Daha hayatın çok başında olduğumu fark ettim. Çok bebek olduğumu. İnsan kendi hayatının içindeyken öyle sanmıyor tabi; bunları bunları yaşadım, bunlar bunlar kaldı diyor. Daha fenası, ben daha fenasını diyorum, bunları bunları yaşamadım... Sonra da buna bahane buluyorum. Geçen zamanımı bahanem yapıyorum. Oysa zaman duran bir şey. Biziz zamanda ilerleyen. Asıl sorun zamanın akışı değil, bu akışa bakışımız belki de. Benim dediğimiz o zaman... Sorun bu; zamanla ne yaptığımız ya da ne bahaneler ürettiğimiz.
Belli bir yaşa geldiğinde tabi ki cebince öğrendiklerin olur. Bunun için yarım asrı devirmen de gerekmiyor. İnsan kendi bulunduğu noktaya hangi yollardan geldiyse, ancak o yol kadarını bilebilir ve ötesine dair tahmini olabilir. Çoğu kişinin yanılgısı göremediği öteki yolları bildiğini varsaymaktır. Bu böyle; sonra da öteki yollara girecek bir diğeri bundan etkilenir. Ben etkilenirim. Bir şeylerden etkilenmeyi küçük gören ben, en başta etkilenenim. Öyleydim.
Oysa çok bebek olduğumu fark ettim. Hayatımın baharında olduğumu. Sanırım uzun zamandır sızlanıyorum. Çok daha bebek, belki de cenin olduğum günlerden beri. Bunun da sebepleri var, sebepleri olabilir. Gerçek sebepler; ancak gerçek sebeplerimiz de en büyük illüzyonumuz olabilir.
Bir teyzeyi gördüm, hayattan keyif alan bir teyze. Bu bana çok bebek olduğumu sezdirdi. Sonra aynaya baktığımda bunu itiraf etmek zorunda kaldım. Evet, ben daha hayatımın çok başındayım.
Ancak hayatının çok başında olanların, belki de bebek bile değil henüz cenin olanların, düştüğü sağlam bir yanılgı vardır: ÇOK GEÇÇÇÇÇ! Ben de böyleydim. Beni geçsek mi zaten ya, ben... Ben, çok da gerçekçi bir örnek sayılmam. Ben gerçekten bu dünyaya uzaydan gelmiş gibiydim (gibiyim). İçimden değil, dışımdan. Anlamlandıramadığım bir olgunluk etkisi çarpardı diğerlerine, oysa içim; bambaşkaydı. Bunu sevsem de, bu etkiyi, bu devasa bir yüktü. Götürüleri getirilerini üçe beşe ona yüze bine katlardı. Katladı da.
Bu nedenle mi yanılgıya düştüm? Hayır, korkaklığımdan yanılgıya düştüm. Genç olduğunu kabul etmek, hayatta genç olduğunu... Bunu ben çok iyi bilirdim oysa, gerçekten çok çok iyi bilirdim. Hep şey derdim, ben bu hayata öğrenmek için geldiğimize inanıyorum... Pek alıcı bulmayan bir cümlem daha. Zamanla ben bile zihnimin gerilerinde tozlanmaya bırakmışım. Oysa bu benim inandığım temel nedendi: Hayata öğrenmeye geldiğimize inanıyorum.
Neden öğrenmeye geldiğime inanıyorum dememiştim ki? Bilmiyorum. Belki de biz demek istemiştim. Biz, yani insanlar gibi. Bu hoşuma giderdi. Eskiden yazarken de öncesinde, onlar derdim, insanlar böyle yapar... Sonra, biz dedim, biz insanlar böyle yaparız. Şimdiyse... ben diyorum. Ben nasıl yaparım?
Benim hafiflemem çok kolaydır. Uçmam süzülmem. Mantıksız şeyleri ayıklamam, o kadar kolaydır ki... Ben kafaya pek bir şeyi takmam, ciddiyim takmam. Benim özümde bu yok. Ama o zaman neden bu kadar yere çakılıyorum ve takıyorum (kolayca)? Çünkü korkağım. Ben demiyorum. Bana dediler diyorum. Etken fiiller değil, edilgen bahaneler sıralıyorum.
