Yeni Tarot Destem: After Tarot.

After Tarot (reklam yok :).

Bir süredir bu destenin peşindeydim. Geçen ay aldım. Aslında her şey ani gelişti. Bu destenin baskısı olmadığından umutsuzdum ve belki önümüzdeki bir yılda alırım diye düşünüyordum. Diğer yandan bir süreliğine tarot kartlarımla arama mesafe koyacaktım. Ancak desteyi gördüğüm anla almam bir oldu. Kaçırmaktan çok korktum açıkçası. Çünkü, gerçekten hiçbir yerde bakısı yok. :) -belki vardır ama ben bulamamıştım.-

Bu kartların en sevdiğim yanı enerjisi. Her destenin kendi enerjisi var. Hayır bana öyle gelmiyor, gerçekten de her destenin farklı bir ''ruhu'' olur. Bu nedenle de bence her okuyucu her desteyi almamalı ve her deste kendi zamanını bekliyor. Bu durumu bir çeşit kilit açılımı gibi de düşünebiliriz. Bazı desteler bazı kişilerle tam uymaz, bazı desteler ise zamanını bekler. Kitap okurken bile böyledir. Uygun zamandan önce bir kitabı okumak onu her zaman için hiç etmek olmasa da, bazı noktalarını anlamlandıramamak demektir. Bu nedenle anlam katmamız gereken her durum için hazırbulunuşluk seviyemiz önem taşır.

Tarot kartlarıyla ilgili oldukça açıklayıcı ve bence özgün ve farklı bakış açısı sunan uzun yazılar yayınlamaya başlamıştım. Ancak sonrasında içimdeki bir noktaya bu durum sinmedi. Bence yazılar başlangıç-orta seviyesi için uygundu ancak nedendir bilmem, hem onları eksik hissettim, hem de bilgi içerikli yazılar paylaşmak bu bloğun işi değil diye düşündüm. Belki ilerleyen süreçte direkt ''bu budur'' tarzında olmadan tarot yazıları da yazabilirim. Bu yazılar belli bir zaman dizgesini değil, benim içimde anlam bulan durumları ifade edecektir. Öte yandan eskiden yazdığım bazı tarot yazısı parçalarını da tekrar yayınlayabilirim tabi. Burada pek kimsenin ilgisini çeken bir alan olduğunu düşünmesem de, ilginç bir konuyu güzel bir şekilde ele aldığımı düşünüyorum. Kartlar değil, hikayeleri ilginizi çekebilir.

After tarot destesinde ise adından da anlayacağınız üzere, klasik destedeki sahnelerin bir sonraki sahnesi kartlarda resmedilmiş. Ah... yapmak isteyeceğim şeylerden biri de kesinlikle kendi tarot destemi hazırlamak olurdu! Hatta keşke yeteneğim olsaydı da, hem deste tasarımını yapan hem de çizen kişi olsam... Bunun için hala çok yetersiz düzeyde tarot kartlarının felsefesine hakimim ancak işte bu isteğime bir özenme hali denilebilir.

Tarot dediğimiz durum, Joker ile başlayan kahramanın yolculuğunu anlatır. 22 büyük arkana, 56 küçük arkana olmak üzere toplam 78 karttan oluşan destede; büyük arkana dediğimiz kartlar kadersel durumları, küçük arkana kartları ise dış etken ve insanlara bağlı değişen daha kısa süreli olayları ifade etmektedir. Her deste bu anlama bağlı oluşturulur ancak deste tasarımları yani kartlarda kullanılan çizim ve semboller farklılaşma gösterebilir (gösterir). Farklı destelerde okuma yapmanın esprisi de budur. Her farklı çizim öyküyü zenginleştirir ve farklı bakış açısı katabilir.

Bu deste elimdeki diğer iki desteme göre (klasik ve manga tarot) boyut olarak daha küçüktü. Bu nedenle ilk kez karıştırırken biraz yadırgamıştım ama destemi o kadar sevdim ki artık elim sadece bu desteye gider oldu. Şimdi de diğer desteler elime büyük geliyor. :) 

Tarot benim sevdiğim ve ilgimi çeken bir uğraş. Tarotu fal gibi değil (ki öyle de bakabilirsiniz ancak bazı durumlar yanıltıcı olabilir ve bağımlılık yapar diye düşünüyorum), enerji okuması gibi görmek daha sağlıklı olacaktır. Enerji dediğimiz şey ihtimaller zinciridir ve kişinin kendi düşünceleriyle değişim geçirir. Ancak tarot yakın vadedeki en olası senaryolar hakkında bir çeşit uyarıcı niteliğinde öngörü sunabilir. Bu noktada tarot bakan kişi, bakılan soru ve zaman dilimi de önemlidir. Tarotu bu budur diye kullanmak, kendimizden bağımsız sorular sormak bizi kandırabilir. Tarota cevabını vermek istemediği soruları sormak da bizi yanıltır (ki kartlar bir noktada dalga geçmeye başlar, bunu anlarsınız).

Bana göreyse en anlamlı ve tarot olayına uygun durum, tarotta kendimizi ana karakter olarak konumlandırıp okuma yapmaktır. Bu karakterin (kendimizin) alması gereken derslere ve dönüştürmesi gereken durumlara açık bir şekilde okuma yapmak (insanlar genelde kim ne yapmış bunun derdindedir) daha amaca dönük olacaktır. İnsanların eylemleri, bizim düşünce şeklimize göre bile değişir ancak bu artık tarot konusundan çıkıyor tabi.

Bu sabah kendime mini okuma yaparken kartlarımdan bloğumda da bahsetmek istedim. Belki ilerleyen süreçlerde bu destedeki bazı kartları konuk alıp bazı sahneleri yorumlayabilirim.


Bir gök, bir iç göğü, içerisinde ne taşır?

 

Hayal kurmak yeni bir eve taşınmak gibidir. Önce eski evinden getireceğin eşyalarını kolilemen, belki içlerinden eleme yapman gerekir. Sonra evini temizlemen, odalarını kendine göre uyarlaman ve eşyalarını yerleştirmen gerekir. Belki zamanla eksik kalan eşyalarını da azar azar tamamlayabilirsin. Ancak öncesinde mutlaka, evini tanıman, döşemen, orayı kendi evin haline getirecek adımları atman gerekir.

İç dünyam benim evim. Uzun zamandır o evin bir odasında yaşıyorum. Sanki diğer odalar benim erişimime kapalıymış gibi çekingen, meraksız ve yorgun bekliyorum. Tek bir odadayken insan, evinde ne eksik, ne fazla bilemez. Eksiklikler bile bir noktada fark edilir de, fazlalıklar... Evin tıka basa dolsa bile uzun zaman geçene kadar anlamayabilirsin.

