Eskiden yazdığım hikayelerimi okuyorum. Blogda yazdığım, öylece yazdığım, beni nereye götüreceklerini kendimin bile bilmediği ama yazarken resmen gece göğünü gezdiğim bi' acayip hikayelerimi. Onlara bakmak, aradan zaman da geçtiği için, kendi parçalarımı görmek gibi. Eskiden dinlediğin müzikler, sakladığın biletler veya notlar, belki eski fotoğraflar bir anda hiç de beklemediğin anda karşına çıkar ya, ve sen, o anda kendinden bir parçayla karşılaşırsın ve tuhaf ama sıcak bir his hissedersin ya, işte öyle bir histi.
O hikayeleri yazdığım zamanların da benim için önemli olduğunu görüyorum. Bu nedenle bu kadar kapalılar ve bu nedenle de bu kadar açıklar. Kurgu kapalı, okur kurgu dünyası hakkında gösterilenden ötesini anlayamıyor. Ancak öte yandan öykülerin yansıttığı hisler açık, aktarılmamış bilgiler bu yolla seziliyor. İtiraf etmek gerekirse bazen ben bile neyi neden yazdığımı anlayamıyor ve bundan etkileniyordum. Beni ''cadı'' kılan da (yapan değil) benim gözümde buydu.
Benim asam bir kalem. Zaten bunu bence hepimiz biliyoruz da... Harry Potter'ı hiç izlediniz mi? Orada filmde (kitapta) öğrenciler okul için alışverişe çıkıyorlardı da, kendilerine en uygun asayı seçiyorlardı hani. Bir cadı veya büyücü için kendisiyle uyumlu olan (ve kırık olmayan) bir asa çok önemliydi (yoksa büyü yapamazdınız ya da yanlış yapardınız). Benim bahsettiğim fark ediş işte bunun gibi bir şeydi. Asam bir kalemse bile, onun, ''benim kalemim'' olması önemliydi. Onun benim kalemim olması önemli.
Eskiden yazdığım ''acayip'' hikayelerim fazlasıyla çeyrekler (evet yarım bile değil). Onları bugün yeniden yazsam çok daha lezzetli anlatımları olacağını biliyorum. Öte yandan... Bundan -atıyorum- 5-10 yıl önce çektirdiğiniz bir fotoğrafı aynı şekilde yeniden çekilemezsiniz. Aynı giysileri giyseniz, aynı insanlarla bir araya gelip aynı pozu verseniz... ve hatta tipiniz bile pek değişmemiş olsa... yine de, tüm bu ''aynılıklara'' rağmen hiçbir şey aynı olmaz, olamaz. İşte onun gibi bir his.
İtiraf etmek gerekirse bu bana biraz buruk hissettiriyordu. Bu benim gerçekten tuhaf bir özelliğim. Aslında geçmişte yazdığım o ''çeyrek'' hikayeler hiçbir zaman çok güzel olmadılar. Şimdi onları bir tam yapamasam bile, en azından yarım veya tama yakına ve belki hadi şanslıysam bir ''tam''a dönüştürebilirim. Yine de bir şey... çok önemli bir şey eksik gibi geliyor bana. O zamanlar, şu anki ben kadar -çeşitli açılardan- gelişmemiş olmama rağmen, o hikayeleri benim gözümde değerli kılan ve bana ''asla aynı olmaz ki'' dedirten şey ne?.. İşte bunu düşünüyorum. Sence ne, sevgili okur?
Bilmemek.
O hikayeleri yazarken bilmiyordum. Uçmayı, bilmiyordum. Şimdi de pek başarılı olduğum söylenemez ancak... ''Bilmediğim'' de söylenemez. Bilmemenin büyüsü. Bence böyle bir şey var.
Küçükken doğum günlerimin şaşmaz dileği, sihirli güçlerimin olmasıydı. Üstelik bir ''asam'' bile olmadan. (Çünkü o yıllarda henüz Harry Potter serisiyle tanışmamıştım.) Üst üste doğum günlerimde hep bunu istedim. Üstelik tümmmm kalbimle (ve hınzır planlarımla). Gel zaman git zaman... bu dileğin hiç kabul olmadığını gördüm. Bu nedenle de zamanla, unuttum. Bu dileği yıllar boyunca -tıpkı dilek dilemenin kendisi gibi- unuttum.
Yıllar sonra ikinci bir dileğim olduğunda bile kalbimde hep bu ilk dileğimin burukluğunu taşıdım. Bu burukluk öyle güçlüydü ki, ergenlik hormonlarımın verdiği yetkiyle kapıldığım depresiflik (o yıllardaki bahanem buydu) bana ağır gelmeye başladı. Böylece, hafiflemek için, gece göğüyle haşır neşir oldum. Bana uçmayı öğreten o büyülü manzaralara baktım baktım (pek tabii konuşarak ve dinleyerek - düşleyerek).
Tüm dileklerim dilediğim anda kabul olmuştu. Çünkü ben bir cadıyım, şşşşş. Tüm cadılar insandır ve insanlar, sihir yapma potansiyeli müthiş gelişmiş canlılardır. İsterlerse, uçabilirler. İsterlerse düşleyebilirler. İsterlerse gerçek kılabilirler. İsterlerse hafifleyebilirler. İsterlerse yıkabilirler. İnsanlar, ve doğal olarak cadılar da, bahanelerin arkasına saklanan canlılardır. Bu nedenle dileklerinden kaçarlar (belki de).
Bana nasıl uçabileceğimi fısıldayan biri olmadı. Sanırım beni bu hayatta kendi yaşamımla ilgili en çok öfkelendiren ve ağlatan şey de hep bu oldu. ''Ben nasıl uçacağım... Bana bunu biri söylesin! Herkese biri söyler.'' Söylense bile kabul etmeyeceğim belliydi. Yine de... Uçmayı çok istedim. Kendi sihrimi, kendi asamla yapmayı. Böylece gerçek bir yaşam yaşamayı. Kendi yaşamımı yaşamayı. Düşüncelerle hislerin birleştiği bir yaşam... Her eylemi bilinçli seçtiğin ve yaşadığın bir yaşam. Yaşamak, uçmaya benzemiyor mu sence de?
Benim asam... Bir kalem olmalı. Çünkü bana uçmanın kurallarını en çok o öğretti. Ama şu da var... Asaların sihir yapma yetileri yoktur. Sihri yapanlar cadılar(insanlar)dır. Asa yalnızca bir aracıdır. Sihri kişiden çıkarıp bir şeyi var etmek için ilerleten bir araç. Bir araç... Kimse kimseye uçmayı öğretemez. Ve belki de, herkes veya bunu isteyen herkes, uçmayı gerçekleştirir.
Ben çok sabitim sanırım. Korkum, uçamamak mı yoksa düşmek mi acaba? Emin ol, emin değilim. Oysa öz benliğime ''bu dünyaya neden gelmiş olabilirsin'' diye sorsaydım; bana muhakkak, ''yeniden...'' derdi. Yeniden... İşte, deneyim budur: Yeniden.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| (Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry). |


.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)


