Sessiz ol, kuşları kaçıracaksın.

 

Daha evvel bu seriye hiç isim vermemiştim. Oysa bir yazı kendi içindeki bölümlerde bile isme sahip olmalı. Onlara hep hak etmedikleri gibi davrandım. Bir de ''güzel şeyleri görüyorum'' diye böbürlenirim. Onları bir gün batımını izlerken hissettim. Belli belirsiz bir anı gibi, düşünülmemiş bir sezgiyle aklıma geldiler.

Sanırım gün batımları benim için her günün gecesinin bir açılış kutlaması. Bu nedenle de tüm o renklerin iç içeliğini bulutlarda izlemeyi seviyorum. Bu bloğu açarken bile onlardan ilham almıştım, biliyorsun (belki de bilmiyorsun): Çilekli bulutlar. O bulutlar olmasaydı bloğuma bir isim bulamazdım (eski blog linkim buydu, Neptünlü Cadı sadece bir mahlas). O bulutlarda ne görmüştüm bilmiyorum. Sadece daha fazla duramadığımı biliyorum. Eski bloğumu kapatalı sadece iki ay olmuşken, ben dayanamadım. Arada 1000 Kitap'ın ileti oluşturma kısmını kullansam da, olmadı, olmaz zaten neyle neyi mukayese ediyorum. Instagram ise benim için sadece bloğun tamamlayıcısı, eşlikçisi olabilir ama bu eşlikçi hep bloğun birkaç adım arkasından gelecektir. Blog, başka çok başka. 

Çocukken ilk kez bir bloğu keşfettiğimde çok heyecanlanmıştım. O heyecanımı bugün bile anımsıyorum. Ortaokula giderken kitap bloglarıyla tanışmıştım da benim için dünya bile bir başka görünmeye başlamıştı ahahahah. Orada birileri var... böyle hissetmiş olmalıyım. Düşüncem ise sadece, ''vaooovvv'', idi. :) Ben de yazmak istemiştim. Bunu çok istemiştim. Birkaç yıl daha bekledim. Sonra ben de yazdım.

Okunmadım, yazdım. Okundum, yazdım. Sanırım zamanla sevildim diye yazdım. Sonra bu da eksik kaldı. Çünkü burası da, bu özgür atmosferim de, zamanla bir kar küresine dönüştü gibi hissetmeye başladım. Çünkü sanırım kuralları öğrendim. Birkaç yıldır başka bir şeyler yazmam gerektiğini biliyor ancak bunu yapacak o saf kıvılcımı içimde bulamıyorum. Bir kibrit... Sadece buna ihtiyacım var diye uzun süre sayıkladım. Muhtemelen sadece bahane (ama geçerli bir bahane).

Dün akşam yıldız oturmasına kalmadım ama günün son renklerini izlemeyi kaçırmadım. Bu sıralar bunda ayrıca keyifli bir yan görüyorum. Bundan asla bıkmam ancak belki şu anki heyecanım zamanla azalabilir biliyorum. Örneğin çift yıldızlarım, onlar da artık bir yıldız gibi parlıyorlar. Oysa onları ilk gördüğümde, özellikle de gezegen olduğundan şüphelendiğimi (ki bunu sadece bloğumda itiraf ederim, şüphelerimi), bir prense benzetmiştim. Evet! Onların bir masalı bile oldu. Diğer yıldız prenses değildi. Diğer yıldız, yıldızdı ve diğer ana karakter değildi. Ancak diğer ana karakter başka bir dünyadan geliyordu. Böyle bir hikayeydi. Belki de bunu yazmalıydım. Sana anlattığım ''ilk öyküm'' (şurada) bu değildi bu arada. Zaten bu bir öykü de değil, bir masal. Bu nedenle hem biraz şeker, hem de hüzünlü. Onu sana anlatmayı isterdim ama bunu yapamam. Ya herkese anlatırım, ya da hiç kimseye.

Dün akşam ise aklıma aşağıda seninle paylaşacağım bölüm geldi. Yazmayı gerçekten hiç bilmiyormuşum, bundan aslında biraz utanıyorum. :) Yine de seviyorum ve seviniyorum. Hayatım boyunca hep bu yarım öyküyü seveceğim. Çünkü hayatta daha çok hissettiğim hiçbir öykü olmadı. Belki ileride olur ama hiçbiri bu kadar saf olmayacak gibi hissediyorum. Ve sanırım en çok da, o genç kızı bir daha hiçbir yerde görememekten korkuyorum.


Küçük Bir Kesit #10 (21.02.18)

''Şşş sessiz ol. Kuşları kaçıracaksın.''

...

Tangur tungur merdivenleri çıkmaya çalışan genç adam sonunda yaptığı gürültünün kendisi de farkına varıp bir süre olduğu basamakta kalakaldı. En sonunda sakince -ve sessizce- basamakları kaldığı yerden çıkmaya devam etti.

''Hiç konuşmayan birine göre fazla gürültülüsün,'' dedi genç kız daha çok kendi kendine söylenircesine. Ama genç adam söylenenleri duymazlıktan gelip kuş yuvasına hayranlıkla bakmayı sürdürdü. 

''Çok yaklaşmamalıyız yoksa anneleri bizi gagalayabilir.''

...

''Aslında biliyor musun onlar da bizler gibi. Yani işte bilirsin, insanlar gibi. Korkuyorlar...''

...

''Tabi ki bilmedikleri şeylerden. Bilmedikleri şeylerden korktukları için onları suçlayamayız.'' dedi genç kız dalgınlıkla. Sonrasında genç adamın şaşkın bakışlarını üzerinde hissedince her zamanki alaycı gülümsemesi yerleşti dudaklarına. ''Boşversene.''

Genç adam pes edercesine başını iki yana salladı. 

''Gel, sana göstereceklerim daha bitmedi.''

...

''Hem baksana onların da rahatını kaçırdık. Sanırım anne kuş birazdan bizi gerçekten gagalayacak.'' 

Genç kız, genç adamı kolundan çekiştire çekiştire terasın açık alanına götürmeyi başardı. 

''Aslında yetişebileceğinden emin değildim. Ama tam zamanında geldin. Tebrikler!''

Genç kız eliyle kızılla mavinin karıştığı gökyüzünü gösterdi. ''Tablo gibi.''

...

''Öyle değil mi?''

Genç adam başını hayranlıkla sallamakla yetindi.

''Yaşasın, bakar körlüğe yakalanmayan sayılı insandan biriymişsin!'' Genç kız kocaman gülümseyip genç adamın koluna girdi.

''Otursana.'' 

Genç kız, genç adama eski koltuğu göstererek devam etti.

''Hadi ama... Güzellikleri görebilmenden bahsediyorum işte. Deniz şu manzara yerine fosur fosur uyumayı tercih ettiğinden yapayalnız kalıyordum ve yapayalnız izlemek o kadar da etkileyici değil...''

...

''Her şey burada ve burada kapana kısılıyor öyle.'' 

Genç kız önce beynini, sonra kalbini göstermişti. Kuşların şakımaları genç kızı susturdu. Şimdi yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. 

''Onlar da gidecek, yakında.''

...

''Ama üzülmüyorum. Keşke ben de kuş olsaydım.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi.

''Ya da boşver. Bir kedi olmak isterdim.''

...

''Kedilerin yaşamı bana daha uygun.''

Genç adam gülmemek için kendini zar zor tutuyordu.

''Yedi yirmi dört gezginler, sonra uyuyorlar..''

...

''Hem onlar da kuşlar gibi yarı zamanlı uçuyorlar sayılır.''

Genç adam kendini daha fazla tutamayıp gülmeye başlamıştı.

''Ne, yalan mı? Ninja gibiler. Öyle işte!..'' genç kız yalandan kaşlarını çatmış genç adama bakıyordu.

''Hem öfkelenince çok sinirli olurlar.'' 

Kaşlarını daha da çok çatmaya çalışınca yüzündeki komik ifade genç adamı daha da çok güldürdü.

''Sadece, sadece insanlar işi bozuyor.''

...

''Baksana sen bile rahatlarını kaçırdın kuşların.'' 

Genç adam, genç kıza yandan bir bakış atmakla yetindi.

''Tamam kızma, ben de en az senin kadar suçluyum.''

Bir süre sessizlikle oturdular. Gün iyiden iyiye doğmuştu. 

''Hayatta en çok korktuğun şey ne?''

...

''Cevap vermeyeceğini biliyorum. Ama sakın ölüm diye düşünme. Deniz de ölüm dedi. Çoğu kişi ölüm diyor.''

...

''Peh! Ahmaklar.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi. Genç kız bir hayli hüzünlüydü.

''Boşver bunu. Ben en çok neyden korkarım, korkardım, biliyor musun?''

Genç adam, genç kıza ilgiyle bakmayı sürdürdü.

''Burasındaki'' -beynini- ''ve burasındakileri'' -ve kalbini göstererek devam etti- ''gösterebileceğim birini tanımadan ölmekten.''

...

''Çektiğim fotoğraflar belleğimdekilerin ne kadarını yansıtır ki o küçücük kareye?''

...

''Hem baksana, sana bile gösteremedim hepsini.''

...

 ''Kendime bile gösteremedim.''

Böyle durumlarda genç adam ne yapacağını bilemiyordu. Özellikle de karşısındaki genç kız gibi değişken biriyse. Yanlışlıkla karaya vurmuş bir balık gibi etrafa bakınmaya başladı. Genç adamın bu hallerini gören genç kız gülümsedi. İşte gerçekten dengesiz diye düşündü genç adam.

''Korkma! Seri katil değilim. Sana zarar vermem. Ama bir söz ver bana.''