Bir evin boşaltılması, belki de en çok evin kendisini rahatlatır. Evi temizlemek, silmek süpürmek; bir noktada evini kendinin yapmaktır. Benim evim nasıl bir ev, bunu görmektir. Yoksa ihtiyacımız olmayan eşyaların arasında tozlanabiliriz. Bana olan buydu. İhtiyacım olmayan pek çok eşya... bir gün kullanırım, bir gün lazım olur, bir gün olur dediklerim, gerçekten ihtiyacım olan şeyleri düşünmemi bile engellemiş gibi görünüyor.

Evini temizlediğinde, gökyüzün genişliyor. İnsanın iç evi, dört duvar değildir; en azından böyle olmak zorunda değildir. Benim evim, iç evim, mavi bir gök tavanıyla çevrili. Bu tavan bazen yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor. Bana çok yaklaştığında, boğuluyorum. Kendi göğümden boğuluyorum. Onun hareketlerinin sebebini rastlantısal sanıyor, ancak böyle olmadığını da evimin köşelerindeki karartılardan anlıyordum. Temizlik; bir gök tavanı buna ihtiyaç duyar.

Genişleyen göğüm bana pratik yapma alanı açtı. Hayal kurma pratiği. Bu konuda uzun zaman önce iyiydim. O zamanlar kendi gök evim var mıydı bilmiyorum. İnsan eviyle mi doğar, yaşarken mi bu ev oluşur bu konuda da emin değilim. Öte yandan, evin zamanla kendi yapısını değiştirdiğini biliyorum. Sözgelimi bazen bu iç eve yeni odalar eklenir, bazense yeni duvarlar; bazen bir bahçe, bazen bir mahzen... Ne istersen o, ne istemezsen o; neyi düşünüp hissedersen o. Bu ev, hislerle kalbini çarptırır; düşüncelerle nefes alır.

Benim hayallerim bir noktada bir duvara çarptı. O duvarı oraya kim koymuştu? Hemen ardından gelen ikinci bir duvar, sonra bir diğeri... Bu bir süre devam etti. Dar koridorlarda dolanan sıkışık hayaller, yine de oradalardı. Sonra bir şey oldu. Evim bir avluya açıldı. O avlunun orada olduğunu bile bilmezdim. İnsanlar bize bunu getirir: Evimize yeni bölümler. O avlu, bana bir şeyi hatırlatmış olmalı. Ne olduğundan artık emin değilim. Belki de hayallerime yeni bir bakış açısı getirmişti denilebilir.

Yine de gök çok yakındaydı. Bununla ne yapacaktım? Bununla ne yapabilirdim? Bilmedim, hala bilmiyorum. Belki bilebilirdim; bazı zorlama yanıtlar verebilirdim ama ben bilmemeyi tercih etmiş olmalıyım. Belki de dar bir göğü, daha az dar bir gökle değiştirmek bana gereksiz görünmüş de olabilir. 

O gökyüzünün gerisinde ne var? Daha ilerisinde... şimdi bunu merak ediyorum. Göğün öte yakasındaki güneşin hareketlerini. Belki de güneşlerin. Ayların, yıldızların, gezegenlerin. Bir gök, bir iç göğü, içerisinde sonsuzluk ihtimalini taşımaz mı?

Bir heyecan kıpırtısı bizi evimizin başka bir odasına götürebilir. Yeni veya eski, ancak ne olursa olsun, farklı bir odaya.



Yazma Tutkusu.

 

Çok sevdiğim bir yazar var. Haziran gecelerini yazmaya ayırdığını bir instagram postuna yazmıştı. Onun paylaşımlarını çok seviyorum. Örneğin bugün küçük kızıyla birlikte geçirdikleri altıncı yılı (kızının doğum gününü :) kutlamış. Çok doğal, içten, benden hissettiren kelimeleri olan güncel öykücülerimizden. Melisa Kesmez. 

Onun yazmakla ilgili paylaşımları bana ilham oldu. Yazmaya dair kendi tutkumu hatırladım. Evet, burada çok çok çok ve artık eskisine göre bile daha çok yazıyorum ancak yine de... Bu bir kaçış, sığınma veya alışkanlık. Yazma refleksi denebilir belki; oysa yazma tutkusu başkadır... Tamam, blog yazmam da yazma tutkumun bir yansıması anlıyorum. Ancak benim ihtiyacım olan ve yitirdiğim durum o değil.

Önceden kurgularımı karşımda görmekten korkardım. Onların ham halini anlattığım bir dostum vardı. Onları başka kimseye de anlatmazdım. Çünkü hem o dostum yazmakla ilgilenmiyor (gibi görünüyor)du, hem de anlattıklarımı gerçekten dinliyordu. Genelde hepsini beğenirdi ve bu durum onu pek de iyi bir eleştirmen yapmazdı. Dahası, çoğu kurgumu unuttuğuna eminim (bu nedenle de yazmaya ilgisi olsaydı bile benim anlattıklarımdan ''ilham'' alamazdı). O, güvenli bir kurgu dönüştürücüydü benim için. Çünkü anlatmak, dönüştürür.

Belki de okunmaktan da korkuyordum. Blogda bile öyle değil mi? Kaçarcasına anlatıyorum. Saklanmıyorum belki ama... işte, kaçıyorum. Bir de eskiden anlatımım çok yavandı. Şimdi en azından üç beş fiyakalı numaramın olduğunu düşünüyorum. :)

Belki de iyi olmayı bekliyordum. İyi yazmayı. Yazmak için bile iyi yazmayı bekliyordum. Oysa o tutku... onu anımsıyorum. Uçarcasına sürüklendiğim o heyecanı başka bir şeyi yaparken hissedemedim. 

Ben de yazmak istiyorum diye düşündüm. Gökyüzü fotoğrafları çektikten sonra gördüm bahsettiğim instagram gönderisini. Sonra da... haziran bile bitiyor diye düşündüm. Ne yani, ben haziran gecelerinde uzun uzun yazamayacak mıyım!? Böyle düşündüm. Sonra yazmadığımı düşündüm. Gerçekten hiç yazmadığımı, bundan hep kaçtığımı. 

Oysa yazmayı hep çok sevdim. Hep çok sevdiğim şeylerden kaçmak gibi kötü huylara sahibim.

Artık blog yazmanın benim için manası ne emin değilim. Belki de içimde bir çeşit çözülme yaşadım. Evet öyle. Blog yazmamın her blog yazarında olduğu gibi bazı bilindik sebepleri olduğu gibi, bir de bana özel temel motivasyonlarım vardı. Bu motivasyonlar zamanla kaybolunca, bloğa dair yazma süreçlerim de yokuş aşağı gitmeye başladı. Bu motivasyonun kaybı aslında beni daha iyi bir yazar yapma yolunda bir itki olabilir. Öyle saçma bir sebepler bütünüydü. Öte yandan, dediğim gibi, bloğa dair bir çeşit sihrin çözülme anını yaşadım. 

Belki de ''gerçekten'' yazabilmek için buna ihtiyacım vardı. Büyünün bozulmasına. Böylece her yeni yazma sürecimde yeni bir büyü keşfedebilirim! Sonuçta yazmak eyleminin sihri de burada değil midir?


