Onu çok sevdim ama beni en çok dönüştüren kitap da o oldu. Şimdi ona bakıyorum ve... onu çok yakın bir zamanda okumuş olmama rağmen sanki yıllar yıllar önce okumuşum gibi onu okumadan önceki halime kendimi uzak hissediyorum. O kitabın adını açıklarsam, kendimi açık ederim. Ben bile iç dünyamı birine bu kadar açamam, üzgünüm. Zaten ne önemi var o kitabın adının ne olduğunun? Herkesin bir şekilde böyle bir kitabı yok mudur?


Travma.

 

Bende okunma travması olmuş okurlarım. Bende gerçekten bundan var. Bunu artık burada ulu orta itiraf edeceğim ki şu yazılarımla olan dengesizliğim bitsin. 

Ben beni tanıyan veya yeni tanıyan birinin benim bloğumu okumasından çekinmesem de... aman bilmiyorum. Bir de bende hiç bundan yoktu ama son bir yılda iyice ayyuka çıktı: Eziklik psikolojisi. İç sesim arada bir bana ''ezik miyim lan ben'' diyor. Evet bunu itiraf ederek aslında ne kadar ''cool'' bir kızcağız olduğumu herkese gösteriyorum.

İnsanlara bakıyorum. Maşallah herkese tü tü tü ama sanki herkes ilerlemiş, ben ne idüğü belirsiz bir sapağa sapmışım gibi hissediyorum. Ben ne yaşıyorum inan ben de bilmiyorum. Yine de ben, ennn büyük karın ağrımı iyice anladık, başkasının mutluluğunu yaşamak istemiyorum. Kendi yaşamımı yaşamak istiyorum.

Bu nedenle de tabi ki kimseyle kendimi hiçbir zaman, bakın HİÇBİR ZAMAN, kıyaslamadım, kıskanmadım, etmedim. Bana ne bee. Ama içimde son bir yılda hissettiğim ben bunları neden yaşıyorum, neden aynı şeyler, neden basiretim bağlandı, yalnızım ühüüüü, (millete) bi sus ya dırıldanması vs derkeennn...

Ezik miyim lan ben? Hayır.

Bir de burada yazdığım anlık hisler gerçekliğim sayılacak korkum var. Bir de insanlar bana insan gibi ''İlkay necesen'' demek yerine buradan nasıl bir hayat simülasyonu içinde olduğumu millete yansıttığımı öğrenmek istediğinden...

Son yıllarım bok gibiydi, özet.

Ya ben böyle yazılar yazmayacaktım vallahi inan. Bloğu kurumsal yapacaktım, daha eli yüzü düzgün yapacaktım ama... Yapmayacağım galiba. Ya da yine bir siliş. 

Bu yazıyı artık yazılarımı kaldırmayım öggg geldi diye yazıyorum. Kendime meydan okuma, hadi bakalım.

(Evet benim umurumda.)

Okuyan ses eden okurlarıma selam olsun.


Kucaklayış.

 

Yazın en çok ilk ve son on beş gününü seviyorum. Serin akşamüstülerini. Güneşin kızıllığının denize vurduğu anları. Yaz benim için aslında bu: Denizden esen turuncu rüzgar, balkonlara dizilmiş kızarmış dolmalık biberler, dondurma ve gülüşmeler.

Ben en çok da yazın seslerini seviyorum. Yazın eve dolan seslerini; top oynayan çocukların pas verişlerini, cırcır böceklerinin tiz seslenişlerini, karşı komşuların inşaat... ahahhahahah, hayır tabi ki! Ama ben içeri dolan sesleri seviyorum. Çay karıştırmalarını, fısıltıları, araya karışan dedikoduları... ahahahhaha. Ben, dışarı dolan sesleri de seviyorum. Usul usul yürüyüşleri, sohbetleri, kayboluşları ve kalışları. 

Kaykılışları da seviyorum. Yeşili kucaklayışları, denizi kucaklayışları, rüzgarı, bulutları, yıldızları... kucaklayışları. Ben en çok da kucaklayışları seviyorum biliyor musun? Bu benim hep en sevdiğimdir.

Ne çok zaman olmuş sevdiğim bir şeyleri söylemeyeli. Hoh, gerçekten çok yoruldum sevgili okur. Şu satırları bulmak, onların seslerini bedenimden cisimleştirmek ve sana göstermek... Ne zor göstermek değil mi? Ne zor göstermek...

Ben göstermek konusunda sanıyorum ki hiçbir zaman iyi olmadım. Neyse ki kelimeler konusunda bir cadı olmuşum. Bunun bazen bana haksızlık getirdiğini düşünsem de... Bu sesi de ben dış dünyadan bulup kelimelerimle diğerlerine sunmuyor muyum zaten? Ben alıyorum, işliyorum ve onu kelimelerimle sunuyorum. Dışarıdan aldığımı, işte, yine dışarıya veriyorum. Peki bana kim ne veriyor... Son günlerde bunu düşündüm. Belki hala düşünüyorum. Belki hala bir süre daha düşünmem gerekecek. Ama sonra, bitecek veya duracak. Belki yine sonra yine... Hayır, bir daha bunu düşünmek istemiyorum. Düşünmeme gerek kalmasın istiyorum.