Bunu itiraf ettim de ne oldu; ne yapacağız bu itirafımla peki? Yine aynı şey... Biz, ne yapacağız? Biz mi? Biz... Hayır, ben nasıl yapacağım? Sanırım bizden bene geçmek benim gözlerimin karanlığa alışmasını sağlıyor. El yordamıyla yürüyorum. Karanlıktan korkmuyorum, yine de düşebilirim. Bir insan düşmekten de, karanlıktan da korkmayabilir ama bir insan karanlıkta iyi göremez ve düşebilir. Biz diyerek tutunuyorum; bununla avunuyorum (yazarken).
Bununla ilgisi yok. Ben dediğimde hep soru soruyorum. Bana dair cevaplarım yok. Ben çok daha karmaşık bir varlığım. İç içe geçmiş bir varlık. Her insan gibi. İçinde birçok şeyden birkaç tutam olan bir varlık. Bu beni daha değerli veya daha değersiz yapmaz. Bu beni en azından ilk bakışta İlkay bile yapmaz. Bu beni, insan yapar.
Peki beni İlkay yapan nedir? Ben bunu soruyorum? Biz derken de, ben diyemezken de... ben hep bunu soruyorum.
Ben benim gördüğüm kişi değildim. Hiçbir zaman. Uzun bir süre, diyelim. İkimiz, üçümüz, beşimiz mi diyelim? Bilmiyorum. Ben tek demesem, ahahahahha.
Bu beni yanılttı. Birçok kişinin bir şey diyebilecek olması, beni yanılttı...
Büyük bir değersizlik hissi. Çünkü İlkay, onu yapan şey ne? Bunun bir karşılığı yok mu? O zaman hangi dilde iletişim kuracağım? Ben yoksam, benim dilim nasıl varlık bulacak?
Hayatta en değer verdiğim şeyin bende olmaması korkunç bir şey. Ney, onu bile tanımlayamam. Ne yok o halde? Ben mi? İlkay mı? Beni İlkay yapan o şey, bu yok-tu (mu?).
Kendime kızmıyorum ve kendimi suçlamıyorum. Belki de öğreniyordum, bunu biliyorum. Çoğu kişi bunu... ahahahahahhah tamam tamam (öğrenemez bile).
Beni ben yapan o şey yok değildi; o şey, karşıma geçip bana sarılmakla meşguldü. O şey içimde olsaydı bana sarılamazdı ve ben hep en çok buna ihtiyaç duydum. Sarılmaya.
Birine gidip sarılabilirsin ve biri de gelip sana belki sarılabilir ama sarılmak... Ben sarılmaya ihtiyaç duydum, hep. Korkunç bir gereksinim. Normal bir insan bunu kaldıramaz, böyle derdim. Ben anormal miyim ahahahahah, belki de. Keşke ben de kaldıramasaydım. Böylece o şeyin yokluğunu var etmeye çabalamazdım.
O şeyi biz kendimiz zaten göremeyiz. Hep bunu savunuyorum. O şeyi bir insanın kendi başına bulması büyük bir şey olurdu. Bu nedenle... hadi ama, ben sadece genç bir kızdım. Çok genç. Nasıl görecektim? Üstelik tek başıma! Karanlıkta! Karanlıkta... (bunu yazmak için erken ve belki de artık çok geç.)
Çok geç olduğunu düşünüyorum. Hep çok geç olduğunu... ne? sanırken mi, inanırken mi, bilirken mi, inandırılmışken mi... ne? Hiçbiri. Geçti, bırak.