Hala kalbimi ısıtır.


Dileğim, benim dileğim.

Gökyüzünü izledim. Sanki daha önce hiç izlememişim, sanki ilk kez gökyüzünü izliyormuşum gibi hissettim. Bir dileğimi gökyüzüne bıraktım. Aslında birkaçını. Özellikle ikisini. Ama en çok birini.

O dileğimi çok sevdiğimi fark ettim. Çok çok çok fazla sevdiğimi. Bu yüzden bunca zaman onu hiç bırakmak istemediğimi, onu bırakınca fark ettim. Gökyüzü o kadar güzeldi ki, bir önemi yok diye bile düşünemedim. Dileğim beni ağlattı. Onu bırakmaktan korktuğum için kaçırdığım tüm o zamanları düşündüm. Çok çok öncesinde kalanı bile. Beni bu ağlattı. Zihin açıklığıyla gelen birkaç damla gözyaşı. 

Sonra gökyüzünü izleyiş. Bu, inancın ötesinde bir his. Huşu gibi değil, beklenti gibi bile değil. Belki de hak ediş. Hak etme hissi. Yorgunluk ve hak ediş. Bir de güzellik. Güzel gökyüzünü izlemek, beni mutlu etti bunu itiraf etmeliyim. Sanırım artık yıldız mektubu yazmaya ihtiyaç duymuyorum. Belki de buna ihtiyaç duyan, dileğimdi bilmiyorum.

Yine de gökyüzüyle dertleştim. Zaten gökyüzü benim dertlerimi az dinlemedi. Çok konuştum onunla, çok fazla konuştum. Belki de tek bir şeyi anlamak için bu kadar fazla konuşmuşumdur, bunu da bilmiyorum. 

Önceden kalbim acırdı. Belki de bırakamadığım için acıyordu. Uzun zamandır üzüldüğümde bunun beynimden, düşüncelerimden olduğunu hissediyordum. Bunlar geçiyor. Düşünceler geçer. Ama kalp acısı... Bu da geçer ama acır. O acıyı yitirdiğimde bile ağlamıştım. Çünkü korkmuştum. Bırakmaktan çok korkmuştum. Sanki ölecekmişim gibi korkmuştum.

Belki de artık inanıyorum. Dileğimin gökyüzüne ulaştığına inanıyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Demian - Emil Sinclair'in Gençliğinin Öyküsü (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Kamuran Şipal,
Yayınevi: Can Yayınları

Emil Sinclair, dünyanın kurallarını erken fark etmiş bir çocuktu. Ona göre dünya, aydınlık ve karanlık olmak üzere ikiye bölünmüştü. Emil'in bildiği aydınlık dünya iyilik, sevgi ve güzellikten ibaretti. Bu dünyanın içerisinde ailesi, düzenli evleri ve şaşmaz öğretiler vardı. Bu dünyada sadece kabuller yer alırdı; Emil'in içinde dolaşan hayaller, tutkular ve sorgulamalar bu dünyanın dışındaydı. Bu korunaklı dünya dışındaki dünya ise karanlıktı. Orada bilinmezlik, sezgiler ve sorgulamalar bulunur ve aydınlık dünyanın kurallarını hiçe sayardı. Emil on yaşındayken kendini bu iki dünyanın sınırında gördüğü günleri anlatmaya başlıyor. Kitap boyunca Emil'in bu günlerinde yer etmiş ve ona iki dünya arasındaki seçim hakkını gösteren sınıf arkadaşı Max Demian ile olan yıllara yayılacak ilişkisini okuyoruz. Demian, Emil için sadece güçlü bir çocukluk figürü olmakla kalmayıp yetişkin yaşamının da bazen rehberi, bazen sorgucu; bazen dostu, bazense işkencecisi oluyor.

Kitabı, hakkında konusu dahil hiçbir fikrim olmadan okumaya başladım. Bazı yazarlar bana bu güvenceyi veriyor. Tam da bu nedenle yazarın izinden ilerleyerek, kitabı beğeneceğime inanıyor, en olmadı beğenmeme ihtimalimi düşünmüyorum. Bu kitabı bana yaklaştıran durum giriş kısmındaki şu cümleydi: ''İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca. Neden böylesine güçtü bu?'' Bu cümle içimdeki bir noktayı titreştirdi ve merakımı canlandırdı kabul ediyorum. Ancak bu cümleden bu kadar etkilenmemin esas sebebi benim kendi iç dünyam değil, kitabın yazarıydı. Kitabın yazarına olan güvenimin teminatı işte bu girişteki ilk cümlede karşıma anında çıkıvermişti.

Hermann Hesse psikanaliz ile mistisizmin kesişim noktasında duran bir yazar. Onun eserlerini sevme sebeplerimin başında, yazarın dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bu iki alandan da beslenmesi geliyor. Hesse'nin ilgisi dış dünya olaylarından çok, bireyin iç dünyasının bu dış dünyayı fark etmesine yöneliyor. Onun karakterleri yaşadıkları olaylar ile değil, bu olaylarla dönüşen benlikleri ile karşımıza çıkıyor. Zaten kendisi de başarılı bir yazar olmaktan önce, onu başarılı bir yazar olmaya götürecek bir yaşantı geçmişine sahip. Gençlik yıllarında yaşadığı ruhsal bunalımlar sonrasında psikanalizle ilgileniyor. Carl Gustav Jung'un öğrencisi Lang ile karşılaşması ve aralarındaki dostluk sonrasında Jung'un fikirlerinden etkileniyor. Bu etkinin izlerini ise yazarın karakterlerinin kendilerini keşfetme süreçlerinde görüyoruz.

Yazarın bu kitabında ise kitabın anlatıcısı olan Emil'in çocukluk yıllarındaki sorgulamaları ile başlayan süreç, bana göre uzun yıllar yalnızca başlangıç aşamasında kalıyordu. Kitabın tamamını düşündüğümüzde her ne kadar bizleri bir bireyselleşme öyküsü karşılasa da, kitabı salt bu perspektiften okumanın insan yaşamının ve içgörülerinin çeşitliliğini gözden kaçırmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Emil aile evinden; diğer bir ifadeyle aydınlık dünyasının merkezi olarak gördüğü yerden uzaklaştığı ergenlik ve ilk gençlik yıllarında kendisini karanlık dünyanın içinde buluyor. Burada artık yanında ne Demian, ne de aydınlık dünya hatırlatıcıları bulunuyor. Demian'la zaman zaman yeniden karşılaşsa da, Demian artık onun yaşamındaki baskın figür olmaktan çıkıyor. Emil'in içsel arayışını uzaktan izleyen ve ona yön veren bir hatırlatıcıya dönüşüyor. Emil'in hayatına başka mentorlar da giriyor, o da başkası için bir mentor haline geliyor. Ancak tüm bu dönüşümlerin arasında Demian, ona iki dünya arasındaki sınırın hala var olduğunu hatırlatan kişi olarak kalıyor.