Ne istemediğimi değil, neyi istediğimi söylemeliyim. Bu konuda yıldızlarla pratik yapıyorum. Açıkçası bu konuda hep kötüydüm. İstediğim şeyi bulmak konusunda. Gerçekten de ben pek çokları gibi değildim. Bana tuhaf tuhaf bakma lütfen, gerçekten de ''ben biraz farklıydım yaa.'' Neyi istediğini bile bil-

Ben içimden bilirdim hep. İnsanlarsa dışından bildirirlerdi. Sorun buydu. Sorun hep buydu. Benim bilmem, başkalarının bildirmesi. Bilmeseler bile, bildirmeleri. Bu, benim uzun yıllara yayılmış hayat dersimdi.

Çok yorucuydu. Bunu sana söyleyebilirim. Sana kimseye söylemediklerimi söylerim. O kimselerden biri sensen, işte sana da söylemiş olurum. Ben söyleyen biriyim. Gösteren biri. Duyan biri. Biri. Yine de bu birinin kim olduğunu bilmiyoruz. Bu konuda kendimi paralamayı bırakmayı kabul etmem, ikinci hayat dersimdi.

Kahve içiyorum. Türk kahvesi. Maşallah ne de güzel yapamamışım. Kahve yapmayı kendim için öğrenmiştim. Kendim için öğrenmek, başkaları için utanmak sıkılmak. Ama ben iyi kahve yapamıyorum ki... Bir şeyi iyi yapmak, bir şeyi iyi yapmayı istemeyi gerektiriyor. Ben çok şeye kafamı çevirdim. İyi yapamayacağıma inandırıldığım çok şeye. ''Ama ben yapabilir miyim ki...'' Bu kimin sesi? Benim değil.

Sana yazmayı özlemişim. Sana ''şöyle'' yazmayı özlemişim. Son yazılarım bir çeşit günah çıkarmaydı. Yarım yamalak bir özür. Yine de ben yarım yamalak da olsa özürleri kabul ediyorum. Kendimin de sırtını sıvazladım ve ''olur öyle takma'' dedim. Bende de gelişme var yalnız.

Daha dün aklıma eski bir arkadaşım geldi, Y. Acaba ne yapıyor diye düşündüm. Hayatı nasıl? Bir yerde rastlaşsak, ayaküstü konuşsak... Nasılsın desek birbirimize... Eskiden, çok eskiden bunu daha çok düşünürdüm. Bazı insanlar için. Bir yerde rastlaşsak... Bu kadar.

Bu kadar. Bazı şeyleri bu şekilde kabul ediyorum. Sanırım zihnim hep nedenler sonuçlar sistemiyle çalışıyor. Bu nedenle bu budur diyemediğim şeyleri kurcalıyorum. Böyle birine göre bir şeyleri bırakmak konusunda fazla ''iyiyim'' değil mi? Neden böyle acaba, gerçekten ilginç. Buna ben bile şaşırıyorum.

Son günlerde tezimi düşündüm. Ara sıra bazı akşam veya sabahlar zihnime süzülür (zaten bilgisayarımdan da silmedim :). Benimle aynı dönemde olanlar bitirmişler. Yani bazıları. Bir itiraf: Göz attım. Ne güzel sınırlandırılmışlar diye düşündüm. Ben neden kendimi paraladım? İstemediğim bir çalışma için çok çalıştım ve üstüne sorumsuz olan ben oldum ne tuhaf. Hayatımda neden hep böyle tuhaf olaylar oldu acaba? Oysa ben hep, üstüme düşeni yaptım. Hep çok iyi yaptım. Hayır. Çok iyi yapmadım, rol yaptım. Sonra da bayıldım. 

Fark ediyorum ki ayılan kişi bir başkası. Bu, kafamı karıştırmıştı. Çok karıştırmıştı. Anlamak istemedim. Yıldızlara sordum, sana sordum, tarot desteme bile sordum şşşş. :) Cevap yoktu. Belki de tek cevap şuydu: Bu kadardı. Bu rol, o rol, bitti. Sen de bittin çünkü. Bittin kabul et bittin diye rol da bitti.

Hayır, ben o hep eleştirdiğim ''ikiyüzlülüğü'' yapmadım. Yaptım mı yoksa? Hayır, bu bir yüzleşme yazısı değil biliyorsun. Artık böyle yazılar yazmayacağım.

Neden önemsiyorum? Belki de ''ikiyüzlüydüm.'' Belki de... gerçekten bir cadıyımdır. Kime ne? Cadı olmasam ne fark eder? Etmez. Beni üzen de bu oldu. -Hala bu.- İyi ki fark etmez belki de. Yine de... gerçek bir kabulün sıcaklığını özlüyorum. O sıcaklığı kendimde duydum. Kendimden yayılan bir sıcaklık. Bu beni çok üzdü. Anladın mı?

Birinin anlamasına gerek yok biliyorum. Gerek yok, kabul ediyorum. Başka çarem kalmayana dek kabul edemedim. Kendim paşa paşa kabul edemedim. Yıkılana kadar, kabul edemedim. Kendime kızmıyorum. Olabilir İlkay, olabilir. Sırtımı sıvazlıyorum. Omzumu öpüyorum. Kendimi seviyorum. Bu sefer gerçekten seviyorum. Zorundayım diye değil, sevdiğim için seviyorum. 