Genç adamın telaşının yerini merak almıştı şimdi.

''Sen de fotoğraf çekmekten korkmayacaksın. İnsanlar ölümden değil, yaşamaktan korkuyor.''

...

Oysa genç adam da ölümden korkmuyordu. Ama bunu genç kıza söylemedi. Her zamanki gibi...

''O zaman kahve zamanı!''

...

''Veya kahvaltı, neyse ne.''

Genç kızın peşi sıra aşağı inmeye çalışan genç adam, çıkarkenki gürültüsünü bile aşmıştı. 

''Böyle giderse Deniz'i bile uyandırmayı başaracaksın.''

...

''Aslı! Susun artık kafam şişti sabah sabah.''

''Bak demedim mi?''

...

İkilinin şamatasından kurtulan kuşlar da şakımaya kaldıkları yerden devam etti.




Günün uyuyan anı.

 

Açık penceremden salıncak gıcırtısı sesi geliyor. Tam korku filmlerine şenlik verecek bir ses. Yine de geceye hoş bir ambiyans katıyor. Hem bu gece hafif serin gibi, en azından esiyor. Öğlen ve öğleden sonra sıcaktan gerilmiştim. Daha şimdiden mi... diye düşünmüştüm bezginlikle. Oysa yazın en güzel günleri benim için haziranın ilk günleridir. Yazı pek sevmem. Aslında kışı da sevmem ama yazı ayrı bir sevmem. Belki de gerçekten sıcak olan memleketlerden birinde olduğumdandır. Dışarıdan gelenler daha sefasına yöneliktir, içeridekiler huyuna suyuna aşinadır. Bundan olacak, belki tatil fikri heyecanlandırabilir ama, sıcakları sevmem.

Yazın en çok şimdiki gibi usulca esen rüzgar anlarını severim. Sessiz anlarını. En çok da yaz gecelerini severim. Birileriyle paylaşılmış yaz gecelerinin tadı başkadır kuşkusuz. Ancak ben bilhassa da, böyle varlığını sezdiğim ve yazdığım geceleri severim sanırım. Tam da böyle gecelerde sadece o geceyi yazmak, yazarak onu göstermek isterim. Toplulukları güneşle ilişkilendiren bir yanım olduğunu fark ettim. Gün aydınlığı benim için dostluklar, bağlar, gülüşmek konuşmakla ilişkili. Hep değil; ancak biliyorsun, tüm bu aydınlık yanları bir ''şeyle'' ilişkilendirseydim, günün uyanık anıyla ilişkilendirirdim. Oysa gece, genelde hissedilen bir şeydir. Varlığı daha kendine has gelir bana, daha ayrışmış. Bundan olacak ben en çok onu hissetmekte çekici bir yan görüyor olmalıyım.

Sana yazmayı düşünmemiştim. Bunu çok sık düşünüyorum. Hem artık bir devam serisini (sanırım sekiz yazı olmuş) bitirmiş ve bir sorumun yanıtına ulaşmış bulunuyorum. Bir soru için sekiz yazı yazdım vay be. Soruyu bile son yazıda buldum aslında. Sadece yazabildiğim için yazıyordum yani. Yine de sonradan okumak, tüm o yazdığım yazıların birbirine bağlanışını senin gibi keşfetme hakkına sahip olmak onları yazan benim için de keyifliydi. Bana anlam veriyor musun bilmiyorum ancak ben artık şu meseleye anlam veriyorum:

Bizleri çok küçük yaşlardan beri sonraki levele ilerletiyorlar. Sanıyorum bunu daha evvel de yazmıştım. Aynı şeyleri tekrar eden sıkıcı biri olmak istemem :))). Ama bunu anlatmalıyım. Bizler çok küçük yaştan beri sonrası düşletilerek ilerletiliyoruz. Ben bunun bir numarasının olmadığını çok erken fark etmiştim, fark etmiştim de elime ne geçmişti: Hiçbir şey. Yine de çalışıyorsun tabi. Sorumluluk sahibi iyi çocuklar hep çalışır. Bazen düşleyerek, bazen yine de çalışırlar. Ben ikinci grupta olarak çalıştım, çok uzun bir süre. Şu okula girince rahatlayacaksın, şuradan mezun olunca şöyle olacak veya şu işe girince bilmem ne. Bunlarda bir numara göremedim, göremiyorum. Sadece bir sınava çalışmak, o sınavı vermek, o sınavdan geçmek ya da geçememek ve nihayetinde yeni bir sınav. Hayat bundan ibaret değil hayır. Ben kolaycı biri değilim. Hiç olmadım, olmam. Bunları yapacaksın, yapmalısın ancak sorumluluk da almalısın. Ben buna inanırım.

Çoğu kişi tüm bu evrendeki bir noktacıklığını küçümser sanırım. Ben en çok onlara gıcık kaparım. :) Çünkü bu aynı kişiler diğer yandan dünyadaki kendilerini büyük görme eğilimindedir, şaşmaz. Robot olman beklenir senden. Elimden geldiğince bunun saçmalığını ifade ederim (sadece burada değil) ama bunu yapmam bir şey ifade etmez. Şöyle görünmeli, şöyle davranmalısın. Özellikle de kadınlara dayatılanların sınırsızlığını çok hafife aldığımızı düşünüyorum. Biz robot değiliz, altı üstü insanız ama bir robot gibi, hayır sadece tek tip değil, kendimiz dışında her şey olmamızı beklerler bizden. Bir robot, belki bir yapay zeka, her şey olabilir biliyor musun? Tüm o bilgilerle, her şey olabilir. Olamadığı tek bir şey var: Kendisi. Ben insanlara, bir grup insana gıcık kaparım çünkü onlar, dünyadaki kendilerini büyütürken, evrendeki varlıklarını küçülterek sorumluluktan kaçarlar. Benim hayatta en katlanamadığım şey, hayır kendin veya özgün olmamak değildir (çünkü bu öğrenilir ve bunun bir sınırı yok, bir ölçütü yok), sorumluluk almamaktır. Özellikle de sorumluluğu gördüğün halde, onu manipüle ederek (en çok da kendini) o sorumluluğu almamak, benim bu hayatta en katlanamadığım şeydir. Kendimde bile. Zaten kendimde katlanabilsem, diğerlerinin çelişkisini görmem, göremem.

Kitap okuyacaktım. Çok lezzetli bir kitap. Zaten Hermann Hesse'nin kitapları hep lezzetli. Bayıldığım ve keşke tanışabilseydim dediğim müthiş bir yazar. Yazar gibi yazar. Onun en çok da dünyayı, insanları ve en başta kendini algılamaya dair bakış açısını seviyorum sanırım. Hayır, algılayışını demedim; böyle deseydim algılar ve bitirirdik. Oysa bir şeyi algılamanın özü sürekliliğindedir. Her şey, bozulur ve yeniden var olur. Ben, bu yazarın bir ''şeyi'' algılamaya dair bakış açısını seviyorum. Okuduğum kitabı ise Demian. Kitabı sonra yorumlayacağım için nedir ne değildir uzun uzun anlatmayacağım, ancak bir insanın kendi derinliğini keşfetme öyküsünü (biraz da yazarın kendi yaşamından izler taşıyarak sanırım) sade ama bu nedenle etkileyici bir şekilde anlatıyor.

Yazılarımı yayından kaldırmıştım. Ah, bunu da ne çok açıklıyorum. Kendime açıklıyorum, çünkü buna en çok ben anlam veremiyorum (ve bana farklı kişilerce bazen soruluyor, haklı olarak, böyle yaparak okunma listesini de işgal ediyorum :). Silmeye elimin gitmemesini de anlıyorum da, neden taslak yaptığımı anlamıyorum. İlerlemek için ''bir anda'' kendi sebebimi buldum demiyorum. Sadece şu var, bunlar bir anda olmaz. :) Levellerden bahsetmiştim. Leveller hep olacak. Bunları atlatmamız gereken etaplar olarak değil, yaşadığımız etaplar olarak görmek lazım. İlginçtir, ben hep bilinçsizce de olsa duruma böyle yaklaşmışım. Çünkü içten içe hep, bir sonraki etapta rahatlamayacağımı biliyordum. Belki de bu nedenle rahatlamamışımdır kim bilir :). Her şeyin kendi içinde bir zorluğu var; çünkü her şey değişirken biz kendimiz de değişiyoruz. Yaşama bakışımız, kendimize bakışımız, hatta tüm bu level hikayesine bakışımız bile değişiyor. Önemli olan, bunu gerçekten romantik bir yerden söylemiyorum ve çok zorlaştırıldığını biliyorum, kendini yaşamak. Kendini tüm bu levellerin içinde yaşamak. Benim için önemli olan en önemli şey bu. Bazıları önemsemez tabi; ancak burada ben, benden bahsediyorum. Bir de bu var, hep ben ben ben BEN diyorum. :) Çünkü bu bloğun adı bile Neptünlü Cadı. Yani bir özneyi anlatıyor (bloğun adı başka olsaydı vallahi billahi ben de başka tarzda yazacaktım biliyorum). Bazen bana yorumlar geliyor. Ben rahatlamak için yazmıyorum. Rahatlamak için yazılarımı siliyorum. :) Ben, sanırım en çok da yazabildiğim için yazıyorum. İnsan, bir şeyi yapabiliyorsa ve bu şeyden keyif alıyorsa ve en önemlisi bu şey sadece kendisini ilgilendiriyorsa, onu yapabilir. Sonra yapmayabilir. Hayatta böyle özgürlüklerimiz olduğunu daha yeni anlamam dünya yaşamında acemi olduğumu gösteriyor olmalı. :)