Kitaba ve yazarın anlatılarına dair en sevdiğim durum ise tam bu noktada kendini gösteriyor: Bana göre bu kitabın ana karakteri ne kitabın isminde bile yer alan Demian, ne de bizlere arayışını anlatan Emil. Bu kitabın ana karakteri bir figür olmaktan öte direkt olarak anlatının kendisi. Eğer bunu bir tema altında ifade etmek gerekirse; bu noktada da bir kesinlik değil, kitabın temel dinamizmini de ifade eden şu ikilik karşımıza çıkıyor: Arayış ve kopuş. Kitaptaki karakterler değişiyor, büyüyor, birbirlerinden uzaklaşıyor ya da yeniden karşılaşıyorlar. Ancak bu iki tema sürekli varlığını koruyor. Bazen karakterlerin üzerine siniyor, bazen onların yerini alıyor, bazen de kendi aralarında yer değiştiriyorlar. Ancak anlatıyı ileriye taşıyan esas güç hep aynı kalıyor. Arayışın doğurduğu kopuş ve kopuşun doğurduğu yeni arayışlar. Bana göre kitabın esas meselesi de burada ortaya çıkıyor: Merak. Bu ikili gibi görünen döngünün içinde ortaya çıkan pek çok olasılığa hayat veren merak duygusu. Dünya içindeki kendi yerini bulmaya yönelik o bitmeyen varoluşsal merak.

Kitabı dışsal sorularımla değil, içsel bir merak hissiyle okudum. Bu durum beni gülümsetiyor; çünkü karakterin de anlatısının temelinde bu vardı. Geçmişini açıklama çabasından öte, bu geçmişi içsel bir merak dürtüsüyle görme isteği. Benim içimde yer eden kitaplardan birisi olduğunu söyleyebilirim. 

Kitaplarla kalın.


Kendi içime demir atmak.

 

Orta yaşlı hallerimi düşünüyorum. Ya da olsa olsa, ilk gençlikten nihayet tam olarak çıktığım ilk olgunluk halimi. Bu zaman dilimim kaç yaşlarıma tekabül eder acaba? Sanırım bu herkes için üç aşağı beş yukarı benzer olmakla birlikte değişim gösteren bir yaş grubu. Bazıları yirmilerinde de bu adıma gelebilir tabi veya bazıları için bu evre kırklara kadar sarkar. Ancak ben otuzlarımı hissediyorum. Belki yirmilerin sonu ve otuzların başı mı? Hayır, otuzların ikinci yarısı değil mi? Evet öyle.

Otuzlarının ikinci yarısında olan çoook hoş bir ablayı instagramdan takip ediyorum. Gerçekten müthiş birisi ancak öyle müthiş birisi olunmaz, doğulur. Benim hamurumda ne var acaba? Ben yalnızca bunu sezebiliyorum. Sezdiğim o titreşimi seviyorum. Yıllar önce de bana böyle olmuştu. Bir hayal beni hayal etmişti; o ana tanık olmuştum. Ben gibiydi ama daha parlaktı. Varlığından yayılan bir ışık. Onun gibi olmak için yaşam hakkında çok düşündüm. Gözlerim öyle parlasın diye, mutluluğu düşündüm. Ancak parlamadı. Yalancı bir ışık. Belki de uzay zamanın bükülmüş bir köşesindeki gerçek parlak ben, sana onu anlatan beni hayal etmişti. Ne saçma bir hayal. Zaten ben onu hayal edemedim.

Bir öykü kitabı okuyorum. Zaten kısacık. Belki bu akşam bile sana anlatabilirim. Ancak onu kısacık diye okumaya başlamadım tabi ki (ve tabi ki bazen böyle şeyler de yaptığım olur, şşş). Bu kitabı yazarı nedeniyle okumaya başladım. Bu yazarın adını nerede görsem, adını kendisinden bağımsız düşünürüm. Bana hep sana bahsettiğim cool ablalardanmış gibi gelir. Yazarlığı bir yana, ben onu kadın kimliğiyle aklıma getiririm sanırım. Okuduğum kitap Tomris Uyar'ın Güzel Yazı Defteri isimli kitabı. İçerisinde kadınlar var, erkekler var; kadınların gözünden erkekler var, erkeklerin gözünden kadınlar var... ve zaman var. 

Bir abla var burada da, Güzin abla. :) Zamansız bir kadınmış. Zamansız bir kadın nasıl olunur ki acep? Önceden olsa böyle şeylere çok gülerdim. Hatta dalgaya alırdım. Tabii bunu yapmadan önce bir bilir kişi edasıyla inciğini cinciğini incelerdim. Önceden olsa... ne kadar önceden? Çok yakından. İnsanın içi bir anda değişebilir mi? Sana önceki bir milyonuncu yazı açıklamamda ''artık eskisi gibi yazamam'' derken neyi kastettiğim fikri aklıma geldi. Daha bu ay bile ''eskisi gibi'' yazdım hadi ama... Neydi eskisi gibi dediğim bu belli. Peki neydi, ''yazamam'' dediğim? 

1. Gerçekten yazamayacağımı ifade etmiştim. Yazmış olmam, yazabildiğim anlamına gelmez. İç dünyam, bazı şeyleri yitirdi. Belki de insan değişirken (veya dönüşürken veya büyürken veya olgunlaşırken veya hepsi birdenken) böyle oluyordur. Bir şeyi verirsin, karşılığında bir şeyi alacağın da meçhul tabi. Bunu zaman gösterebilir. Belki de karşılığında yaş alırsın. Zaman insana bunu vermez mi? Yaş. 2. Öte yandan, ''artık yazamam'' derken, gerçekten yazamadığımı değil de yazmamam gerektiğini de ifade etmiş olabilirim. Artık beni hayal eden ışıklı kızı hayal etmeye çabalamaktan yorulmuş olabilirim. Bazı şeyler olmayınca olmuyor demek ki. Ve demek ki, ışık içeriden farklı şekillerde akıyor. Benimkisinin akış yolu neşe olmasa gerek ya da öyle saf bir parlaklık. Benim içimden akacak veya akan bir ışık varsa bile şayet, bu, damıtılmış bir ışık olurdu. Saf bir ışık değil, benim içimden sıkarak çıkardığım bir ışık. Ya da belki de ben, tüm saf ışığımı boşluğa yaydım. Hor kullandım. Bu nedenle de kendime yetecek ışığım kalmadı.