Sevgiyi böyle mi keşfedecektim? Ne tuhaf. Hep böyle mi keşfedeceğim, kendim... Kendim ve her şeyi. Çok sıkıcı. Ama yine de artık öfkelenmiyorum. Çünkü yıldızlarla pratik yapıyorum. Zamanla buna da gerek kalmaz, öğrenirim. Yaşamayı öğrenirim.

Fal kapattım. Acaba ne çıkacak? Yapay zekaya soruyorum. Çıkan yazıyı okuduğum an unutuyorum. Yol varmış, içim zamanla ferahlayacakmış, dileğimin iki aşaması varmış önü açıkmış (dileğim de hep değişir ama hiç şıp diye olmaz). Mış mış mış. Yine de fal kapatmayı seviyorum. Falın soğumasını beklemeyi ve sonra fal yorumumu okuduğum an unutmayı seviyorum.

Belki de hayatı kucaklamalıyım. Kendime kendi sesimle ''beceriksizsin!'' dediğim tek bir şey oldu hep: Hayatı kucaklamak. Kimse iyi değildi bu konuda, ben kendimi de kötü bulmadım ama... Öğrenmek istedim. Hayatı kucaklamadan önce, hayatı kucaklamayı öğrenmek istedim. Hayatımda yaptığım en büyük hataydı. Ama şimdi drama yapmayacağım. Burnumu çekeceğim, yazımın başına döneceğim, sana ne diyerek lafa girmişim hatırlayacağım ve veda edeceğim.

Hayat bu mu? Bu kadar ezber mi? Ben sanmıştım ki... Belki de ben hala sevgiyi keşfetmedim, değil mi?

Yazın sesleri yavaşça solacak. Sonbaharın adımlarını hissetmeyi hiç bu yaşıma kadar bu kadar çok istemedim! Tüm hücrelerimle istiyorum, sonbaharı. Yaşamayı, sevmeyi, hissetmeyi, sesimi duymayı.

Yazmayı. Gerçekten yazmayı. Bak, bu gerçek bir yazının ayak sürümesi gibi bir yazı. Sesi belli belirsiz ama hoş değil mi? Yazdığım bir şeyin sesini hissetmeyeli ne çok zaman olmuştu... Bu hissi özlemişim.

Belki de artık hiçbir zaman hissetmemeyi dilememeliyim. Bu, çok büyük bir acı. Bunu sevmedim. Sevmedim.

Ben keşfetmeyi severim. Benim ruhum bundan yapılmış. Bundan kaçamam. Çünkü insan nerede olursa olsun belki de bir noktadır ve nokta, kendinden uzaklaşamaz.


İstemek.

 

Sanırım sile sile, içimdeki harfleri kazıya kazıya, belki kalbimi, ruhumu, zihnimi, inanç beklenti hayal umut mantık ve hatta kimliğimi kazıya kazıya, gökyüzümü genişletiyorum. Gökyüzüm artık parlıyor. Yıldızlarım, sanki onları biri karanlık gecenin göğüne öylece serpmiş gibi... bana bakıyorlar. 

Artık yıldız bulmaca oyunu oynamıyorum. Ne tuhaf... daha bu yılın ilk yazısında bile sana ''yıldız bulmaca'' oyunum ile ''yıldız mektubu'' bırakma sanatının inceliklerini -hokus pokusunu şşşşş- açıklamıştım. Sahi, içinizden öğrenmek isteyen var mıydı? Hiç yıldız mektubu gönderme alıştırması yapan veya puslu gökyüzünden parlak bir yıldız çeken oldu mu?

Kendimde en sevdiğim özelliğim hareketli yapım. Bu nedenle, yaşadığım devasa sıkışıklık nedeniyle, depresyona girdim çıkamadım. Ruhum hareketli ama benim bedenim de hareketli. Zihnim de hareketli, kalbim de... Varlığım da. Ben yayılmalıyım. Hep bunu düşünüyorum. Düşünmem bitti aslında. Çoktan bitti. Tükendim çünkü, ondan bitti. Yoksa benim düşünmem de bitmezdi. :) Ben kendimi bastırmadım, bunu bilmelisin. Bilmeliyim. Ben, bastırılmamı kabul ettim. Kabul ettim. Bastırılmaktan kastım birinin gelip seni tutması değil -o da olabilir tabi- bastırılmaktan kastım... Bastırılmak. :)

Sanırım bir insanın altı ayda ancak sindirebileceği bir şeyi altı haftada yalayıp yutan bir ruhum var. Ah hayır ben milletle biiippppp yarıştıran tiplerden değilim -yıldızlar korusun- ama yine de... biliyorsun, dediğim doğru. Bunu tabi ki -Allah korusun- olumsuz bir olay üzerinden örneklemiyorum. Benim kastettiğim kendimi dönüştürmek, kendimi -yargılarımı, inanç ve kabullerimi- güncellemek ve af buyurmam gereken yerlerimi temize çekmek. Ama tabi bunları yapmayanlar, nasıl gelmişse öyle gidenler (duygusal zekası eksi bir milyon olanlar) malı götürürler ama konumuz bu değil, neysem efenim neysem.