Kendimi yeni doğmuş bir bebek gibi hissediyorum. Kendime tarot okuması yaparken yine üç beş blokaj çıkmıştı. Ben bezgince offff ama ben artık kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum, demiştim, daha da blokaj çözemem içimde yol bitti bu kadar... Böyle dedim. Belki de böyle olduğundan o teyzeyi gördüm. Yaşamayı seven birini. Bunun için bilgeliğe gerek yoktur. Bilmeye bile gerek yoktur. Yaşamayı sevmek için hiçbir şeye gerek yoktur. Tüm sıralayacaklarımız günün sonunda kocaman bir bezgin ooofffff'tur. Bunu görüyorum. Bahaneler bahaneler. Gerçek olan ama bahaneler. Budur, oooffff demek.
İlla bu olsun şu olsun demek de çözüm değil. Bir yerden sonra sıkılırsın. Bu olsun bu bu bu! Yaşamak bu değil. Olsun tabi olsun, isteklerin olsun, istediğin olsun ama yaşamak, BU OLSUN, demek değil...
Bazen kartlarım güzel çıkar. Ben de sorarım, ama ben bunları yaşamıyorum!?...Yaşabilme potansiyelim varmış, ben aslında bunu hak ediyormuşum. Hak etmek... Bu dersi hep çok önceden aştığımı sanıyorum ama hep yeni güncellemeler geliyor. Hak etmek.
Ben belki de beni hak ettiğimi düşünmüyordum. Olabilir.
Ben, beni hak ediyorum. Bak, kabul ediyorum. Ben beni hak ediyorum.
Artık bana sarılacak bir ben'i çağıramıyorum. Belki de içime girmiştir. Sen onu hiç gördün mü sevgili okur? Böyle şeyler aynada görülür mü dersin?
Ben böyle şeyleri başkasında bir, en olmadı üç beş, bakışta görürüm. Herkeste değil. Önceden herkeste görebileceğime inanan bir çömezdim. Artık, bunlarla ilgilenmiyorum. Beni ilgilendirmez. Bu, en sevdiğim ilk on cümleden biridir.
Beni ben ilgilendiririm. Bu da bir geçiş. Bir geçemedim. Bazen atı alan Üsküdar'ı geçti hissi gelecek gibi mi... Bana bu his hiç gelmez. Ben yarışmıyorum. Sadece son iki yılda bir konuda geldi. Büyük bir kırgınlıkla! Sonra doğdum.
Acaba hala gözlerimi açamadım mı dünyaya? Belki de açtım, emeklemeye başladım, yürüdüm, koştum, hopladım zıpladım. Uyudum, bir kabus gördüm. Değişik bir rüya. Bazen karabasan.
Şimdiyse uyanmaya çalışıyorum. Gerçeğe değil. Ya gerçek de bir kabussa? Bunu hiç düşündün mü? Ben rüya göremez miyim acaba? Bu, tehlikeli mi olurdu? Yeni ayılırken, tam uyanacakken... Ama ya kabussa... Bu çok adaletsizce olurdu! Ben rüya görmeyecek miyim? (Diğerleri gibi.)
Bir rüyanın içinde bile tek gerçek biz değil miyiz? Belki de önemli olan, rüyanın ne olduğudur.
Ben yaşamımla ne yapabilirim? Ben benimle ne yapabilirim?
HAYIR. BEN ZATEN BUNLARI EZBERLEDİM.
Dünya benimle ne yapacak, ben bunu merak ediyorum. Çünkü artık bir şey yapmalı. Ben bir şey yapsam, dünya da bir şey yapar mı dersin? Ben ve dünya. Biz. Biz...
Sanırım sadece yanımda biri olsun istiyorum. Ve beni bu dünyada yapayalnız bırakan hiç kimseyi hiçbir zaman affetmiyorum, affetmeyeceğim. Onlar yüreklerini ferahlatsalar bile, ben asla affetmeyeceğim. Bunu yapacak güçte değilim. Çünkü insanım. Keşke bu kadar devasa bir yalnızlığı bu kadar güçlü ve karakterli bir ruhla deneyimlemeseydim. Yine de hep başarabileceğimi biliyorum. Çünkü hep başardım. Umarım, ''dünya'' da yanımda olur...



.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)