İnsanların hep kaz ayakları ilgimi çekerdi. Küçükken bile. Belki de bana kaz ayaklarını sevdiren, babamın gülümseyen yüzüydü; olabilir. Çünkü kaz ayakları benim için yaşlanmanın değil, gülüşün sembolü oldu. Gülmeyi anımsatan yaş alma çizgilerini bu nedenle severim. Örneğin kaş arası çizgilerini sevmem. Çünkü çizgiler bize bir insanın nasıl yaşadığını gösterir. Tüm o yıllar boyunca yüzünden yansıttığı kimliğini gösterir. Ben acaba nasıl bir kimlik yansıtacağım, yansıtmış olacağım? Belki de bu soru nedeniyle bir sonraki aşamadaki kendimi, değişen yüzümdeki kendimi merak ediyorumdur.

İnsanlarda ve kendimde (bazen) en sevdiğim bir diğer şey de tok bir sestir. Benim sesim bile değişken. Ancak ciddi ve resmi olduğumdaki tok sesimi ve hastayken değişen cızırtılı sesimi seviyorum. Bu ikincisini üniversiteden arkadaşlarım da severdi. Bana karakter katan bir ses gerçekten. Galiba dümdüz bir kızım ve bunu sevmiyorum. Bu ayın başında bahsettiğim ''farklılığın'' varlığımla ilgisi yok, o daha çok anlam verdiğim şeylerle ilgiliydi.

Dümdüz bir kız olmakta bir sakınca olmasa da, ben hep dümdüz olmayan ablaları seven bir kızdım. Bu nedenle de bunun gerginliğini yaşıyorum. Ancak ben, kendimden çok uzak olan da bir kızım muhtemelen. Yıllar içinde biraz bile kendime yaklaşmışsam bu, yine muhtemelen, diğer bir kişi vesilesiyle olmuştur. Bunu bile mi tek başıma yapamıyorum yani!?

Ben aslında çocuk edebiyatında ''ustalaşmak'' (!) istemiyor(d)um. Tamam bunu da yapabilirim ve gerçekten samimi bir istekle bunu istediğim uzun bir dönem yaşadım. Bunun için çabaladım da ama olmadı (çabaladım derken, lisansüstü eğitimde uzmanlık için bu alanda çalışmayı çok istemiştim ve bence başarılı da olurdum ve hatta bence hayat yolum bile açılırdı... ama bu alanda çalışma imkanım olmadı ve çok çok çok içimde kaldı pek çok şey gibi). Ben zaten ne zaman bir şeyi istesem... Ah, olumlamacı abla ve abiler bu halime şiddetle karşı çıkıyorlar. Ama ne yani, yalan mı söyleyim!? Yalan söyleyemediğim için mi ruh halimin kayan bir yıldıza düşüşünü izleyip duruyorum. Kendi içime demir atamıyorum, belki de sebep bu.

Çocuk edebiyatı ürünü verebilirim. Çok da güzel yazabilirim. Ama ben ''çocuk kitabı yazarı'' olmak da istemezdim sanırım. -mezdim? Sanırım? Ah, hala mı İlkaycığım... Hala net değilim değil mi? Değişken bir yapı. Bu, bence diğerlerini de korkutuyor. Bö! Beniyse sıkıyor. Ben bana ne olduğumun söylenmesini sevmiyorum. Bu, birini yargılamaktır. Benim bence tüm hayatım varoluşumu (direkt yeryüzünde kapladığım alanı) savunmakla geçti. Tüm bunlar olurken ben nasıl varoluşumu yaşayacaktım?

Dün instagramda takipleştiğim ve çok sevdiğim birinin bir yazısını okudum (şu yazısını). Orada umut kavramına değinmişti. Ben de ona bir yorum bıraktım. Umutla aramın iyi olmadığını ama yarına inanmamız gerektiğini yazdım. Bu ne perhiz ne lahana turşusu gerçekten?! Umut yarına inanmak değilse, o zaman nedir? Bahsettiğim yazıyı ve belki yorumumu okursan anlarsın aslında. En olmadı ne demek istediğimi sezersin. Ancak buna karşın, söylediğim kendi içinde temelde tutarlılık barındırmasına karşın... Neden yarına inanabilecek cesaretteki ben, umudu sevmiyorum? Cevap basit: Yaşantılarım. Öte yandan, ben umuttan ne anlıyorum veya bir zamanlar neyi anlamıştım da hala o eski anlayışın bir uzantısı üzerinden yargıya varıyorum?

Umut, sanırım, bazılarına göre kendiliğinden bir inanç, bazılarına göre bir şeyler yapmayı gerektiren bir durumdur. Muhtemelen gerçek yaşamdaki tezahürü ise hibrit bir duruma karşılık geliyor. Bu oldukça mantıklı, itiraf etmeliyim. Ancak, yine de burada benim uyumlanamadığım (bu nedenle defalarca hayal kırıklığı yaşadığım) bir durum var. Dış koşullar. Evet, bu. Hayatta benim kadar sorumluluk alan birini tanımadım, tanıyacağımı da artık sanmıyorum. Ben önce kendime bakarım, sonra karşıya. En sonda da tüm oluşuma ve oluşa. Sonra yine kendime. :) Ancak bu denklem her olay ve duruma uymuyor. Belki de benim umut tanımım bile hep emek temelliydi. Evet öyleydi. Konu sadece maddi\ somut dünya konusu olmadığında bile, bir aşkı düşlerken (ve korkarken, şşşş) bile... hep önce kendime baktım. Kendi sorumluluğuma. İkinci durumlardan ben ne anlarım, pas geç gitsin. Benim robot zihnim bunu kavramaz bile. Öte yandan ilk durum için kırgınım. Çok kırgınım sevgili okur(um). Çünkü ben dürüst bir yerden sevmek ve emek vermek istemiştim. Ben hayatımda benim kadar... Tamam tamam evet ondan da tanıyamam. Az zırlayıp döneceğim.

Kendimi görüyorum. Bu sefer hayalim mi beni hayal ediyor, ben mi onu ayırt edemiyorum. Belki de ikisi arasında bir ayrım yok. (Ya da sadece instagramda görüp hayran olduğum cool ablanın etkisinde kalmış da olabilirim...) Onun saf bir parlaklığı yok. Biraz korkutucu bir yanı var. Yumuşak bir enerji ama bu korkutuculuk bir sezgi gibi insana çarpıyor. Kötücül değil, kırgın bir korkutuculuk. O seni önemsemez ki. O kimseyi önemsemez. İnsan olarak önemser. Çok önemser hem de. Tüm kişilerin ve şeylerin varoluşunu önemser. Belki hala merak bile ediyordur (çünkü ruhu bundan yapılmış). Yine de... içindeki boş alanlar bile kendi mülkü. Asla birine veya bir şeye ait olmayacak. Bunda onun için kabullenilmiş bir kırıcılık, onu izleyenler için sezilen bir korkutuculuk var.