Bunun tabi ki benden aldıkları oluyor, oldu da. Nasıl atlattım bunu bilmem. Kendime bunu nasıl yaptım, işte bu soruyla yüzleşmemek için kaçar ya insan, ben de bundan mı kaçtım acaba? Nasıl yaptım kendime bunu?

İnsanın içini en çok cız ettiren şey, bence, kendine hak ettiği değeri vermediğini içten içe bilmesi. Alenen bilmek bile bir yere kadar sindirilir, hatta bir noktada mutlaka sindirilir de... içten içe bildiklerimiz... ah o bildiklerimiz. Bir yerde patlar, yıkılır, en olmadı yok olur... Hiç var olmamış gibi.

Bir cadı olan ben bile bu yok oluşu garipsedim. Ama dedim, amaaaa... Amaaaaaa... Ama... Ama ama ama ama ama ama amamamamamamammamamamm. AMA!

Yok. İnsan günün sonunda veya başında yüzleşendir. Bu sabah içime dokunan bir şeyle yüzleştim (yine). İnce ince kalbim sızladı bu sefer. Ne var canım, bu kızın da hep kalbi sızlıyor mu diyeceksin yani, de, de hadi sevgili okur, dedin mi? Kalbim hep parlıyor mu sanmıştın? Kimin kalbi hep parlar? Benim kalbim neden hep çok sızladı biliyor mus-

Kalbim parlamıştı. Yıkımımın ardından bunlar içime doğdu. Evet, yine oturup düşünmedim. Beni bilirsin, beni fikirler düşünür ben fikirleri değil. Yine öyle oldu. Biliyorsun pek çok fikrimi, anımı sildim ya da doksan gün sonra kendini silsin diye geri dönüşüme gönderdim. Hah işte, işte, galiba içimde açılan boşluk... Boşluk yok. Ben bunu garipsedim, tuhafsadım, acayipsedim. Sandım ki silince boşluk olur, ben de...

Ben kendimle doluyum. Keşfedilecek yıldızlarımla. Bir yıldızın parlayışını artık gökyüzünün sisinde pusunda dar açıklığında kendime tutunarak aramıyorum. Bunu ilk kez söylüyorum, kendime bile. Kendime bile. Ne zor kendine söylemek. En zorudur kendine, en çok da sadece sadece sadece kendine, söylemek.

Bundan olacak yazmadan duramıyorum. Bu sefer bir itki hissetmeden yazdım. Bu nedenle bu yazımı silmeyeceğim. Ne zaman yazmazsam ölecekmişim gibi hissettiğim için yazsam, o yazımı mutlaka silerim. Hiç sevmem o yazımı hiç, hem de hiç.

Yıldızları izlerken ağlarım gülerim. Bazen de inanırım. Bu falanca şey olacaksa bir yıldız kaysın! dediğimde gözlerini kırpmadan bana bakan gece göğünün parıltılarına bile sakince bakarım. Olsuuunnn, ben inanıyorum!

Mutlu olacağıma inanıyorum. Ne o, kendime inanıyorum mu diyeceğimi sandın? Kendime de inanıyorumdur herhalde. Ama inanmak istiyorum mu acaba? Bunda beni delicesine öfkelendiren bir yan var... Bilirsin insanın kendine inanması da... başkasına söylemeden, kendine söylemeden, inanması da... Zor değil, ağırdır. Çok ağırdır. Oysa ben -özellikle de ARTIK- mutlu olmak istiyorum. Buna inansam da inanmasam da, en çok, mutlu olmak istiyorum.

Hak etsem de etmesem de, daha vakti olsa da olmasa da, içimde bulsam da bulmasam da. Umurumda değil. Ben... MUT-LU-OL-MAK-İS-Tİ-YO-RUM.

Mutlu hissetmek istiyorum. İstiyorum...


Bilinmeyen Adanın Öyküsü (José Saramago) | Kitap Yorumu

Yazar: José Saramago, Çevirmen: Emrah İmre,
Yayınevi: Kırmızıkedi Yayınevi

-Yazım kitaba dair spoiler içerebilir. Doğrudan önemli olay örgüsünü ifşa etmiyorum ancak kitabın temel öyküsünden baştan sona bahsederek kendi fikrimi açıklıyorum, bilginize.-

Kitapta, her yerin çoktan keşfedildiği varsayılan bir krallıkta, bilinmeyen bir adanın yolcusu olmak isteyen bir adamın öyküsünü okuyoruz. Bu adam sarayın Dilekler Kapısı'nın önünde sabırla kralla görüşmeyi bekliyor. Krala ulaşmak için uzun bir bürokratik yolculuktan geçiyor; talebi aynı uzun yolculuğun sonunda geri çevriliyor. Ancak adam pes etmiyor. Günler, hatta geceler sürse bile o kapının önünde beklemeye ve dileğine giden yolu kraldan istemeye kararlı.