Öte yandan gün batımı bulutlarını veya kuşların uçuşunu izlerken, onların hareketleri ve durgunluklarının tezatlığı yüreğimde yankılanıyor. Bu kadar çok hissettiğim için, kendim dışındaki ''şeyleri'' bu kadar çok hissettiğim için, bazen bu hisler kendime yönelik hislerimle karışıyor. Sanırım en çok da bu nedenle yazıyorum. En çok da bu nedenle anlatmaya dair doğal bir akışta oluyorum. Önceden olsa, ''ihtiyaç duyuyorum'', derdim. Artık ihtiyaç duymamaya başlıyorum. Tüm hayatım boyunca (veya üçte ikisi boyunca) bunu istemiştim. Paylaşmaya ihtiyaç duymamayı. Ama o kadar çoktu ki bu... uyaranlar, bu güzelliği tek başıma taşımak bana fazla gelirdi. Hatta daha evvel yazdığım yarım hikayemi bu yüzden yazmıştım. En büyük korkumu herkese (!) itiraf etmek için. Gösterememek, sanmıştım. Karakterim bile öyle sanmıştı; yoksa o öyle sanmamış mıydı... Ne tuhaf. Bence o başından beri her şeyin farkındaydı! O, bence, en çok da görülmemesinden korkuyordu. Kendisinin gördüğü tüm o renklerin başkası tarafından görülmemesinden, çok korkmuş olmalı. Ne tuhaf korkular. Anlam vermek zor, onu ben yazmış olsam bile.

Dün bir haber gördüm. Genç bir öğretmen (Irmak öğretmen) yaşadığı şiddetli mobbing, elverişsiz yaşam koşulları ve buna bağlı oluşan maddi yetersizlikler, sorunlarının ciddiye alınmaması gibi nedenler sonucu evinde yaşama veda etmiş bir şekilde bulunmuş. Fotoğrafına bakmak gözlerimi doldurdu. Çünkü bakışları o kadar canlıydı ki... Hatta şu an onun için ağlıyorum biliyor musun? Öğretmenlerin yaşadığı sorunlar hakkında tepkimi instagramda belirttim. Bir faydası var mı, yok. Burada belirtmeli miyim, bu yazımda değil... ve bir faydası olacak mı; hayır. Sadece, hep ''ikiyüzlülük'' diyorum ya, işte al sana ikiyüzlülük. Bazı şeyleri lafla çok yüceltiyoruz ama yaşamda karşılığını vermiyoruz. İnsanlar karşılığını vermiyor aslında; belki sen davranışlarınla da sözlerini uyumluyorsundur bilemem. Sözgelimi, ''öğretmenler kutsaldır'', deniyor ama onlar görülmüyor. Öğretmenler işlerini yapmaya çalışan ve söz konusu işleri en önemli işlerden biri olan insanlar. Genç yaşında binbir zorlukla bu sistemde atanmış bir öğretmen, üstelik mesleğini gerçekten seven gencecik bir kadın, en başta gencecik bir İNSAN, bu asla hak etmediği hak etmeyeceği baskı ve zorlukları yaşıyor da kimse sesini duymuyor. Yazık. Ben başka ne yazabilirim?! Yazık olmuş genç bir yaşam. Taze bir yaşam. Solmuş bir yaşam. Nicesi gibi.

Sadece derin bir nefes alıyorum. Sadece dikkatimi dağıtıyorum. Ama olmuyor.

Bu konuya değinmeyecektim. Hatta kafam dağılsın istemiştim. Şimdime bakayım ve onda bulabileceğim huzuru yazayım... Ama yapamadım, bazen yapılmıyor. Çoğu zaman yapılamıyor.



Gel, hiç bilmediğimiz bir yıldıza bakalım.

 

Hayatta özendiğim tek karakter, doktordu. 9. doktor (Christopher Eccleston).

Doctor Who'yu lisenin ilk yıllarında yakın bir arkadaşımın bu diziye aşırı hayran olması sonucu radarıma almıştım. Yine yıldızlı bir yaz gecesinde diziyi izlediğim aklımda. Hatta ille de diziyi açık havada izleyeceğim inadım yüzünden, internet oradan çekmiyordu, dizi donup duruyordu da sinir oluyordum. Ah benim bu romantikliğim...

Aslında tüm doktorları izlemedim. 9. doktor Christopher Eccleston ile birlikte bir kesimin gözdesi bir kesimin gıcık kaptığı David Tennant ve yine unutulmazlardan olup ve hatta dizinin adını söyleyince bile diziyi şöyle böyle bilenlerin gözlerinin önünde canlanabilecek yüz Matt Smith'in sezonlarını da yıllar evvel izlemiştim. Dizinin sonraki sezonlarına ilgimin kaybolmasında sanıyorum ki arkadaşımla yollarımızın ayrılmasının da payı var, öhömmm.

Dizinin özellikle de ilk sezonunu izlerken beni bir gülme alıyordu. Dizinin modern döneminin başlangıcı olan 2005 yılında çekilmiş bu ilk sezondaki efektler çok komiğime gitmişti. Değil 2005, 1995 yılında çekilseydi bile o kadar yapay efekt ve uzaylı tasvirleri kullanılmazdı diye düşünüyordum. Sırf bu nedenle diziye tekrardan başlamak istediğim yıllar boyunca bu isteğimi hep erteledim. Sonra da zaten dizi woke kültürü ayağına (son sezonlarını kastediyorum) telelellleyyye sardı ve bu işin tadı kaçtı. Öte yandan bence zaten Doctor Who'nun Doctor Who olduğu sezonları izlediğimi düşünüyorum (belki Peter Capaldi'yi de sevebilirdim bilmiyorum).

Diziyi bilmeyenler için kısacık özet geçeyim. Dizi, ''Doctor'' adıyla bilinen bir Zaman Lordu olan dünya dışı gezgin bir varlığın uzay zamanda seyahat eden ve dışarıdan mavi bir polis kulübesine benzeyen TARDİS isimli uzay aracıyla yaptığı seyahatleri ve bu seyahatlerinde kendisine eşlik etmesi için yanına aldığı dünyalı yol arkadaşlarıyla olan ilişkisini anlatıyor. İlk sezonda her bölümde farklı bir konu işlenmekle birlikte, sonraki sezonlarda tek bir konu daha çok uzatılıyordu. 

Bu dizi beni gerçekten etkilemişti. Hatta diziyi izlediğim zamanlarda bilinçli olarak düşündüğümden çok daha fazla etkilemişti. Ben de günlüğüme şakasına ''şahsi Tardis'im'' derdim; çünkü ben de yazarak uzay zamanda yolculuklar yapabilirdim. İstediğim zamana ve mekana (istersem boyuta) ışınlanabilirdim. Kendime dair, yaşamıma ve yaşama dair ve hatta evrenlere dair bir sürü şey keşfedip kağıttan maceralar yaşayabilirdim. Ayrıca belki anımsarsın, benim de hep yol arkadaşlarım oldu. Hatta en ünlüsü Aomame'dir.

Benim favori doktorum hep 9. Doktor oldu. Doktor burada bir meslek değil, kimlik olarak kullanılan bir tabir. 13 bölümden oluşan tek bir sezonla dizide yer almasına rağmen, diğer ön plana çıkarılan doktorlardan çok daha fazla içimdeki bir yere dokunmuştu. Bunun en önemli sebebi uzay zamanda kapladığı yerdi ahahahah. Özellikle de heyecanlandığında ellerini kollarını iki yana açıp konuşması, bir şey keşfettiğinde yüzüne yayılan kocaman sırıtışıyla ''fantassstiiikkk!'' deyişi, deri ceketiyle hırpani görünümü... Tüm bu enerjik hallerinin diğer kutbundaki düşünceli bakışları, bir şeye canı sıkıldığında insanı delip geçen mavi gözleri ve yüzünü kaplayan derin ama oyuncu çizgiler. Kendisi kesinlikle benim doktorumdu. Hatta şöyle düşünürdüm, ben de bir doktor olarak dizide oynasaydım kesinlikle 9. doktorun kadın versiyonu olurdum! :) 

Deri ceketimle ellerimi kollarımı iki yana açıp konuşur ve bir şey keşfettiğimde insanlara... ben fantastiiikk demezdim de başka şey derdim bağırarak (bu kısım bana kalabilir), sonra milleti şaşırtırdım ama zamanla benim bu yarı deli hallerime alışırlardı. Sonra macera dedin mi hızlıca içine atlar evrenleri kurtarırdım (pek tabii yol arkadaşlarım ve emektar Tardis'imle birlikte). Aslında yol arkadaşım da direkt doktorun kendisi olsun isterdim ancak tek doktor ben olacağım için bir dizide ikimiz aynı anda oynayamazdık (belki uzay zaman bükülünce ek bölümlerde oynardık ama asla farklı iki kişi olamazdık...).

9. doktoru benim doktorum yapan tek neden tabi ki sadece asi - sempatik iki uçluluğu değildi. Onda bir kişilik vardı. Bu iki uçluluğa derinlik veren bir karakter. Gözlerinde sadece bir gezgin\ kaşifin deli parıltısı yoktu, hüzün de vardı. Bir şeylerini kaybetmiş birinin hüznünün derinliği. Zaman Savaşı'ndan sağ kurtulmayı başaran doktor, modern serinin yenilenmiş ilk doktorudur. Ondan önce de doktorlar olmuştu, ondan sonra da olacağı gibi. Bu ''yenilenme'', doktor isimli varlığın her bir hücresinin kendisini yeniden inşa etmesi sonucu görünümünden sesine tüm varlığının yeni bir insanmışçasına baştan oluşması olayına denilmekte. Bu yenilenme sonucunda karakterin dış görünüşü değiştiği gibi, bazı tepki ve eğilimleri, konuşma tarzı gibi durumlar da değişebilir; ancak ne olursa olsun hafızası ve özü aynı kalır. O doktordur, sadece doktordur ve bu değişmez. Değişen sadece dış katmanlarıdır.