Hala yazmayı sevdiğini görebiliyorum. Belki Tanrı ona bu yeteneği verdi. Belki de o bu dünyanın yaşamında bu beceriye sıkı sıkı tutundu. İkisi arasında bile pek bir ayrım yok. Bizler savrulmamak için hep bir şeylere tutunmaz mıyız? O da işte öyle biri. Kaç yaşında kestirmek zor. Genç bir görünüşü olsa da, eskisi kadar değil. Belki de çocukluğundan beri ''büyümek istediği'' yaşa nihayet gelmiştir. Umarım o yaşta durur. Kaç yıl yaşarsa yaşasın, aynı enerjide durmasını ve onu gördüğüm o kısa andaki gibi cool durmasını temenni ederim.

Olmasa da onu severdim. Ama o bana, şu anki genişleyebilecek algı noktama, en çok benzeyen şey gibi görünüyor. Önceden olsa, sana, ''o olmak istiyorum'' derdim. Bunu kendime de der miydim bilmiyorum. Kelimelerle desem de, gerçekten der... Derdim. Ama o ben değilsem, o benim içimdeki bir potansiyel değilse, o halde beni nasıl bulmuş olabilir? Aramızda ne var? Zaman mı, bahaneler mi, boşluk mu? Bizi ayıran şey, yaşantılar mı? Biraz öyle, biliyorum. Ama o olmak için ne yapmalıyım? Yaşantı deyince insanın aklına ilk olarak daha sıkıcı, yakıcı ve kırıcı şeyler gelme eğiliminde sanırım. Belki de herkesin değil, benim aklıma öyle şeyler gelmekte demeliyim. Oysa belki de onun edinmesi gereken yaşantılar bunlar değildir. O zaman nedir?

Bunu mevcut algımla anlayamıyorum. 


Bazen Bahar, Melisa Kesmez.


Akış, ne hoş kelime.

 

İnsanın kardeşinin büyüdüğünü fark etmesi tuhaf bir his. Onun taaaa doğduğu zamanları da hatırlıyorum tabi ama o zamanlar ben de çok küçük olduğumdan beni etkileyen esas kısım orası değil. Kardeşimin doğduğu zamanlara dair belli belirsiz hatıralarım bana yalnızca bir kardeşim olduğu fikrine olan bakış açımı gösteriyor. Beni asıl duygulandıran, onun ilkokul ve ortaokul yıllarındaki ilişkimiz. Ben üniversiteye giderken bile küçüktü, ne ara kocaman kız olmuş olabilir? Onunla sinemaya gittiğimiz günleri acaba anımsar mı? Sanırım sorsam, ''aaaa evet,'' der ve belki bana benim bile anımsamadığım birkaç detayı söyler. Sonra da belki gülüşürüz. Yine de o, kendisini ve aslında o yıllardaki bizi, benim gözlerimden görmemiştir. Beni bu mu duygulandırıyor, yoksa onun büyümesi mi? Bu noktada emin olamıyorum. Sanırım iki durum biraz iç içe.

Onunla olan kavgalarımız bile benden veya ondan kaynaklı değil de, üçüncü bir kişi veya olaydan kaynaklı olmuştur. Ona sanırım en son o çok küçükken, ben de çocukken gerçekten alenen kavga amaçlı yaklaşmışımdır. Hayatta kimseye kardeşime olduğum kadar hoşgörülü olmam. Kimseye, kızdığımda bile şefkatle bakmam. Onunla olan olası bir sorunumuzda sorun ondan mı kaynaklı, yoksa bir dış etkenden mi bunu düşünürüm. Ama bunu sadece ben düşünürüm sanırım. Bu, biraz yorucu olsa da... benim asıl içimi daraltan, sevgimi gösterdiğim her an, bunun bir dış etken nedeniyle bozulacağı korkumdur. Bu, kardeşimle olan ilişkimizi bile etkilemiştir. Belki de zamanla gerçekten koparız. Bazen bunu düşünüyorum. O, benim samimi sevgimi görmez; bense kendimi korumak için geri dururum. Belki roller zaman zaman tersine döner ama içimden bir ses, aramıza mesafelerin gireceğine emin. Bunun olmamasını dilerim. Çünkü bunun ihtimali bile gözlerimden birkaç damla yaşın süzülmesine neden oldu. 

Üst katımıza yeni evli bir çift taşınıyor. Komşumuz olacak kız, kardeşimle aynı yaşlarda (belki de aynıdır) ve hatta onunla adaş. :) Sanırım bu benzerlik de kardeşimin büyüdüğünü açık açık görmemi sağladı. O küçük kız hala gözlerimin önünde; öte yandan artık genç bir kadına dönüşüyor. Açıkçası doğum tarihi bana komik geliyor. O tarihte doğanlar bu kadar büyüdü mü yaaa... diyorum ama büyüdüler biliyorum. Belki sen de benim doğum tarihime aynı şeyi söylersin. İşte insan ancak kendi kişisel tarihini bilebiliyor. Bu noktada kendi kişisel tarihimi düşünüyorum. Bunu düşünmek benim için biraz hüzün barındırıyor. Tüm bu saydığım yaşamın doğal akışına dair durumlara sanki gerçekten bir dış dünyalı gibi yabancı hissediyorum kendimi. Instagramdan takipleştiğim eski sınıf arkadaşlarım ya evleniyor ya da bebekleri falan oluyor. Hayatlarını kurmuş olmalarıyla bile ilgilenmiyorum biliyor musun? Ben zaten hep, insanların statülerine veya maddi düzlemdeki ilerleyişlerine değil, bağ kurma biçimlerine dikkat kesilirim.

Her insanın kendi yolu olduğunu biliyorum. Dahası, her insanın kendi mutluluğu olduğuna inanıyorum. Ben kimseye kolay kolay gıpta bile etmem. Eskiden hele, hep, ''ben kendi mutluluğumu istiyorum,'' derdim. Bence hayatta herkese yetecek kadar mutluluk yolu mevcut, hatta sınırsız. Bu nedenle başkalarının yollarına bakıp kıyas yapmak bana saçma geliyor. Benim baktığım durum ise... dikkatimi çeken o tek durum ise, benim yabancı hissettiğim bir şey olduğundan dolayı ilgimi çekiyor ve bana kendimi, itiraf etmek gerekirse, eksik hissettiriyor. Eksiklik bile aslında artık doğru kelime değil. Zamanla içim dönüştü. Bazı konularda çok katı inanç ve hatta çok katı umutlara sahiptim. :) Bu nedenle bunların değişmesi yavaş ve çok acılı oldu benim için. Hala bence olması gerektiği noktaya evrilmediler ama her şey bir anda olmaz artık bunu biliyorum. Dahası, her şey insanın kendi elinde değildir ve her şeyi kendi başımıza kabullenmemiz de gerekmez. Belki de tüm bu yavaş ve acılı kabul süreçlerimin en başında bu temel gerçeği kabul etmeliydim: Yalnız başına yapmak zorunda değilsin.