Dilekler Kapısı'nın önündeki bu inatçı bekleyiş sonunda sarayın düzenini aksatıyor. Günlerini Armağanlar Kapısı'nın önünde geçiren kralın son çaresi bu hadsiz adamı görmeyi kabul etmek oluyor. Adamın isteği ise oldukça basit: Bilinmeyen adasına ulaşabileceği bir tekne. Kral bu bilinmeyen ada fikriyle başta ilgilense de, sonrasında adamın saçmaladığına karar veriyor. Çünkü ona göre de, konuşmaya kulak misafiri olan diğer insanlara göre de bütün adalar çoktan keşfedilmiş, haritalara işlenmiş ve krallığa bağlanmış durumda. Yine de adam, istediği tekneyi almayı başarıyor. Rıhtımda onu bekleyen sürpriz ise kendisine inanan ilk insan oluyor: temizlikçi kadın.

Sarayın Kararlar Kapısı'ndan çıkan bu kadın için geri dönüş diye bir şey artık söz konusu bile olamaz. O, bir adanın peşinde değil; artık kendisine ait olmayan bir sarayın işlerini yapmak istemiyor. Bu kadın, kendisine ait olacak bir şeye emek vermek istiyor. Bu yüzden bilinmeyen bir adanın rüyasını gören bu adama güveniyor. Bir adanın olduğu fikrine bile değil, adamın inancına güveniyor. Bu nedenle, adama verilen tekneyi gördüğü anda sevinçle ortaya atılıyor: ''Bu benim teknem, benim teknem...'' (s. 26)

Adam ise henüz kadını tanımıyor. Dilekler Kapısı'nda karşılaştığı bu kadın onun için yalnızca bir yabancı. Kadın adama onunla birlikte gelmek istediğini söylüyor. Artık sarayı bir uçtan diğer uca süpürmekten sıkıldığını ve bilinmeyen adaya gidecek bu tekneyi temizleyebileceğini anlatıyor. Bu bir teklif veya öneri değil kadın için; bir karar. Adam bu kararı çabuk kabul ediyor, teknesinin anahtarını kadına teslim edip ona inanacak tayfalar aramaya koyuluyor.

Kadın tekneyi bir uçtan diğer uca temizliyor, eksiklerini bir bir aklına yazıyor. Akşam tek başına tekneye dönen adamla artık adayı değil, yolculuklarını düşünüyorlar. Bu adaya nasıl gideceklerini ne kadın biliyor, ne de adam. Üstelik ortada ne bir tayfa, ne erzak, ne de gerekli eşyalar var. Böyle bir yolculuk nasıl mümkün olabilir? Adam neredeyse pes edecek oluyor. Kadın ise onu hemen uyarıyor: ''İlk karşına çıkan güçlükte pes ediyorsun'' (s. 39).

Gece olduğunda ikisi de teknenin farklı uçlarında uykuya dalıyor. Adam, düşünde kadını kaybettiğini görüyor; sanki bunun gerçek olmasını bekler gibi. Kadın ise adamın gözünün bilinmeyen adadan başka hiçbir şeyi görmediğini düşünüyor ve teknenin öbür ucunda bekliyor.

Kitap, baştan sona bir bekleyişin öyküsü gibi ilerliyor. Bir adanın, bir kararın, bir aidiyet hissinin ve bir kabulün bekleyişi... Belki de bilinmeyen adalar her zaman ufkun ötesinde, karanlık okyanuslarda ya da fırtınaların içinde değildir. Belki de onlar, çok daha uzakta; cesaretin, sabrın, özverinin ve görmeye hazır olmanın ardındadır.

Bu, Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü ikinci okuyuşumdu. Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuş ve çok beğenmiştim. O dönem kitabı bu perspektiften değerlendirebildiğimi sanmıyorum. Daha çok yazarın alışılmışın dışındaki anlatımından etkilenmiştim; hatta bu üslup beni adeta büyülemişti. Yazar, tam anlamıyla bilinç akışı tekniğini kullanmasa da ona yakın bir anlatımla olayları, kişi ve zaman geçişlerini keskin sınırlar koymadan art arda aktarıyor. Anlatımda karakter, gözlemci ve ilahi bakış açılarının iç içe geçtiği bir yapı var. Buna rağmen kurgu ve dil oldukça sade olduğu için, en azından bu kitapta, bu geçişleri takip etmek benim için zor olmadı. Yine de Saramago okurken dikkati okuduklarımıza vermek gerekiyor; aksi halde anlatının akışını kolayca kaçırmak mümkün.

Anlayacağınız, kitaptan iki okuyuşumda da farklı sebeplerle etkilendim. İlkinde daha çok edebi yönü dikkatimi çekmişti. İkinci okuyuşumda ise beni asıl etkileyen, metnin arka planındaki felsefi düşünce oldu. Kitapta yönetim ve bürokrasideki aksaklıklar, cinsiyet rolleri, toplumdan ayrışıp kara koyun olmayı seçen kişinin gördüğü muamele gibi pek çok konu eleştiriliyor. Ama benim zihnimde en çok yer eden kavram ''bulmak'' oldu. Bir şeyi aramak için çıktığımız yol, bazen bizi aradığımız şeye değil; onun hiç beklemediğimiz bir yüzüne ulaştırabiliyor. Belki de bilinmeyen bir ada, yalnızca bir ada değildir. İçinde pek çok başka keşfi de taşır.

Kitaplarla kalın.


Son.