Nitekim 9. doktor olan Christopher Eccleston yerini 10. doktor David Tennant'a bıraktığında da karakterde aynı alaycı hava kendini gösteriyordu. Aynı şekilde değil, sanki bir eğilimi başka bir insanda görüyor gibi, bir iz gibi bir benzerlik: Aynı kaşifin ruhu. Ancak artık yepyeni biriydi. Seçimleri buna göre şekillenecek yeni bir kabuk. Öz önemlidir ancak özü çevreleyen katmanlarımız, yaşantılarımız, değiştikçe biz de değişiriz. Özümüz de yavaş yavaş genişler, daralır; şekil değiştirir. Belki aynı şekilde titreşir, aynı arzuyla ancak hareket yönü, biçimi ve hepsini kapsayan dokusu, yaşantılarla yeniden şekillenir. Bence doktora da her seferinde olan buydu. Acısının ve hüznünün sebeplerinden biri de buydu diye düşünüyorum. 

Evet o yalnızdı ama öte yandan, kendi içinde de derinlerdeydi. Her seferinde yeni bir kabuk, yeni katmanlar ve seçimler... Bunların getirdiği yeni yol arkadaşları, yeni maceralar, yeni keşifler. Doktor hiçbir zaman aynı doktor olarak kalmadı. Aynı kalan tek şey, 9. doktorda gördüğüm o bakıştı. Bence o bakışı en iyi yansıtan da Christopher Eccleston'du (ama diziyi asırlar önce yarım bıraktım, bu saptamam da iddialı olur neyse adam kayırmayım şimdi durduk yere :). O bakışın dış dünyaya yansıması bana en çok onun ''fantastik!'' nidalarıyla geçmişti. Diziyi yıllar evvel izlemiş olmama rağmen bugün bile aklımda en çok kalan doktor da, en çok kalan mimikler de, ses de, gülümseme de, maceralar da... ona ait.

Acaba bu diziyi yeniden izlesem hangi doktorda hangi parçayı bulurdum? Belki de bu dizinin en büyük esprisi de buydu, tek tek parçalar bir doktoru oluşturuyor. Bu nedenle de izleyicilerin ''farklı doktorları'' olması çok doğal. Çünkü herkes her doktorda farklı parçaları görebilir.

Doktorun tüm o maceralardan sonra Tardis'ine ilerleyip omzunun gerisinden ''geliyor musun'' deyişini hayal meyal anımsıyorum. En çok bu nedenle 9. doktoru anımsıyorum sanırım. Savaştan çıkmış ilk doktor olduğu için. Acıyı anladığı için. Tüm o duyguları ve en çok da umudu. Sen ne yaparsan yap en çok o şaşırmayacağı için. Sana bir mazeret veya avuntu sunmayacağı için. 9. doktor bana hep tam olarak yanında kendin olabileceğin biri izlenimini vermiştir. Evrenler yıkılma tehlikesine girdiğinde bunu soğukkanlılıkla ''olabilir'' diyerek dile getirdiği ve insanları elinden gelen son ana kadar koruyacağını bildiğimiz için. 

Ama en önemlisi de, evrenlerin ve ırkının yok oluşuna şahit olduktan sonra, her şeye rağmen gözlerinde güçlü bir pırıltıyla yaşama derin bir merakla atlama cesaretine sahip olduğu için benim doktorum Christopher Eccleston'un hayat verdiği 9. doktor. Merak. Bence tüm evrenlerin kilidini açan, tüm hislerin boyutlarını aşan o güç, meraktır.


Benim Tardis'imin yenilenen görünümleri (eski sezonlar :).


Yalnız izlediğim umut.

 

Bu sıralar, umudu hissetmekten kendimi neden alıkoyduğum fikrini seziyordum. Umudu neden göremediğimi. Havalar ısındığında (ek olarak) böyle şeyler düşünmeye eğilimli oluyorum sanırım. Üstüme bir çeşit aylaklık çöktüğünden, boş boş düşünüyorum işte (bence boş değil ama daha dolu şeyler yapılabilir). Bir şeyler için çabalarken bile içimdeki bir yan -veya komple içim- yine o çabaladığım yere binbir zahmetle eriştiğimde oraya oturmayacağıma yüzde doksan (beş) emin. Bir şeyler eksik kalacak, içimde bir şeyler oraya uymayacak. Belki bunu çok kesin bir eminlikle ifade ediyorum... Eminlik zaten nedir ki? Peki ben, doğru soru bu, emin miyim? Hayır. Sadece, hiçbir şey şu anımdan daha yorgun hissettiremez bana, tek eminliğim buna ait.

Belki de yeni deneyimlere açık biri değilim. Hayır aslında tam olarak öyle değil. Yeni deneyim dediğin şey, sonuçta, ana yoldan ayrılmış küçük küçük bir sürü çatallar değil midir? İnce yollar, ince geziler. Belki bazen o yolları çok seversin, o kadar çok seversin ki bu sefer ana yolun o incecik yol olacak kadar yol genişler. Ufkun genişler. Benim ufkum dar belki de, o kadar eminim ki, ufkum daracık kaldı.

Bu kadar dramatik değil. Çoğu zaman bunu (sana) tekrar ediyorum. Aslında keşke bu kadar dramatik olsa diye içimden geçirdiğim fısıltı anlarım da olmuyor diyemem. Çünkü dramatik anlar bir anda olur, patlar, bom, biter. Oysa bu... Derin bir yayılım. Kistik sivilceler gibi. Sıkıp kurtulamazsın da. Derinden, gördüğün ama göremediğin yerlerinden acı verir.

Sorununu sorsalar sana, ne dersin ki. Bu bir soru değil, bu bir nokta. Ne dersin ki. Benim durduğum nokta. O zaman neden bir sürü yazı yazıyorum? Diyecek tek bir kelimem bile olmadığından mı?

Hala bazen yıldızları izlerken ağlıyorum biliyor musun? Yalnızsam bunu yapıyorum. Gerçi geçen gün sanırım biri gördü ama sorun değil. Sadece o an da aklımdan bu geçti, ben neden ağlıyorum... Bunu ben biliyorum. Buna dair beni gören bir dış göz çok rahat tahminler de yapabilir. Ama hiçbiri doğru değil. Belki de hiçbir tahmin doğru olmayacağı için ağlıyorum.

Bazen sana yazarken ağladığım gibi.

Hayır üzüntüden değil. Bu daha farklı bir his. Burada umut yok. Belki de bu nedenle umudu seziyorum ama göremiyorum. Umut burada değilse, başka bir yerdedir. O var ama ben onun olduğu yerde değilim. Bunu artık biliyorum. En çok buna ağlıyorum. Ne saçmayım. Bunu fark ettiysen çözümü vardır değil mi? Ben sence korkak mıyım? Yoksa ufkum bu kadar mı dar da, o çözümü göremiyorum?

Ben kimim bunu bile bilmiyorum. Biri olduğumda, yıldızları yine yalnız mı izleyeceğim? Buna ağladığım çocuk günlerimi hatırlıyorum. Tüm hayallerimin böyle olduğu günleri. Ona üzülmüyorum. Bu üzülecek bir şey değil ama... Orada bile bir umut görüyorum. Ben asıl buna üzülüyorum.

Neyi değiştirmeliyim bilmiyorum. Artık kimseyi suçlamıyorum. Küçük küçük talihsizliklerimin beni getirdiği noktayı da suçlamıyorum. Benim basiretsizliğimi de. Hayır korkaklığımı değil. Çünkü bence ben, eğer paralel evrenler diye bir şey olsaydı ve benim bir sürü versiyonum olsaydı bile, onların en cesuru olduğumu düşünüyorum. Çünkü ben, umudu bile göremezken kendimi aramaya cesaret ettim. Benim eksikliğim cesaret değil, başka bir şey. Sence bende ne eksik? Ben bunun cevabını bulamıyorum. 

Bazen acaba eksik değil de farklı mı diye düşünüyorum. Bazen acaba farklı sanmam mı eksiklik diye düşünüyorum. Herkes kalbinin sesiyle yaşamak ister biliyorum. Bazısı onu cılız duyar, bazısı bangır bangır. Bazısı o sesin kendisine dönüşür ve hayatın değerini en çok onlar bilir. Bu benim bence hala çocuk fikrim. Çünkü ben, yıldızları hala yalnız izliyorum.

Belki de sadece hava sıcak. Öyle olmalı. Yine de bir sonraki yazımın bana cevap vermesini isterdim. Bende neyin eksik olduğunu... Belki de ben, bir ana yolda bile değilim. Belki de tüm hayatım incecik bir yolda volta atıp durmakla geçti. Evet öyle biliyorum. Ama ana yol... oraya nasıl çıkacağım bunu bilmiyorum.


İlk ajandamdan bir sayfa.


Bloğumun kişiliğini seviyorum.

 

Bazen yazdığım yazılar bana çok saçma geliyor. Eskiden bloğum biraz daha okunan bir blogdu. O zaman bile bunu ''sorun'' etmem (ki şu anda yaptığım aslında bu değil) daha doğruydu. Ancak şimdi bir yazı yazdığımda hemen ardından onun devamı niteliğinde bir başka yazı yazıyorum. Evet, en azından beni, gaza getiren ve yazınca onları yazan bana bile ''vay be içimde bunlar mı varmış'' dedirten yazılar... İstediğim de tam olarak bu; blogda kişisel paylaşım yapma amacım tam olarak bu gibi görünüyor. Ancak, yine de içim rahat olmuyor.