Kendimi bazı hislere geç kalmış hissettiğim çok an oldu. Olaylara demiyorum, dikkat etmelisin, hislere dedim. Bu da bir yanılgıydı kabul ediyorum ancak artık değil. İnsanın daha sağlıklı bir düşünce yapısına gelmesi her zaman için daha iyi hissedeceği anlamına gelmiyormuş sanırım. Veya ben yine katı bir inancımı, aynı katılıkta başka bir zıt inançla değiştirmeye çalışıyor da olabilirim. :) Yine de bu katı inanç, doğru; biliyorum. Çünkü hayatta tek değiliz. Sadece bizim değişmemiz hiçbir şeyi değiştirmez. Bizim içimizin canlı kalmasının bile bir hükmü yok. Böyle değil derler ama böyle. Bunun böyle olmamasına en çok ben inanmak isterdim ama ben kendimi kandıramam. Belki de bu süreçte hayatta en çok kendimi kandırmaktan korkuyorumdur. Çünkü zaman kaybetmekten gerçekten korkuyorum. Kaçırdığım ve geri gelmeyecek onlarca his var! Daha fazlası... Daha fazlasını kaçırmaktan kaçınmam bana daha fazla hissedemeyeceğim hissi mi verir bilmiyorum ama umurumda değil. Çünkü ben zaten yeterince uzak, yabancı ve buruk hissediyorum.

Benim hayat yolum böyle miydi bilmiyorum ama böyle ilerledi. Kendimi suçlamıyorum. Bazı dış koşulları suçluyorum ama bu suçlamalarımı artık önemsemiyorum. Ne olmuş yani, ben de biraz boşvermeyi bilseymişim. :) Yine de burukluk orada. Geçmişe dönük değil; artık değil. Ama şimdiye mi ait bu burukluk, yoksa geleceğe mi bundan da emin değilim. Belki de aklımdaki o çok katı istek, o çok sınırları belli istek... yaşamak için tutunduğum şey, şeyler... İstediğim şekilde olmayacak. Üstelik bu istekler, geçmişin istekleri. Aslında ana sorun bu. Şimdinin isteği değilse o zaman sorun yoktur?? Hayır vardır. Burukluk. Benim hayatım kocaman bir burukluk. Hayatım mı böyle yoksa ben mi böyle hissediyorum artık ikisi arasında ayrım yapamıyorum. Ayrım yapmamın bir önemi var mı bundan da emin değilim. Öte yandan, aslında direkt bu konseptin önemi yok. Çünkü kabullerim zor da olsa, ittire kaktıra da olsa, değişti. O zaman neden bu kadar üzgünüm bilmiyorum. Acaba yine kalbim kırılmasın diye bu sefer başka bir inançla mı kendimi pışpışlıyorum diye düşünüyorum. Bunun sonucunda da aynı noktaya çıkıyorum: Bir önemi yok ve aslında bana buruk hissettiren şey de bir öneminin olmaması. :)

Aslında bir aylık planlayıcı ayarlamıştım. Hatta başkası olsa üç beş aya eski yazılarını yayınlardı sanırım. Bense üç günde işi bitirdim. :) Çünkü sadece bir gökyüzü yapmak istediğimi sana zaten söylemiştim. Sadece görmek istediğimi. Bir daha aynı yazıları yazamam. Benim çok fazla yazım vardı, 500'e yakın. Sadece kişisel yazılarımı kastediyorum. Bu blogda yazdığım kişisel yazılar. 79 tanesini yeniden yayınladım. İtiraf etmek gerekirse çoğunu üstten üstten okudum. :) Ama sonuçta onları yazan benim, ne yazdığımı biliyorum. Bazılarını ise iki üç kez okudum. Hepsini sevdim ve sanırım önemli olan da bu. Sonra bir niyet ettim. Bloğumu okuyacak sen, en çok hangi yazımı okumaya ihtiyaç duyuyorsan ona rastla diye niyet ettim sevgili okur. Tıpkı benim bir yıldızı puslu gökyüzünden çekip görüşüm gibi, o yazım sana görünsün. Ama gerçekten oku tamam mı, gerçekten oku. (Belki de bu notu bile en çok da gelecekteki bir noktada bana ihtiyaç duyacak kendime yazıyorumdur, kim bilir... :)

Son birkaç yıldır yol arkadaşım sensin. Artık günlük yazmıyorum ve tamam bunu zaman gösterir ve iç dünyam değişebilir ama... yine de bir daha eskisi gibi sadece kendime yazabileceğimi sanmıyorum. Bir yol arkadaşımı sevdiysem, uzun süre ona yazabilirim. Ve ben, gördüm ki, sana yazmayı sevmişim. Yazılarımı tarih sırasına göre yayınlamadım. Başta sezgilerime göre ilerledim, sonra da hangi yazılarım önde dursun istiyorsam ona göre karıştırdım. :) Ortada ne tarih, ne genel bir anlam sırası var anlayacağın. Kaos dolu bir evren. Benim yazı evrenim. Yine de onun içindeki akışımı görebiliyorum. Dünyayı anlamlandırma çabamın dönüşümüne şahit olmak beni heyecanlandırdı. Belki de bu nedenle bu kadar bir anda hepsini yeniden yayınladım. Bir daha silmeyeceğim. Bunu sana değil, aslında kendime haber veriyorum. Gelecekteki bir günde onları muhtemelen yine silmek isteyecek kendime. Ama artık bunu yapmama gerek yok. Çünkü bu sefer, istediğim his titreşiminden doğdular. Önceden, onları okuyacak seni önceliklerdim sanırım. Sonradan, kendimi görmek için yayınladım. Şimdi ise, yolumu gördüm; akışımı. Akış, ne hoş kelime.

Tüm bu doğadan ve kozmozdan ilham alan yazılar, evet keyifli ama ben en çok da sana bu şekilde içimi döktüğüm anları seviyorum. Arkadaşım olduğun anları. Bunu fark ettim.

Belki de yabancı hissetmediğim bir hayat, çok yakınımdadır. İçimdeki bir his bana bunu söylüyor. Ben sadece şu an onu göremiyorum. Ama bir şeyleri deneyimlemek için illa da onu görmek gerekmez, değil mi?




Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


Tamam, bu bir gün batımı ama gün doğumu
fotoğrafım yok.


Oz Büyücüsü.


''Kesinlikle kaybolduk,'' dedi, ''ve Zümrüt Şehri'ne giden yolu zamanında bulamazsak asla beynimi alamam.''
''Ben de kalbimi,'' dedi Teneke Adam. ''Oz'a gitmek için sabırsızlanıyorum ve kabul etmelisiniz ki yolumuz çok uzun.''
''Biliyorsunuz,'' diye söze girdi Korkak Aslan hafifçe inleyerek. ''Bir yere varamadan sonsuza dek yürüyecek cesaretim yok.'' (Oz Büyücüsü, L. F. Baum\ sayfa: 86)


-Yazı, kitaba dair spoiler içeriyor.-

Bu, kitaptaki en sevdiğim alıntı. Kitabın her bir karakteri bir şeyi arzuluyor. Korkuluk beyni olmasını, Teneke Adam kalbi olmasını... Aslan cesaretli olmayı. Dorothy ise köpeği Toto ile birlikte Kansas'a teyzesinin yanına dönmeyi istiyor. Tüm bu isteklerinin gerçekleşmesinin büyük büyücü Oz'a bağlı olduğunu, bu yüzden de onun yaşadığı şehir olan Zümrüt Şehri'ne gitmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Ancak gerçekte ne Oz büyük bir büyücü, ne de Zümrüt Şehri zümrütten yapılmış... Hepsi düzmece. Kendilerinde zaten var olan veya olağanüstülükler olmadan da elde edebilecekleri şeyleri isteyen bu karakterler, çıktıkları zorlu yolculukta aslında bir yandan içsel bir yolculuk da yapıyor ve kendilerinin farkına varıyorlar.