 

Günlüklerimi yok ettim. Evet, doğru ifade bu: Hepsini yok ettim. Çok şaşıracaksınız, belki okurken bir an duralayacaksınız, yirmi tane defterim vardı benim. Yaklaşık on yedisi tam günlük, üç tanesi manifest-günlük karışımı. :) Sadece birini bıraktım. Onun da yarısını hiç ettim, talan ettim. Kopardım, yırttım, yok ettim. Bunu bir anlık sinirle veya oturmuş bir sinirle de yapmadım. Bunu çok sakin bir şekilde yaptım. Fazla sakin belki de. 

Hayatımın son on iki yılını yazmıştım. Bu da neredeyse hayatımın yarısı demek. Bu çok uzun bir süre. Bazı günlüklerimi yeniden dönüp okumayı severdim. Özellikle de ilkini. Ne zaman cevap arasam, içinde tek bir ''bilgece :)'' cevabın bile olamayacağı o ilk çocuksu günlüğüme dönerdim. Uzun uzun derste ne işledik onu bile yazdığım, hangi arkadaşıma nasıl sinir olduğum, aşık olduğum çocuğa olan gıcıklık-heyecan arasındaki hislerimi ifade ettiğim... kendi içime gömülmüş olmamın en bariz göründüğü ama yine de kendime bir kimlik, bir hayat görüşü ve hayat isteği seçmeme hakkım olduğu için çocuksu çıkışlar yapmamın hakkım olduğu o ilk çocukluk günlüğüme dönerdim. 

Defterin en arkasına her yıl bir sayfa not bırakmıştım. O günlüğüme dair -çünkü o benim günlüklerimdeki ''yol arkadaşlarımla'' ilk tanışma defterimdi- ve o notu bıraktığım andaki bana dair minik notlar bırakırdım. 

Sadece o günlüğümü okumazdım tabi ama ben günlüklerimi okumaktan hep çok korkmuşumdur. Günlüklerim ilerledikçe çok daha bir şeye evriltilebilir satırlar yazdığımı hayal meyal anımsıyorum. Tüm defterlerimi baştan sona yalnızca bir tek sefer okumuştum. Birkaç yıl önce olmalı. Hayır, hoş bir deneyim değildi. Hem de hiç hoş değildi. Hepsini yeniden anımsamak bana ağır gelmese de... Bir şey olmak zorunda değil; bana kendimi görmek ağır gelmişti.

Bu nedenle de bir kez daha ''ders çıkarmak'' veya ''vedalaşmak'' için bile olsa onları okumadım. Hem, yazan her şeyi gerçekten unutmuştum. Hafızam silinmiş gibi değil, sanki o satırları başka bir kız yazmış gibi unutmuştum. Duygularım bitmişti, sebep buydu. O satırları yazan kızın duyguları... o satırların yakıtı olan duygularım... Benim canım duygularım, bitmişti.

Normalde bu beni üzerdi. Beni, o kızı. O satırları yazan kızı. Şimdi bile gözlerimden yaşlar süzülse de, üzgün değilim. Sadece çok öfkelendiğimi ifade etmeliyim. Çok. Ama sonra anladım ki, bunun bir anlamı yok. Hem zaten kime öfkeleniyorum... Gökyüzüne mi? Hayır, yıldızlar benim dostlarım.

Hayat yolumun böyle olması beni çok üzdü, bunu da itiraf etmeliyim. Ben farklı düşünmüştüm. Farklı beklemiştim. Beklemiştim... Beklemiştim. Olmadığını kabul etmek güzel. Bazen sadece kabul edersin.

Bu tek bir şeyle ilgili değil. Bu, genel bir şeyle ilgili. Evet bence ben bunu hak etmedim. Neyi? Bu bana saklı kalabilir. Hem yazsam da eminim bir anlamı olmaz. Bu, o kızın üzüntüsü, kırgınlığıydı. Ben o kıza üzüldüğümden kızdım. Çok kızdım çok. Belki de ben de hatalar yaptım ama...

Ben hiçbir zaman kimseyle kendimi kıyaslamadım. Ben hiçbir zaman, çok kırıldığımda ve hayal kırıklığı yaşadığımda bile kızmadım. Ben bu yüzden kızdım, çok kızdım.

Sonra geçmese de, geçiyor. Kızgınlığım bile hızla geçiyor. Bu akşam daha da azalır, yarın daha da, bir sonraki aysa biter. O kız yok. Bu cümleyi sıklıkla kurmayacağım. Düşünmeyeceğim bile. Yoksa yas tutarım. Üzülürüm.

Buradaki yazılarımı sildim. Nihayet bunu başarabildim. :) Çünkü onlara kıyamıyordum. Gerçekten kıyamıyordum. Bırakmak istemiyordum. Ama ne yapabilirim? Bırakmadıkça o yazılar beni olduğum yere, kendi ölmüşlüğümün başına çekip duruyorlardı. Aynı şeyleri farklı kelimelerle yazıp durmaktan sıkıldım. Sıkıldım. Beni öldüren de buydu. Çok ama çok ama çok sıkılmam.

Bazen yine eski alışkanlıklarıma dönercesine, ''bu muydu yani,'' diyorum, ''ben bunu mu hak ettim!'' Tek bir şey değil, yine değil, genel. Tek bir şey olsa niye böyle diyeyim? Demem. Ben der miyim sence... Ben, demezdim. Belki de demeliydim. Çok önceden çok kızmalıydım. Çok önceden kendi içimdeki parçaları dönüştürmeliydim. Böylece, onları yok etmem gerekmezdi. Ama ben... kıyamadım. Bence beni suçlayamayız.