Böyle olunca da bir döngü oluşuyor demeyeceğim. Bu döngü sadece beni ilgilendirir; hem sonuçta dünyayı kurtarmıyorum. :) Bunu da düşünüyorum. Hatta bu sabah bir yazı yazmak istedim. Yine dünyayı kurtarmayacak olsa da suya sabuna dokunacak, açıkça dokunacak, ben suya sabuna dokundum diyecek mecazsız toplumsal bir yazı. Kişisel öfkemden (ki haksızlık ve eşitsizlik durumlarında yazarken bu duygu benim yakıtımdır) olabildiğince arınmış, gördüğüm ''gerçek'' bir(kaç) sorunu ifade eden bir yazı. Yıldızlardan dünyaya inmiş bir yazı.

Bunu yapamam. Bloğumun kişiliği buna izin vermiyor. :) Ciddiyim şaka yapmıyorum. Son günlerde instagramda karşıma astroloji hesapları çıkınca etkisinde mi kaldım nedir, gittim bloğuma doğum haritası çıkarttım (internete dümdüz doğum haritası hesapla yazdım ve bloğumun açılış bilgilerini girdim :). Sonucu da yapay zekaya yorumlattım. Gerçekten de bloğumu ve benim bloğumdaki yazı tarzım ile yazma eğilimlerimi yorumladı. Kendi kişiliğim de biraz böyle tabi; örneğin ben sana dümdüz gestalt kuramını anlatmam da, gestalt kuramından ilham alarak uydurduğum kendi yazı yazma kuramımı anlatırım (şurada anlattım :). Bloğum da bana onay verir. Bloğumla ben bir ikili gibiyiz. Bu nedenle sanırım bloglarıma hep özel ilgi gösteriyorum. Ben yazdıkça bloğuma da (önceki de böyleydi, o da canlıydı ve bu nedenle yeri geldikçe onu anıyorum) yazılarım sayesinde ve yazılarım nefes alıp verdikçe can geliyor görebiliyorum. 

Her bloğun bence kendi kişiliği var. Hatta bence (her ne kadar blog yazarlarını şahsi olarak tanımasam da tahminimce) her blog zamanla, yani yazılar çoğaldıkça, kendine ait bir kişilik ediniyor. Bloğun dış görünüşü sözgelimi, bloğa ilk girdiğinde seni karşılayan tema. Belki alıntılar, fotoğraflar, resimler... Yazı renkleri ve puntosu. Yazı başlığı ve hatta en başta blog adı! Kullanılan resimler\ fotoğraflar veya direkt yazıların yazılması, herhangi bir resme\ fotoğrafa yer olmaması. Yazılan yazının içeriği, içeriğin sesi (anlatım biçimi, dili)... Hatta yorum bırakan kitle ve o kitlenin yorum bırakma tarzı... Bu liste uzar gider ve tüm bu özellikler aslında bahsettiğim kişiliği, bloğunuzun kişiliğini oluşturur. Senin bloğunun nasıl bir kişiliği var sevgili okur, bunu hiç düşündün mü?

Nasıl ki çocuklar anne babalarından özellikler alsalar bile onlardan ayrı kişilik ve fiziksel özelliklere sahip olurlar, bence bloglarımız da biz yazarlarından bu şekilde bir ayrışma gösteriyor. Tabi ki bir blog yazarından tamamen bağımsızlaşamaz, çünkü bloğu var eden, aslında bloğu var edecek parçaları (yazıları) var eden, yazarıdır ancak yine de tüm bu parçaların oluşturduğu bütün, yazardan farklı bir oluşuma bürünür. Benzer, belki çok benzer ancak yine de ayrı bir kişilik edinir. Blog zamanla yazarından bağımsızlaşır. Benim bloglarıma olan hep buydu, seninkini bil(e)mem. Benim bloglarım, evet ikisi de ve hatta üçüncü bir bloğum olsa muhtemelen o bile böyle olacaktır, bir noktada beni yönlendirmeye başladılar. Bloğuma göre, bloğumun sistemine, sesine, görünümüne göre; aslında tüm bunları şekillendiren, benim bloğuma karşı olan hislerime göre, yazılarımı yazmaya başladım. İki bloğum arasındaki dil anlatımım bile bambaşkadır. Benzer ama başka. Kardeşlerin birbirine benzediği kadar benziyor iki bloğum birbirine. :) İki bloğu da farklı zamanlarda ve benim farklı zamanlarımda yazmış olmam da tabi bu durumda etkili ancak bundan da daha etkili olan durum bahsettiğim üzere bloglarımın yazılarımla birlikte kendi kişiliklerini oluşturmaları diye düşünüyorum.

Toplumsal bir konuyu işlesem bile, suya sabuna alenen dokunsam bile :), bunu bloğumun çıkarabileceği ses çerçevesinde yapabilirim. Bunu aşmaya çalıştığımda yazım iğreti duruyor, çünkü içime sinmiyor. Ancak yayınladığım çoğu yazı (örneğin şu an yayında olan kişisel yazılar) hem benim sesimle, hem de bloğumun kişiliğiyle uyumlu olmasına ve onları sevmeme rağmen, neden onları silme veya taslak yapma dürtümle (küçük çaplı) bir gerilim yaşıyorum? Kimsenin umurunda değil, bunu biliyorum. Birinin umurunda olsa bile bu da benim umurumda olmaz, bunu da biliyorum. Öte yandan, neden bu kadar küçük bir durum hep bir şekilde aklımın bir köşesinde benim onu görmemi bekliyor ve beni rahatsız ediyor, ikilemde bırakıyor? Bunu düşünüyorum.

Kişisel yazılarımı kaldırırsam ve sadece bir nesne (film ve kitap yorumları) etrafında şekillenmiş yani sadece dışsal bir gerçeklik üzerine yayıldığım yazılarımı bırakırsam, o yazılarımı gerçekten detaylı ve sistemli bir dil ve içerikle oluşturduğumdan ve ayrıca bana açık açık dokunmayan yazılar olduğundan, sanırım bu blog daha... tam olarak değil ama nasıl desem, daha, ''havalı'' görünebilir. Bunu en azından çok fazla ve öncelikli olarak önemsediğimi sanmasam da, kişisel yazılarımı zırt pırt kaldırma nedenim bu biliyorum. Kendi yazı tarzımı seviyorum. Gerçek duygularımı yontarak (ki bu duygular olumlu da olsa olumsuz da olsa her şekilde duyguları yontmak, duyguların farkındalığına erişmek acı verici yanları olan bir eylemdir), oluşturduğum yazılarım beni daha insan gösteriyor. Daha çok ben. Hep ''kendim olmak istiyorum'', ''bir şeyleri içselleştirmekte zorlanıyorum'' dediğim noktayı aydınlatıyor ve tam olarak benim bir parçamı ama içselleştirdiğim bir parçamı yansıtıyorlar. Tek tek bir arada ve sonunda bir bütün olarak. Bu noktada da çelişkiye düşüyorum. Sana ''bir blog yazarı'' veya ''blog yazan bir kız'' olarak mı görünmek istiyorum; yoksa, ''blog yazan bir insan'' olarak, ''blog yazmayı seven İlkay'' olarak mı? Aslında çelişkimin iki ucu bu. 

Sosyal medyada insanlar belki haklı nedenlerle daha çok ilk durumu seçiyorlar. Daha uzak parçalarını ifade ediyorlar. EN kişisel içeriklerinde bile bu havayı hissedebilirsin. Oysa benim içimdeki bir yan, beni okumaya zaman ayıran sana benim insan yanımı göstermeyi seviyor. Belki de, en azından artık, bloğa dair en çok bunu seviyorum. Neptünlü Cadı'nın insan yanını, onu okuyan sana göstermeyi. Bazen sanki uzayda gibi (bazen?? :) bir dil kullansam bile (ki bunu açıkladım, bu durum bloğumun kişiliğinden ileri geliyor!); ben sana, bu bloğa kişilik veren İlkay'ın insan yanını göstermek istiyorum. Dümdüz insan yanını da değil, her yanda insan var hadi amaaa... İnsan olarak İlkay'ı. Çünkü bundan bir tane var. Bir etiket olan İlkay'dan bir sürü bulursun. İlkay şu şu özelliklere sahip olan İlkaylardan, dünyada milyonlarca olabilir (attım biraz ama olabilir! :). Ama o İlkaylardan insan yanını gösteren, savunmasız da değil hayır ama belki kendisi denebilir, İlkay olan İlkay, bu bloğu yazabilecek olan tek kişi olan İlkay; benim. 

Bazen bunun önemi bile yok diye düşünüyorum. Senin için yok, onun için yok, diğeri için de. Dünyayı kurtarmıyorum. Ama yine de, bu dünyanın içinde yazıları nefes alıp veren kendi kişiliğini edinmiş bir bloğum var, bu senin veya bir başkası için olmayacaksa bile benim için önemli olmalı değil mi? Hayattaki bize ait şeyler, kimse için olmasa bile (ki bundan asla tam olarak emin olamayız), bizim kendimiz için önemli olmalı... Değil mi?

En önemlisi de, saçma da olsa anlamsız da abartı da... Ben bunlara üzüldüm\ sevindim. Bu turda genelde üzüntü bile değil yine burukluklarımın ana temasında yazıyor olsam da, bunlar benim burukluklarım. Bir olayla oluşan değil. Belki birçok olayın toplanması evet ama bu bile değil. Benim kendimden kaynaklı da değil hayır. İçimde bir özlem var. Uzanamadığım bir yere özlem. Belki de bu nedenle bu özlemi hep yıldızlarla anlatıyorum. Belki de kendimi bile değil, kendimin yaşayacağı bir hayatı özlüyorum. Benim talihim ama bu talihi yararıma kullanamadığım için talihsizliğim ise, hayata dair pek çok şeyi erken yaşta öğrenmiş olmam. Bazen küçük şeyleri büyük gördüğümü düşünme nedenim (belki senin bile) bu. Çünkü ben çok küçük yaşta insanları okumayı öğrenmek zorunda kaldım. Bu da çok yalnız hissettiren bir şeydi. Çok. 

Bunu dıştan bir yerden söylüyorum, oysa içten bir yerden tabi ki bunu hissetmiyorum. Bu bir düşünce. Birileriyle kaynaşmak benim için çabasız kolay olmuştur. Ama yine de, benim bahsettiğim şey bağ kurmak. Belki de diğer bir talihsizliğim de (kullanamadığım ve bu artık sadece benim elimde olmadığı için) bağ kurma kapasitemin ortalamadan çok yüksek olması. Herkese değil, belki bazılarına iticiyim bile ama bağ kurma kapasitem karşılanmadıkça, onu yitirdiğimi hissediyorum. Eridiğimi, kolayca iletişim kurabileceğimi... Ama bağ, ben bunu istiyordum derken kendime dudak bükecek yeni bir şey bulduğumu.

Bu blog örnek aldığım bir yer. Çünkü insan buna ihtiyaç duyar. İnsanın kendi var ettiği bir şeyden ilham alması ise çok komik ve bana yalnız hissettiriyor (yine). İçimde o kadar çok yalnızlık var ki (tek başınalık demiyorum ama o da var evet) artık bu dramatik de değil, galiba başkası için kocaman olabilecek olsa bile benim için sıradanlaşmış bir sorun. Hayatımdaki sıradanlaşmış pek çok şey, beni kendimden uzaklaştırıyor. Belki de kendim dediğim şey ile kendi hayatım dediğim şeyi eş değer görüyorum. Bu nedenle hep ''kendim olmak istiyorum.'' Oysa benim kadar kendi olmaya kafayı takan gördün mü, kolay değil bence. Aslında bunu düşünmezsen başarırsın. Ancak ben, güvenmiyorum. Yine de deniyorum. Güvenmeyi deniyorum.

Aslında bağ kurmak hakkında da yazabilirim ama bu, hala zihnimin arka sekmelerinde olan bir düşünceler topluluğu. Bilincime henüz ulaşmadı, bu bakımdan söyleyebileceklerim sınırlı olur. Sadece şunu biliyorum, ben değiştirilmek istemiyorum. Bir ilişkilenme biçiminde (sadece romantik değil, her türlü yakın bağı kastediyorum) zaten orta yolda buluşmak için emek gösterirsin, göstermelisin. Ama ben, beni kafasındaki kişi gibi gören veya kafasındaki kişi olmamı bekleyen bir karşı tarafla bağ kuramam. Bu bağ değil, bu, sadece iletişim kurma çabası olur bence. Belki de çok şey bekliyorum ancak beklentimi düşürmeyeceğim. Çünkü ben kendimi her yönümle değerlendirmeye açığım. Ben de kafamdaki kişiye göre davrandım ve sonra bunu benim de istemediğimi fark ettim. Sonra anladım. Çoğu insan anlamayı değil, devam etmeyi seçiyor. Galiba ben biraz da buna içerliyorum. 

Göremediğin birini sevemezsin, ben buna inanıyorum. Biliyorum demedim, çünkü kesin budur diyemiyorum (kendim için bile). Ama büyük oranda bunu kabul ediyorum: Göremediğin birini sevemezsin. Ve bağ kurmak, içerisinde yüksek oranda sevmek ve sevilmek barındırır. Dürüst bir sevgi. Anlaşılan, orada durduğunu bildiğin ve parlayan. Bazıları kabul etmek de der sanırım. Ancak ben, görmek diyorum. Birini görmeden, onu sevemezsin. Ben buna inanıyorum. Belki bir gün inandığım şey değişir ve başka bir şey bilirim, bilmiyorum. Bunun için henüz gencim, evet bunu kabul ediyorum. :) Çok genç olduğumu, kabul ediyorum. Belki de biraz da bunun bilmeme alanını kendime tanımalıyım.



Süpürgemin bıraktığı yıldız tozları.

 

İnsanın kardeşinin olması garip bir his. Çok dip dibeyken sürtüşebiliyorsun ama uzaktayken de özlüyorsun. Onun üniversite için uzakta olması hem onun için hem de kardeşlik bağımız için iyi olmuş gibi görünüyor. Hatta keşke ben de okuduğum şehir dışında üniversite okusaydım, bunu yapabilseydim. Gerçi ben üniversitenin yarısını pandemide uzaktan eğitimle evden okudum :) ama yine de diğer yarısını da evden uzakta bambaşka bir şehirde okumamanın eksikliğini daha üniversiteyi kazandığım gün bile hissetmiştim ciddiyim. Tabi sevinmiştim, sonuçta iyi okullar arasında olan bir okulu kazanmıştım. Hem benim şehrim de, buralı olmasam, öğrenciler için güzel bir şehirdi. Öte yandan, anladın işte, bunun eksikliğini hep hissettim. Bence ''benim hikayem'' temasının hayatımda hep bir şekilde ertelenmesinde bunun da payı var. Suçu buraya atmasam da, bu nedeni şekillendiren diğer görünmeyen nedenlerin yanında, en belirgin acabam budur. Başka bir şehirde okumamak.

İlk gençlik yıllarında evden uzaklaşmak bir insanın yaşamı için yapabileceği en güzel adımlardan biri bence. Bu yazımda felsefi çıkarım zorlamaları veya edebi kaygılarım olmayacak. Sadece, bu sefer hislerimi dümdüz yazmaya karar verdim. Çoğu durumda hislerimi dümdüz anlatamıyorum. Belki bu da geliştirilmesi gereken bir alışkanlık, bilmiyorum. Belki kişiliğim biraz böyledir, belki de hep duygularımı savunmak zorunda kaldığım için. Özellikle de en güzel duygularımı. Kalbimin en çok parladığı anları savunduğum için belki de zamanla bir şey isteyemeyen biri olmuşumdur. Çünkü kalbinin hiç parlamamasından daha kötü olan bir şey varsa o da, kalbinin parladığı o devasa hisse şahit olup -hatta ne talihsizliktir ki bunu derinden hissedebilen biri olup- o parlaklıkların her seferinde sönüşünü görmektir. Ölüm gibi. Ve zamanla, bir çeşit yas havasına bürünürsün. Kulağa dramatik gelse de, ben dramatik olmaya çalışmıyorum. Yine bir durum tespiti. İşte bu oluyor zamanla, kendine uzaklaşıyorsun.

Kendimi ilk kez ele aldığım zamanı hatırlıyorum. Kendimi bir durum olarak ele aldığım ilk zamanları. Kalbimin parlayabileceğine inandığım bir anda, bir duruma dönüştürülmüştüm. Hayatımda bir alanda bir kere kalbim kırılınca, eli yanan çocuklar gibi bir daha o duruma dokunmuyorum sanırım. Kendimi bu yolla koruyorum. Koruduğumu sanmıyorum, evet gerçekten kendimi koruyorum. Ama daha evvel de söylediğim gibi, kalbin parlaması için ölçülü bir şekilde ateş gerekir. Yoksa kalbin, evet, söner. Yine bir ılıklık, yine bir ışık olur evet; yapın buna uygunsa olur ve bu daha da acı verici olur. Çünkü en başta ateşten korkarsın. Öte yandan o ateşin büyümesini istersin. Ancak büyüdüğü anlarda da kontrol-savunma-denge(sizlik) üçlüsüne takılırsın. Bende hep neden böyle oldu bunu düşünmüşümdür uzuuunnn bir süre. Elimde olmadan olan dış olaylar. Dünyanın en iyi insanı bile olsan bir cadıya dönüşmek ve zamanla gerçekten de bir cadı olmak. Sonunda da cadı olmayı sevmek. Sanırım insan cadı olmayı da öğrenmek zorunda. İnsan neden bunca şey öğrenmek zorunda? Ben neden bunca şey öğrenmek zorunda kaldım? Belki de değildim, bilmiyorum.

Kardeşimi bazen özlediğimi düşünüyorum. Yanında en çok kendim olduğum, hatta salak salak* (başka bir kelime kullanamazdım üzgünüm, tepkilerimin kavram karşılığı bu çünkü) cıvıttığım insan o. Onunla uğraşmayı, hatta onu şakacıktan sinirlendirmeyi seviyorum. Tamam önceden gerçekten de sinirlendiriyordum sanırım?? :) Normalde ciddi olan yüzüm onun yanında hep yaramaz bir çocuğun ifadesine bürünürdü. Hala öyle; bu sefer de onun kafasını şişirmeyi seviyorum. Çünkü dinliyor ahahahah. *-* Farklı şeyleri sevmesini, kendi kişiliği olmasını da seviyorum. Kendine ait bir beğeni dünyası olduğunu ondan önce ben keşfetmiş olabilirim ve buna gerçekten çok sevinmiştim. İnsan sanırım kendi içindeyken beğenilerini ve kendi dünyasını net olarak göremeyebiliyor. Şekilleri, hatları daha geniş olabiliyor ya da en azından ben daha geniş ve belirsiz olmasında hep rahat bir yan buldum. Ancak tam da dün akşam EN sevdiklerimi düşündüm; en sevdiğim kitap, film, müzik türlerini. Entelektüel beğeniler falan fıstık. Ben sanırım şudur demekten çok, belli bir atmosferin yansıtılmasını seviyorum. Hayalle gerçeğin iç içeliği, gerçeğin doğal yaşam içinde yansıtılması, doğa manzaraları, felsefik alt katmanlar, gönül yayını titreten notalar... gibi gibi. Zaten bence bunu net sınırlarla düşündükten sonra bir öykü yazabilme yeteneğim nihayet aktifleşmişti. İnsanın içinde uykuda kalan bazı şeyler var sanırım. O ne demek, o ''şey'' kavramı ne tam olarak açıklayamam. Şey, şey işte. Uyanması gereken veya vakti gelince uyanacak bir şey. Potansiyel gibi değil. Belki güç?? Bilmem, önemi var mı ki? Bir şey, şeydir işte, şey şeydir :).

Bence sorun, iç dünyamla dış dünyamın çok uzun bir süre uyumsuz olmasıydı. Bu nedenle de dünyada kendime bir hikaye görmekte zorlandım. Özellikle 2025 yılı benim için çok zordu. 24 de zordu gerçi. Gençliğimi böyle geçirmiş olmak bile değil de, 2020'li yıllarımı böyle geçirmiş olmak, zorlanmak ama içimden zorlanmak... Bazı insanlar dışından zorlanıyorlar ya hani, daha çok dışından... Yine de içlerinden güç alabilirler. Ben, içimden zorlandım; bu nedenle dışımda güç alabileceğim hiçbir şey yoktu. Çok üzücü bence. Sana aslında ne güzel şu anımı anlatacağım diyordum, şimdimi. Bunu başaramıyorum. Belki de bunu da zamanla başarırım bilmiyorum. Benim için sorun olmasa da, şu anını yazan blog sayfalarına özenen bir yanım var. Ne zaman bir şeye özensem, birkaç yıla ancak belki gerçekleşir. O zamana blog yazar mıyım bilmiyorum. Belki de haddinden uzun bir süre aralıksız yazdım. Bazen bunu düşünüyorum. İnsanlar instagramda, twitterda orada burada zaman geçirebilirler, ben de bloğumu seviyorum işte. Hep en çok bloğumu sevdim. Onu, ilkini, açtığım ilk günden beri. Nihayet içimle dışımın tam olarak hizalandığı bir yer diye düşündüm. Evet bunu düşündüğüm ilk an buydu, küçükken bile anlamıştım. Burası bana ait bir yer. Burası, benim.

Bu ay içinde bloğumun doğum günü var. Üç yaşına girecek. Ah bu çocuklar hızlı büyüyorlar ahahhaha. :) Buraya bazen haksızlık yaptığım anlar oldu. Bu bloğumu hep kıyaslamışımdır. Ben bloğum olsaydım üzülürdüm sanırım. Ama ne yapabilirim? Hepsi özlediğimden. Aslında burada daha çok kendimi yaşadım. Bunu sevdim, çok sevdim. En azından bu bloğum için konuşursam (şimdiden yazayım çünkü bunu bir doğum günü kutlaması yazısına taşımak istemiyorum); ilk başta ait hissetmek için çok sık yazdım. Burasını da ilk evim gibi hissetmek için. Olmadığını düşündüm, hep bir şeyin eksik kaldığını. Sonra ben de anlamadan, anlaşılmak için yazmaya başladım. Bir cevap gibi. İçimde dönüp duran, bana gerçekten kritik bir anda sorulmuş bir soruya bir cevap gibi. Belki de o sorunun yanıtıyla ilgilenen birileri olduğu için böyle oldu. Evet öyle. Ama sonra bu da önemini yitirdi. Çünkü hem cevaplar değişir, hem de kimse soruyu bile bilmiyor. Bu da buruk bir his. Tam bir yanıt buldum diyorsun, hop değişiyorsun. En sonunda ise sadece burası benim bloğum olduğu için yazmaya, sık sık yazmaya başladım. Günlüklerime de bazen böyle yazardım. Bir gün içinde fırsat buldukça birkaç kez. Bunu seviyordum. Sonra okuduğumda kaçırmamış oluyordum. Neyi kaçırmamış bilmiyorum ama sık yazmak, bir şeyleri kaçırmadığımı hissettiriyordu. Ve yazabiliyor olmak. Bu bence bir lüks. Hem kelimeleri sevmek, hem onların seni sevmesi, hem de kelimelerinin nefes alabildikleri bir yerinin olması bir lüks olmalı.

Bloğumu, bloğum olduğu için seviyorum ve onu sevdiğim için sıkça yazıyorum. İlk bloğumu bana kendimi gösterdiği için severdim. Bir ayna gibi, diye düşünürdüm. Ne tuhaf, oysa orada kendimi hiç açık açık ifade bile etmezdim. Çünkü kendime çok uzaktım. Gerçi küçükken olur böyle şeyler, kendine uzak olabilirsin. Burada ise kendime yakın değil, kendimdeyim. Belki de bu, ilk bloğuma olan sevgimden daha oturmuş bir sevgi olduğundan çoğu zaman bana burada yazmak aynı hissettirmiyor diye düşünmüştüm. Uçmaya acemi bir cadının uçmayı bisiklet sürer gibi otomatikleştirmesine benziyor. Kendiliğinden bir sevgi. Kendiliğinden bir akış. Bu da benim bloğuma olan hislerimi ve bakış açımı daha yumuşak ve doğal yapıyor olmalı. Çünkü ben aslında blog olarak sınırladığım bir kutuyu, yazı kutumu da değil, tek tek yazılarımı seviyorum. Onlara hak etmedikleri gibi davrandığım çok zaman olmuş olsa da, ben yazılarımı seviyorum. Yazmayı da seviyorum evet ama bu sevgi de benim için yürümek gibi, hatta nefes almak gibi bir sevgi. Öyle doğal, öyle yaşamın içinden (ve biraz da zorunlu olmalı :). Ancak yazılarım, tek tek yazılarım, değişen bendeki yazılarım, değişen duygulardan doğan yazılarım... Ben en çok da onları seviyorum.

Bir içerik üreticisi vardı. Artık eski videolarımdaki fikirlerimi eksik buluyorum ama onlar benim yolculuğumu bana gösterdikleri için videolarımı yayında tutuyorum demişti. İnsan kendinden parçalar kattığı bir şeye karşı farklı bir bakış açısı geliştirebiliyor. Bu nedenle de ben değiştikçe, yazılarım da buradan uzaklaşmalı gibi düşünebiliyordum. Çok yakın bir sürece kadar (geçen hafta :P). Ancak yazılarım ben değilim, onlar sadece benim yazılarım; bu kadar. Benim adımlarım olabilirler. Süpürgemin bıraktığı yıldız tozları olabilirler. Ah böyle de ne romantik bir bakış açısı oldu. Ancak doğru; yazmak benim için uçmak gibi bir his ve kelimelerim beni kaldıran kuvvet, onların oluşturduğu yazılarım ise yıldız tozlarım.


Demian, Hermann Hesse.


Benim ilk öyküm.

 

Dün akşam ilk öykümü anlattım. Ben öykü yazabilen birisi değilim; hiç olmadım, olamadım. Yazdığım ilk ve tek öykü de dokuz yaş civarıma ait olmalı. Şimdilerde çoktan geri dönüşmüş olabileceğini düşündüğüm, veya belki de daha kötüsü tozlanmaya terk edilmiş bir unutulmuş varlık olmuştur, bir defterin rastgele boş bir sayfasına sıcak, basık ve küçük ancak sesleri uzakta tutan bir odada yazdığım, hayatımın bu anına kadar varlığını bile sadece benim bildiğim bir öyküm vardı. Bu öykü tamamen başkasının öyküsünden ''araklamaydı.'' Bir animasyondan. Bunu daha o yaşımda, üstelik kendi öykümü ilk okumamda anlamıştım. Sonra da o defteri bir köşeye atmış ve öykü yazma denememin kendisine kızmıştım. Neden o öyküyü benden önce birisi anlatmıştı ki?! Çok sinir bozucuydu!

Sonra uzun bir süre öykü yazmaya çalışmadım (ödevlerim dışında).

Yine dokuz yaş civarımda, kendi kendime çok ilginç bir cümle kurmuştum. Daha sonra yaşım büyüdükçe o yaşımda o cümleyi kurmama hayret ettiğim bir cümle. O cümle benim içimde kalacak olsa da, öykü yazamamakla ilgiliydi. Hiçbir zaman bir ''öykümü'' anlatamayacağıma dair kırgın bir inançla ilgili. O inancı sahiplenmiş miydim bilmiyorum. Sanıyorum ki o inanç, o anlığına havada duran bir satırdı ve ben o satırı kendime okudum. Zaman, o satırı ezberledim mi yoksa sorguladım mı diye beni test etmek için o cümleyi çeşitli zaman aralıklarında karşıma çıkardı. Ben hep o satırı ezbere bir öyküymüşçesine anlattım. Bazen köşe başlarından, bazen tutunamayacağım yerlerden, hatta bazen diğer insanların üzerinden ve hatta içinden süzülen o satır, bana hep ''ben buradayım, bak buradayım,'' dedi.

O küçük odada ilk yazdığım öykü ne üzerineydi çok da anımsamıyorum ancak bir animasyondan aşırı derecede ilham aldığımı anlamıştım. Ben çok şey tüketirim ve tükettiğim çoğu şeyi içercesine algılamaya çalışırım. Filmleri, kitapları... Sadece bunlardan beslenmek hazır paketli gıdalardan beslenmek gibi bir etki bırakabilir. Evet, yazı yazma serüveninde sana açlığını sorgulatır ve seni doyurur da; hatta bazı insanlara özgünlük bile katar. Ancak bende durum öyle işlemiyor. Ben kitap ve filmlerden, yani başkalarının anlatılarından, kendi dilimi bulmak, diğer bir ifadeyle ''nasıl'' sorusuna döngüsel yanıtlar şeklinde bir keşif haliyle yaklaşıyorum. Sözgelimi, bu yazar ''nasıl yazmış?'' Hatırı sayılır bir süredir kitapları bu bakış açısıyla okur, yazarın anlattığı şeyi hangi dille anlattığına bakarım. Daha önceki (sildiğim) pek çok yazımda da ifade ettiğim gibi, aslında anlatılabilecek her şey muhtemelen çoktan anlatıldı. Önemli olan senin onu ''nasıl'' anlattığın, yani özgün sesin, senin bakışın duyuşun ve ifaden olmalı. Bunu da ben diğerlerinin anlatımı dediğim tüketim içeriklerinden (kitap ve filmler ağırlıklı olarak - ve evet bunlar tüketim içerikleri ama onları ''nasıl'' tükettiğini sen seçersin. Fast food gibi mi, tadına vararak mı, ilaç içer gibi mi?) sağlayamam; onlardan yalnızca, yol haritamı çıkarmak için ilham alabilirim. 

Benim bu zaten anlatılmış ürünlerden ''fazla ilham :)'' almamam için ise deneyimlerimden yola çıkarak yazmam gerekli. Bu sadece olay boyutlu olmak zorunda değil, bir nesneye yüklediğim anlam da olabilir. O anlamı dünya tarihinde daha evvel milyonlarca kişi ifade etmiş olabilir, ancak kimse benim onu nasıl gördüğümü benim ağzımdan duymadı. Ben olaya, anlatma olayına ve özgünlüğe, biraz da bu pencereden bakıyorum ve bunu kıymetli buluyorum. Ancak hala daha bir öykü değil, anlatı kuruyorum; diye düşünüyordum. Bu doğru, ki bunu daha evvel de biraz yakınır bir alt tonla burada da ifade etmiştim. Neden öykü yazamıyorum? Daha doğrusu, neden öykü kuramıyorum?

Dil sistemleri üzerine düşünüyorum. Dillerin yapı farkları hakkında düşünüyorum. İngilizce aslında Türkçeye göre kolay bir dil. Neye göre kolay-zor kısmı bu yazının konusu değil, buraya değinmeyeceğim. Benim bahsettiğim durum daha dilin varoluşsal haliyle alakalı. İngilizcede genelde ana durum ve onu yapan kişiye odaklanılıyor (özne ve eylem). Ancak Türkçe bu bakımdan bir eylemin kendi içinde bile çok katmanlı bir dil. İçerisinde; kim, neyi, neden, nasıl, ne zaman, kiminle ve hatta ne cüretle yapmış bunu bile anlatabilir. İngilizcede de dilin zenginliğini kullanabiliriz, bakın bundan bahsetmiyorum; daha çok dillerin özünü kavramaya ve bunu ''nasıl anlatıyoruz'' perspektifinden görmeye çalışıyorum. Basit seviyede dil bilgisi düzeyinde iki dili kıyasladığımızda neyi anlatmaya çalıştığımı daha iyi anlamlandırabiliriz. İnsanlar nasıl düşünür, bir dilin konuşucuları bunu dillerine kendi perspektiflerinden aktarırlar.

Öykü kurmak da buna benziyor; insanların aynı öyküyü farklı yapılarla ifade ederek (nasıl sorusu burada kilit görevde duruyor) kendi öykülerini oluşturmaları. Bunu her bir insan yapıyor. Bunu her insan, yazmadan yapıyor. Ben bunu yapma yetisine sahip olmadığımı düşünmeye başlamıştım. Ben anlatıyorum; ancak anlattığım, öykü olamıyor. Öykü kuramıyorum. Öyküleri dinliyorum, çoğu durumda anlıyorum ama ben en başta, bir öykü kuramıyorum. Kendi öykümü kuramadığım için öykülerimi de kurmam, bir öykünün ana çatısını kendi sesimle var etmem, beni zorluyordu.

Dün akşam gün batımının hemen öncesinde yine yıldızlarıma gittim. Aslında gün batımlarımı paylaşma hissimin sönükleştiğini ve bunun dramatik bir yerden değil, doğallıkla ve belki de beni olmam gereken noktaya getirmek için gerçekleştiğini görüyorum. Bu, başlangıçta kırıcı bir noktadan olmuştu kabul. Örneğin, bu günbatımını diyelim ki ikimiz birlikte izliyoruz. Ben bu günbatımını seninle birlikte izlediğimi biliyorum; peki sen, bu günbatımını benimle birlikte izlediğini biliyor musun? Ben günbatımlarını birisiyle birlikteyken de tek izlediğimi gördüğüm için bu konuda öykü yazma isteğim de bitmişti. Oysa ben hayatta en çok, günbatımlarını paylaşmayı severdim. Herkesle değil, benimle birlikte günbatımını izleyecek birileriyle. Bu, benim temel kırgınlığımdır.

Şimdi de seninle günbatımlarımı paylaşmıyorum. Seninle, günbatımlarımdaki beni görüyorum. Hayır, günbatımlarını izleyen beni gören yıldızlarımı sana anlatıyorum. :)

Yine onlar vardı. Öncesinde ve bir gün batışına sığabilecek kadar uzun bir süre zarfında, sadece onlar parladı. Çift yıldızlarım. Bu iki gündür gökyüzünde gezgin bulutları görüyorum. Ben gece\ akşam bulutlarını ayrı bir severim. Hatta en çok o bulutları severim. Bulutların usul hareketleri bana sanki bulutlar duruyor da, yıldızlar hareket ediyor gibi hissettiriyor. Sanki her şey bu gök kubbenin içindeymiş ve hatta uzun süre onları izlersem, gökyüzü yeryüzüne dönmüş de, ben gökyüzünden onları gözlüyormuşum gibi uçuran bir his. Bu hissi seviyorum. Yıldızlarımın etrafımda dönmesini.

Onları daha şimdiden özledim. Sabah ezanını duyduğum şu dakikada, yavaş yavaş ışıkta kaybolacak yıldızlarımı bekleyecek olmak, aklıma bu özlemi getirdi. Onlara bu akşam da koşmak istiyorum diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu, çok saf bir yerden gelen bir özlem. Heyecandan doğuyor.

Ben hep öyküler dinledim. Bazen seslerle, bazen görsellerle, bazen yaşantılarla bu öyküler beni geldi buldu. Anlatılarımı bunlarla kurdum; içimde ve dışımda. Ancak ben hiç, kendi öykümü anlatmamıştım. Yıldızlarıma bile. Ben yıldızların da öykülerini gözlemledim. Onlarda pek çok öykü gördüm. Hatta son iki akşamdır bana bulutlar da değişen yüzleriyle birlikte çeşitli öyküler anlattılar. Çoktan bilinçaltıma çekilen buluttan karakterler... Onların öyküsünü yazabilirim; ancak yine de, bu benim öyküm olmaz. Ben sadece anlatırım. Bulutların bana gösterdiği öyküleri anlatırım.

Oysa dün akşam, hadi bu son müziğim olsun demiş ve o son müziğe bu nedenle on saat karar verememişken... eskilerden dinlediğim bir müziğin çalmasıyla, e madem sen ol ne fark edecek, kabullenişiyle arkama yaslanmıştım. Sonra bacak bacak üstüne attım, bacaklarımın üzerine tüm yükümü taşıdım. Ellerim çenemde, kafam yıldız bulutlarına dönük duruyordum. Ne olduğunu bilmem, bir öykü anlatmaya başladım. Önce yavaş, sonra müzik bitmeden öykümü bitiremeyecek olmamdan telaşlı... anlattım anlattım. Bu öykü beni duygulandırdı. Çünkü ilk kez ben yıldızları değil, yıldızlar beni dinlemişti. Beni duymalarını çok istediğimi düşündüm. Yıldızlar, lütfen beni duyun; öykümü duymuş olun... böyle düşündüm ve galiba onlara iç sesimle fısıldadım bile.

Duydular diye düşünüyorum. Onlar, benim kendi öykümü de, başkalarından duyduğum öyküleri anlatışımı da, bence hep duydular. Belki de sadece, benim de duymamı bekleyen, tamam böyle olmasa bile, böyle olacak olsaydı, bunu bekleyebilecek varlıklar olsalardı (ki bilemeyiz), benim ''nasıl anlatıyorum'' sorumun yanıtını bir öykü anlatarak akıl etmemi... Hayır, ben bunu çoktan akıl etmiştim ki. Ben bunu, taaa dokuz yaşımda akıl etmiştim. Ancak yapamadım. Bir öykü kuramadım. Kurduğum öyküler de kendi öykümmüş gibi gelmedi. Zaten -müş gibi'li ifadelerle yaklaştığın durumlar ne kadar senin olabilir ki? Oysa bu öykü benimdi. Benim ilk öykümü, dostlarım yıldızlar dinledi (biliyorum).

Öyküme bir isim vermemiştim. Hala vermedim. İsimsiz bir öykü, dağılır değil mi? Bunun olmasını istemem. Onun parçalanmasını istemem. Onun adı, Paylaşmak.



Popüler Yayınlar