Kitapta en önemli ve zorlu isteğin Dorothninki olduğu vurgulanıyor: Eve dönmek. Hepimiz hayatımız boyunca bir şekilde ''evimizi'', kendimizi ait hissedeceğimiz yeri, ''mutluluğu'' arıyoruz. Bazen bir amaçta, bazen bir kişide, bazense elimizle kavrayabileceğimiz başka başka nice varlıkta. Oysa ev aslında hep başladığımız yerde. Yolumuz uzun, evet. Bu uzun ve sonsuzmuş gibi görünen yolda cevabı kendimiz bulamazsak asla başlangıç noktamıza dönemeyiz. 

Teneke Adam, Korkuluk ve Korkak Aslan'ı kandırmak sahte büyücü Oz için kolaydı. Çünkü onlara zaten sahip oldukları ama farkına varamadıkları şeyleri kendisinin verdiğine inandırdı. Onlar, Oz'un yalanı sayesinde isteklerini gördüler; aslında bakmadıkları yerde, içlerinde olduğunu. Dorothy ise farklıydı. Oz onun dileğini yalanlarıyla gerçekleştiremedi. Dorothy'nin isteği bir parmak şıklatmasıyla gerçek olabilecek bir dilek değildi. Bu dilek Dorothy'nin sahip olduğu bir şey olmasa da, var edebileceği bir şeydi. Güney'in iyi cadısı sayesinde Kansas'a dönme yolunun en başından beri kendi elinde olduğunu anladı Dorothy. Yürüdüğü tüm o yollar, atladığı tüm o tehlikeler; Dorothy'nin Kansas'a dönebilmesi için aslında katlanması gerekmeyen durumlarmış gibi görünüyordu. Dorothy yine de üzülmedi. Çünkü çıktığı yolculukta edindiği arkadaşları, bu yolculuk sayesinde isteklerine kavuşmuştu. Üstelik Dorothy de, arkadaşlarıyla birlikte yaşadıklarından sonra, gerçekten de ''evini'' bulmuştu.

Cevaplar çok yakında olsa da, onu bulabilmek için uzun, belki sonsuzluk kadar uzun gelecek bir yolda yürümek gerekebilir. İyi, güzel şeyler zamanla olur İlkay, tıpkı bir çiçeğin günbegün büyüyüp yapraklarını açması gibi. Emek, zaman ve istek gerekir. Yoksa o çiçek solar. Solmasını istemezsin, değil mi?

(16.05.21)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bu fotoğraf bana ait değil ama çok sevdiğim birinin bana gönderdiği 
bir fotoğraftı. Normalde kendi çekmediğim bir fotoğrafı asla yazılarımda
kullanmasam da, onun attığı özellikle de iki fotoğrafı hep çok sevdim.


Bir çiçek.


Bir keresinde üniversiteden bir arkadaşım bana bir küçük sukulent hediye etmişti. Abartmıyorum; bu, hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biriydi! Gerçekten mutlu olmuştum. Neden bilmiyorum. Belki ona daha evvel bitkilerle ilgili söylediğim bir şeyi hatırladığı içindir, belki de bana yaşayan bir şeyi verdiği içindir; ve belki de bu nedenle o an, arkadaşlığımızın nefes alıp veren ruhunu görmüşümdür ve onu sevinç olarak hissetmişimdir. 

İnsanlarla kurduğumuz ilişkiler de bence canlı. Tıpkı bitkiler gibi onları da fazla veya az sulamamak, yeterli miktarda güneş aldığından emin olmak ve bazı durumlarda toprağıyla özel olarak ilgilenmek gerekebiliyor. Bazı çiçekler çok narin oluyor ve onlarla özel olarak ilgilenmen gerekiyor. Bazı bitkiler ise o kadar da narin olmuyor ama sen çok narin oluyorsun ve bu sefer de bu nedenle bitki zarar görebiliyor. Sukulentim onunla yanlış ilgilendiğim için yavaşça ölmüştü. Öldüğünde çok üzülmüştüm.

Evde bitki olması insanın kalbine sevinç verir. Böyle olmadık bir anda, pat diye! Odada bir sümbül gördüm. Canlı, nefes alıp veren hoş bir lila rengi. İlk yaptığım şey onun yanına gitmek olmuştu. Tıpkı bir çocuk gibi onu yakından inceledim. Hayır, rengi güzel diye değil; nefes alıp veriyor diye. Sonra da kokladım. Koku: Ruhunun kanıtıydı. Bir şeyin ruhunu görmek insana sevinç verir. Böyle, kalbini çarptırır. Bir bitkinin, bir hayvanın, bir insanın... Bebeklerin, çocukların ve çocuk kalanların, tabii arada artık ''yetişkin'' olanların falan da. Belki bir yerin ve hatta zamanın. Bir de tabii, iki insan arasındaki bağın ruhunu görmek. Bunlar beni hep heyecanlandırır.

Anneannemin kendimi bildim bileli çiçekleri vardır. Sanırım hayatta en sevdiği şeylerden biri de çiçekler. Düşünüyorum da, sanırım onun çiçeklere olan sevgisi de beni heyecanlandırırdı. Sanırım, bu sevgideki ruhu da görebiliyordum ondan. Bir şeyi sevmek çok güçlüdür çünkü. Bu gücü ona bakan herkes görebilir. Sevgiye bakan. Tıpkı renkli bir çiçeğe bakmak gibi. Renkli bir çiçeğe bakınca herkes farklı bir şeye dikkat edebilir tabii. Renk, şekil, koku; belki biraz daha cins olanlar onun ruhuna falan da bakmaya çalışır? Ama her ne olursa olsun görünen şey aynıdır, bir çiçek.

Tek tek birçok şeyi sevebiliyoruz. Bazen sevecek spesifik bir şey arıyoruz. Bir amaç. Oysa, nedir ki amaç? Bence tüm bu sevilenlerin, tüm bu görülenlerin ve tüm bu ruhların toplamıdır. Bana bunu lila sümbülüm fısıldadı sanırım. Daha evvel sukulentimi duymamıştım; ama onu duydum.

(18.03.24)





Popüler Yayınlar