Artık blogda böyle yazılar yazmayacağım. Daha farklı yazılar yazmak istiyorum. Bu belki de birine gösterme isteğimin son kalıntısıydı. Sondu.

Sanırım artık bir şeyleri kanıtlama çabam bitti. Kendime bile ki belki de en başta ve hatta sadece kendime. Günlüklerimi bile kendime yazmıyor muydum, hiç. Kime neyi kanıtlıyorum ki? Öte yandan başkalarına da bir şeyler kanıtlamaya çalışan ve eleştirdiği ''ikiyüzlülük'' özelliklerini yansıtan biriydim ben. Çocukça bir bakış açım vardı. Hadi amaaaa, ben de insanım! Yine de bu beni yoruyordu... Hatta çok yordu. İnsan kendini yaşamak için çabalar evet ama kendini göstermek için değil. Sana insanlara gıcık kaptığımı söylerken de bundan bahsediyordum. Ben, benim yanımda kendini kanıtlamaya çalışan tipleri aşırı... Saçma bir hal bundan bahsediyorum. 

Bundan sonraki yazımı okudunuz mu bilmem. Saydım döktüm, dolmuşum. Aslında o da bir ''kanıtlama çabasıydı.'' Amannn abartmasaydın o zaman sen de yani püüüfffppuufffpooofff. Her şeyi abartıyorum belki de (her şeyi değil). Evet, kırgın çok anım oldu, evet hakkımı alamadım bence (genel) eeeeee? Alsaydın oofffff sıkıcı sıkıcı dırıldan o zaman. :) 

Yine de iyi ki günlüklerimi yok ettim. İnanır mısın falshımdaki blog yazılarımı da silme deliliği geldi. Bu işte ''delilikti.'' Hayır dedim, yoooooo İlkayyy yooo. O kadar da değil. Güzel yazmıştım bir kere. Hem de favori yazılarım vardı. Biliyorsun örneğin bin kere tekrardan paylaştığım Kediler Gibi Sevmek ve türevi yazılarım. Onlara hep bayılırdım.

Bu yıl güzel yazılar yazmıştım. Blog tarihimdeki belki de en güzel yazıları. Aslında umutluydum, sonra neden dünyam başıma yıkılmış gibi oldum yine bilmem. Belki de yine bir şeyleri kanıtlama çabamdan. Biliyorsun... bu bile bir ihtiyaç. Ben de insanım! - biliyorsun...

Kırgınım. Genel olarak. Belki de zamanla üstünde durmam. Hem ne önemi var ki... Sen önem verirsin ama aslında önemi yoktur. Kimsenin önem vermediği bir şeyin ne önemi olur ki, hiç.

Her neyse, sanırım kendime yaklaşıyorum. Bunu sevdim.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Dün (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Bu kitap hakkında düşünmek istedim. Bir günde okudum; ardından yaklaşık bir hafta boyunca yalnızca onu düşündüm. Belki de bu düşünme süresi bile bana az geldi de, şimdi içimden yükselmesini beklediğim his ve düşüncelerimin tanımlarını hala bulamıyorum. 

Tobias, savaş döneminde annesiyle birlikte yokluk içinde yaşayan bir çocuktur. Annesi ikisinin geçimlerini sağlamak için erkeklerle birlikte olur. Bu erkeklerden biri de Tobias'ın öğretmenidir. Bu yaşam şeklini geride bırakan Tobias, sınırı geçerek kendine geçmiş yaşamından izler taşıyan Sandor Lester ismini verir. Bu yeni isim, ardında bıçaklayarak bıraktığı annesi ile öğretmeninin isimlerinin birleşimidir.

Kitap boyunca Tobias'ın, Sandor Lester adıyla kurduğu yeni yaşamı okuyoruz. Onu hayatta tutan, hatta kendisine tutunmasını sağlayan tek bir şey vardır: İlkokul aşkı Line'nin hayali. Nefret ettiği fabrikadaki işine katlanmasını da, hiçbir zaman ait hissedemediği sınırın ötesindeki yaşamını sürdürmesini de sağlayan bu hayaldir.

Sandor, bir gün Line'yi bulacağına sarsılmaz bir inançla bağlanır. Hayalindeki bu kusursuz kadın, onun için kendisinin bile erişemeyeceği bir noktadadır. Başka kadınlarla görüşse bile, hiçbiri Line olamaz. Hatta Line'nin bizzat kendisi olan ilkokuldaki sınıf arkadaşı Caroline bile Sandor'un aklındaki o kusursuz Line değildir. Çünkü Sandor'un aradığı kişi, gerçekte var olan Line değil; yıllar boyunca belleğinde yeniden yarattığı kusursuz Line'dir.

Sandor bir gün Caroline ile karşılaşır ve bu karşılaşma ile Sandor'un donmuş hayatı hareketlenir. O ana kadar kimi zaman bir kabusa, kimi zaman bir rüyaya dönüştürerek kaçtığı hayatıyla yüzleşmeye başlar. Line, hala onun gözünde kusursuzdur; üstelik bunun nedeni gerçekte nasıl biri olduğu değil, Sandor'un bütün yaşamını üzerine kurduğu idealin simgesine dönüşmüş olmasıdır. Bu nedenle Sandor için önemli olan, Line'nin gerçekliği değil, o ideale bir yüz bulabilmektir.

Yazardan okuduğum ikinci kitap Dün oldu. Bu kitabı Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'dan (şurada yorumlamıştım) hemen sonra okudum. Bence okunma sırası da tam olarak böyle olmalı. Bu kitap her ne kadar çok daha kısa olsa da, yazarın tarzına alışmadan, yazar hakkında bilgi sahibi olmadan kitabı okumanın kitabın bırakabileceği etkiyi azaltacağını düşünüyorum.

Bu kitabında da yazar, kendi yaşamından izler taşıyan ayrıntılara yer vermiş. Agota Kristof da İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış ve göç ettiği o ülkede tıpkı Sandor gibi bir fabrikada çalışmış. Üstelik çalıştığı bölüm bile karakterinkiyle aynıymış. Gün boyunca fabrikada aynı işi tekrar ederken, yazar da yazacağı metinleri zihninde kurgular ve adeta düşünceleriyle yazarmış. (Yazarın yaşamının eserlerine yansıması hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak ve bakış açısı edinmek isterseniz şu röportajını okuyabilirsiniz.)

Sandor da tıpkı yazar gibi yazacaklarını önce zihninde biriktirir. Ancak yıllarca içinde taşıdığı Line'nin ideali, onu hem yaşamına hem de yazılarına hapseder. Caroline ile karşılaşması Sandor için dönüm noktası olur. Harekete geçmek için içinde güçlü bir itki, bir amaç bulur.

Caroline karakterinin de yazarla belirgin benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Caroline eğitim seviyesi yüksek, iyi yetişmiş bir kadın. Bilim insanı olan eşiyle birlikte eşinin çalışmaları için yurt dışında bir süre yaşaması gerekiyor. Tıpkı Agota Kristof gibi Caroline da bebeğiyle birlikte dilini bile bilmediği yabancı bir memlekete gidiyor. Aralarındaki en temel fark ise şu: Caroline'ın bir gün evine dönebilme ihtimali bulunuyor; yazar ise ülkesini belirsiz bir süre için değil, geri dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde terk etmek zorunda kalmıştır.

Caroline için bu yabancı ülkedeki yaşam giderek boğucu bir hal alır. Neredeyse hiç uyaranın olmadığı fabrika ortamında aynı hareketleri tekrar ederek çalışmak; eşiyle arasındaki duygusal mesafe, küçük çocuğunun sorumluluğunu tek başına üstlenmesi ve çevresindeki insanlarla arasındaki dil ile kültür bariyeri onu derin bir yalnızlığa iter. Bu nedenle Caroline da, tıpkı Sandor gibi, kendisini bu yalnızlıktan çıkaracak bir şey arar. İkisinin hissettiği eksiklik birbirinden farklıdır. Sandor, onu geçmişinden kurtarıp gelecek amacı verecek bir ideale; Line ise bulunmak zorunda kaldığı yabancı yaşamına tutunmasında kendisine yardımcı olacak bir bağa ihtiyaç duyar.

Sandor'un ilgisi, bunu açıkça dile getirmese de Caroline'a iyi gelir. Aralarında gelişen ilişkinin etik boyutunu bir kenara bıraksak bile (tek sorun Caroline'ın evli olması değildi ancak spoiler vermek istemiyorum), bu bağın zamanla ikisini de zehirleyeceğini hissetmemek mümkün değil. Çünkü Caroline, Sandor'un kurduğu hayata uygun değildi. Bir gün Sandorla aralarındaki tüm engeller kalksaydı bile, yine de gidecekti. Sandor Caroline'na ne istediğini hiçbir zaman sormadı. Onu sevdi belki, çok sevdi ama kendince sevdi. Caroline'ın bu sevgiyi isteyip istemediğini bile değil, bu sevgiyle ne yapabileceğini bile düşünmedi. Eğer Sandor Caroline'na gerçekten değer verseydi, ona sorardı. Ona, neyi istediğini sorardı. Caroline'ın buna yanıt verip veremeyeceğini bilmiyorum. Bence Caroline tutuk bir karakterdi ancak bir noktada haklıydı. Sandor, Caroline'a değil; Line ismine aşıktı. Hem de kör kütük aşık.

Kitabın dili sade olmasına rağmen şiirsel bir akışa sahip. Sandor'un da şiirler yazdığını ve karanlık bir romantizm içinde yaşamı anlamlandırdığını düşündüğümüzde, kitabı okumak olaylara karakterin ruhundan bakmak gibiydi. Uzak, yabancı, seyirci... Yine de tüm bu mesafeye rağmen duygulu, yoğun ve şaşırtıcı biçimde umut dolu. Roman boyunca beni en çok düşündüren de buydu. Tüm bu karanlığının içinde bir insan umudu nasıl bu kadar inatla koruyabilir anlayamadım. Sandor'un devam etmesini sağlayan şey de bu umuttu. Bana göre Dün'ün asıl meselesi göç, yabancılaşma veya saplantılı bir aşk değil; insanın kendi yarattığı bir hayalle, gerçeğe alışmasının hikayesi.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar