Bu sadece bir şey.

 

Cenin pozisyonunda uzanmayı ve sonra ne olduğunu bile anlamadan uyuyakalmayı severim. Yorgunken yaparım bunu. Bedenimden taşan yorgunlukta değil de, zihnimden taşan yorgunluk bedenime vurduğunda yaparım. Başıma tatlı tatlı bir sızlama vurur. Bu sızı, yastık yaptığım kolumun dokunuşuyla hafifler. Yorganın karanlığında ne olduğunu bile anlamadan uyuyakalırım.

Bu sefer uyuyakalmadım.

Önceden böyle anlarda tavandaki şekilleri izlerdim. :) Hislerimi büyütecek bir şarkı seçer, yatağa sırt üstü uzanır ve tavandaki şekillerden resimler uydururdum. Bazen ağlardım. Ruhum çıkmak istiyor ama bir bariyere takılıyor gibi bir ağlama. Usul usul ama şiddetli bir ağlama. Belki birkaç dua. Belki iç dökme. Sonra yine müzik. Sonra bir şeyin değişmeyeceğini kabullenme. Bazen umutlu bir çözümle gelen, bazen yılgın bir hüzünle; ama hep kabulle.

Gecenin çok geç bir saatinde sırt üstü uzanıp yıldızları izlerdim. Çok çok yakın bir yaza kadar bunu yaptım. Büyülenerek, kendimden geçerek... yaşamı hissederek yıldızları hayranlıkla izledim. Bazen dua ederek, bazen ittire kaktıra hayal kurarak (ki benim hayallerim bile tuhaftır) ve çoğu zaman kendimi dinleyerek. Kendimi duyarak izledim canım yıldızları.

Yıldızları, yıldızlarımı değil. Onlar kimsenin değildir. Kendilerinin olduklarını bile iddia etmeyecek kadar özgürlerdir. Değil mi, evet öylelerdir. 

Yazın bir yıldızım olmaz bu nedenle. Çünkü onlar, tam da ''yıldızlar'' oldukları için kalbime yakın parlarlar. Kışın ise bir kış yıldızım var. Bir süredir aramızda bulutlar olsa da, ikimiz arasındaki tek engel bulutlar değil. Onunla aramızda belki de galaksiler olduğunu kabullenmek, yaşadığım en üzücü hayal kırıklığıydı. Belki sandığımdan daha yakındadır artık kış yıldızım bana ama ben, ona galaksiler kadar uzağım. Belki de o da yakın değildir tabi. Onu hissedemeyeli, en parlak hayalimi hissedemeyeli uzun zaman oldu. Bu nedenle, bunun ağırlığını kaldırabilmek için onu sana da itiraf ettim sevgili okur. Tabi ciddiyetle yaptım bunu. İnsanlar kendilerini daha güçlü hissetmek için bazen aslında önem verdikleri şeylerle dalga geçerler, bunu ben de yaparım, ama yıldızıma olan sevgimi hiç küçümseyerek anlatmadım. Bunu yapamam da zaten. O benim için en gerçek şeydi çünkü. Beni bugünüme taşıyan değil ama; bana, ''umut'' veren belki de tek şey: Bir yıldızdı.

O yıldızı o kadar çok sevdim ki, hep bir gün daha yaşamak ve aslında bir gün daha gelişmek istedim. Sandım ki, bu yolla aramızdaki galaksiler ve ışık yılları kapanacak. Zaman bizden yana olsaydı bile, ben mekanları aşacak kadar cesur değildim. Onu suçlayamam. Kimseyi suçlayamam. Sadece onu sevmeyi çok istediğimi bir veda mektubumda itiraf etmek istiyorum. O yok. O, hep olmayan bir şeyin ihtimaliydi. Belki de o bir kişi değil de, bir şeydir. Bu çok ucuz bir avuntu ama muhtemelen böyle. Sana yıldızımı itiraf ettikten sonra bunu kabullenmek daha kolay oldu ne garip. 

Belki de yıldızım da beni en az benim onu çok özlediğim gibi özlemiştir. Belki de yıldızım, artık bir cenin halinden doğmamı ve esnememi istiyordur. Hiç bir araya gelemeyecek olsak ve bu benim için hep yalnız hissettiren bir yaşam olacak olsa bile, o kadar da kötü değil. Buna inanabilirim. Zaten aksini de deneyimlemedim.

Arada sırada gelecekteki bir halim aklıma gelirdi. Yakın bir tarihteki halim. Çocukluğumdan beri aklımda bir yaş vardır. Neden o yaş bilmiyorum. Ama hep aynı yaş vardır. Artık o yaşa çok yakınım. Bunun bir önemi yok. Büyük beklentilerin içi boştur. Yine de, hayalimdeki halimin gözlerindeki bakış, artık yüzüme oturuyor: Kabullenme. Bu beni ilk hayalimde korkutmuştu. Çünkü bu bakışın anlamını anlamamıştım. İnsan anlamadığı şeylerden korkuyor. İçinde tanımlı olmayan hisleri düşünce formunda bir yerde görünce korkuyor. Hisler aslında bir çeşit kod. Onlara bu kadar değer verme nedenim de temelde bu. Neyse, o bakıştaki hissin kodu benim içimde de farkındalık buluyor. Bu iyi bir şey diyemem. Kötü de diyemem. Bu sadece bir şey.

Belki de uzun yıldız ziyaretlerimde gördüğüm o şey de buydu: Bu sadece bir şey, bu kadar.

Tabi romantizmi ve mecazları bir kenara bırakıp biraz somut yani ''dünyaca'' konuşursak, bahsettiğim şey tabi ki bir romantik partner yani kendi literatürümdeki en doğru karşılığıyla ORTAKLIK. Bakın, bu konuda hayal kırıklığı yaşamadım veya üzülmedim. Ben zaten ilk kabullenme dalgasını bir 3-4 yıl evvel falan yaşamıştım. Aşık olamayacağım veya kafama uygun bir partnerim olamayacak gibi değil, ORTAĞIM olamayacak gibi. 

Bunu magazinel olarak ruh eşi olarak da satarlar ancak senin bu dünya düzleminde ruh eşinle tanışma ihtimalin üzgünüm milyonda bir. Olsa olsa, evet hepimiz, frekansımıza o an kim uygunsa onunla birlikte oluruz ve evet çok uyumlu da olabiliriz (eğer çok kalıp yargımız ve travmamız yoksa). Neyse yani benim bahsettiğim böyle uçuk pembe pazarlama araçları değil. Benim bahsettiğim tam bir bütünlük bile değil. Bahsettiğim...

Asıl sorun bunu çok çok çok çok ufacıkken istemiş olmam. Gerçekten bu bile başlı başına çok tuhaf olduğu halde çocukluk dileğim beni ergenlikte de bırakmadığında ''bu herhalde psikolojik yaaa'' diyebilecek kadar olgun ve ''mantıklı'' bir kızcağızdım. Uzun bir süre bu istek psikolojik dedim, yalnızlıktan ve hayal kurup büyütmekten (ki benim hayal kurma becerim yok) dedim. Ama bu istek bana musallat oldu yapıştı bırakmadı. E herhalde kadersel o zaman dedim.

Ne olduğu artık umurumda değil. Çünkü isteğimin artık gerçekleşme ihtimali zaten yok. İlk kabullenme dalgası böyle gelmişti zaten. Bu hayatta imrendiğim tek şey (evet tek şey) birlikte büyüyen çiftlerdir. Bunu yaşamak için fazla büyüdüm. Hayalim beni zaten çoktan terk etti. Yine de içimde bir gölge vardı. İsteğimin gölgesi beni bırakmadı. Tamam kabul duygusal boşluğumda daha da sarılırdım bu isteğe ama sadece o zamanlarda değil. Ben bunu, onu, biriyle birlikte hayatı deneyimlemeyi gerçekten çok istemiştim.

Çoğu zaman hazır hissetmediğimden olmadı dedim. Hazır olmak için kendi üstümde gereksiz yere çalıştım. Kendi üstünde çalıştıkça daha da hazır olamıyor insan. Oysa pek çok ortaklığa değer vermeyen insan çok daha güzel şeyler yaşamış olabilir. Bunu gördüğümde de haksızlığa uğradığımı düşünürdüm. Oysa evrenin bana bir borcu yok değil mi? Veya başka yetkili mercilerin?

Bu beni biraz üzüyor evet. Birini beğenmedim de diyemem. Belki insan olarak hoşlanmışımdır bile. Kalbimin milattan önce çarptığı bir tarih bile oldu. Kalbimi çarptıran ana maddeyi bile çözdüm. Belki de ben, hissetmeyi bilmeyen biriyimdir. Beni Neptünlü yapan da bu biliyor musun? Siz hep tersini sansanız da, aslında ben, hissedemiyorum bence. Ben, düşünüyorum. Dileğimin asla gerçekleşmeyecek olma sebebi de belki de budur.

Her şeyi tek deneyimleyecek olmak fikri de bize pazarlanan ''güçlü insan'' imajı bence. Ben bunu istemedim. Belki de hayal kurmayı bile beceremediğim için asıl istediğim şey olmadı. Artık olmayacağına emin olma sebebim yaşımla ilgili değil veya onu çok istediğim için bıkmamla ilgili değil. İnancımı bile kaybetmedim. Ben bu isteği bıraksam, o beni bırakmıyor. Yine de bu sefer kararlıyım. Kalbimin kırılmasını istemiyorum. 

Gelen kişinin kalbinde eski bir aşkın veya bir yaşantının gölgesi olmasına katlanamam.

Gelen kişinin bana duygularını kapatmasına ve kendini açmamasına, rol yapmasına, katlanamam.

Gelen kişinin beni insan dışı bir varlık gibi parlak görmesine, umudu yapmasına katlanamam.

Gelen kişinin beni minnoşvari bir sıfatla görmesine katlanamam. Çünkü alakam yok.

Ve her seçenekte de sadece ben değil, o da çok üzülür.

Ama benim en çok katlanmayacağım, gidecek birinin gelmesidir. Buna muhtemelen asla katlanamam ve... olacak olan da bu.

Bunların dışındaki birinin var olmadığını kabul etmek, en zoruydu. Bu nedenle geriye kalan tek seçenek, en azından uzun bir süreliğine, her şeyi tek deneyimlemek oldu. Bunu kabul etmek benim için gerçekten zor. Birini kabul etmek de çok zordu ama tek başına bu dünyada bir şeyleri keşfetmek, benim için, altını çiziyorum benim için, çok zor. Zaten bu istek arada bana uğrasa da, sanırım ben onu çoktan terk ettim. Bu da çok üzücü. Gerçekten üzücü.

Yazımı yazınca uygun kelimeyi buldum: Eşleşme. Bahsettiğim aslında bu (kimse anlamadı). Bunu yaşayanlar da var tabi. Bazı çiftlere bakınca bile bu enerjiyi alırız. Ama zor bulunan nadir bir şey. Hayatın ilk yıllarında bulmayı beklemek de safça bir istek ama... Yine de çoğu şeyi onunla deneyimlemek isterdim işte. Bir de şu var tabii... Herkes her şeyi herkesle denedi maşallah! Bana ne kaldı ki? Hiç.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Joseph Campbell)


Hayatın içindeki hayatım.


Ne zaman hayatımla -ve aslında hayatla- ilgili umutsuzluğa düşsem, çocukluk fotoğraflarıma bakmaya karar verdim.

Hayatım mı yazmalıyım, hayat mı karar veremedim. Sanırım asıl sorun, hayatın içindeki hayatımı görememem. Bunun bir anda olan bir şey olduğunu söyleyemem. Bu durum daha çok, sürece yayılan ve içime bazen gıdım gıdım, bazen galon galon sızan çeşitli yaşantılar sonucu ulaşmak zorunda kaldığım ve bunu kabullenmemek için direttikçe daha çok üstüme gelen sonuçların üzerimde bıraktığı hayal kırıklığı merkezli hislerden ileri gelen çeşitli saptamalardan kaynaklanıyor (tanımlamak bile yordu :). Böyle olmasını ben de istemezdim ama günün sonunda bunu temizlemesi gereken benim. Bir diğer öfke nedenim de bu. İnsanlar bozdukları şeyleri kendileri tamir etmeli diye düşünen bir yanım çok çok uzun zamandan beri vardır. Sanırım bir şeyi bozmaktan ölesiye korkan yanımı besleyen düşünce de bu. Komik olan ise, her zaman her şeyi kendimin tamir etme çabası. Oysa zorunda değilim. Bunu kabullenmem değil, uygulamam hep çok zor olmuştur.

Albüm karıştırmayı çok severim. Aslında kardeşimin daha çok fotoğrafı olabilir ama o küçükken dijital kameralar çıkmıştı. Bu nedenle onun fotoğrafları genelde dijital olarak depolandı. Benim küçüklüğümde ise eski fotoğraf makinelerinden kullanılıyordu. Hani sadece fotoğrafçıların filmleri banyo edip fotoğrafları basmasıyla nasıl poz verdiğinizi gördüğünüz o eski kameralar. O fotoğraf makinelerinin yeri bugün bile benim için ayrıdır. Nasıl çekildiğini bilmediğin için ve poz sayın sınırlı da olduğundan sadece anı belgelemeye dayalı olarak gerçek fotoğraflar çekilirdi. Bu nedenle eski yıllarda çekilmiş fotoğrafların olduğu albümlere bakmayı hep daha çok sevmişimdir. 

Annemlerin gençliği, düğün fotoğrafları, benim küçüklüğüm... Bazı akrabalarımızın genç hallerini görmek de öyle; nostaljik, güzel, sevimli. Sence de canlı hissettirmiyor mu? Ben sanırım en çok da o canlılık hissini seviyorum. Gerçekten. Canlılık hissi sadece nostaljide olan bir şey değil tabi ki. Canlılık, anda olan bir şey. Günümüzde anı değil, geçmişe karışan anı tutmaya çalışıyoruz. Zaten anı tutamazsın da, yaşarsın o ayrı. Ama günümüzde, çoğumuz, anda var olmayı değil, anda görünmeyi seçiyoruz. Ah ben bunu seçmiyorum bence ama öyle işte. Anda var olmak. Nostaljide gördüğüm bu. Çekilirken nasıl çıktığını bile bilemediğin fotoğraflardaki detaylarda gördüğüm de bu: Canlılık.

Çocukken çok tatlıydım. Kendime bakınca bile mutlu oluyorum. Çocukken fotojeniktim ben. Büyüdükçe bu özelliğimi yitirmişim gibi görünüyor... Çocukluk fotoğraflarıma baktığımda içimde şefkate benzer bir his beliriyor. Ancak bu, hüzünlü bir yerden gelen boğuk bir şefkat hissi değil. Bu, eğlenceli bir şefkat hissi. İçimde çiçekler açıyor gibi, kalbimde sakuralar uçuşuyor gibi bir his. Canlı bir his. Tüh be gibi bir his değil, vay vay gibi bir his değil... oy ne tatlı veya ne güzel zamanlarmış gibi bir his değil. Özlem gibi değil, umut gibi değil, burukluk gibi değil. Anda olan canlılığı görmek gibi. Keşke o şey hala bende olsa veya o şeyi yeniden içimden uyandırsam gibi de değil. Zaten bu mümkün de değil. O fotoğraflardan bana bakan sadece bir çocuk. Bu nedenle zaten o kadar canlı. Olduğu gibi olduğu için.

Benim ayrıca yanıma aldığım bir fotoğraf albümüm de var. Sadece kendi çocukluğumun en sevdiğim fotoğraflarından oluşan bir albüm. Dolabımda duruyor. Uzun yıllar kitaplığımda onu saklamıştım. Sık sık baktığım da yoktu. Önceden, kitaplığın tozunu alırken bir iki karıştırırdım. Dolaba kaldırdıktan sonra hele varlığı bile aklımdan çıkmış. Biraz önce biraz biraz karıştırdım. Gerçekten, kendime sarılmak istedim. Biraz da mahcup hissettim. Çünkü bugünlerde yine, onun mutlu olamayacağına yürekten inanıyorum. Koskoca hayatta, bana bir yer yok gibi bir his. En kötü senaryo gibi değil hayır. Senaryo yok gibi, daha da fenası. Bir senaryom bile olmayacak hissi! Benim gibi biri için inan bana bu, ölümden bile beter. 

Bunu düşünmek istemiyorum ama hayatımın akışı beni oraya götürecek diye ödüm kopuyor. Çok korkuyorum sevgili okur biliyor musun? Çok... Ama fotoğraflardaki çocukluğum, beni hiç tınlamıyor. O, o kadar canlı ki, bu tip ölü fikirlerle işi bile olmaz.

Bir yaşantı arıyorum. Bana aksini ispat edecek geçmiş bir an. En son ne zaman gerçekten kalbimden mutlu olmuştum? O fotoğraflara kadar geriye gitsem bile bulamıyorum. Gerçekten bulamıyorum. Unuttum mu? Her şeyi, saçma sapan her şeyi tüm canlılığıyla anımsayan ben bunu nasıl unutabilirim!? 

Bazıları, o zaman önündeki iyi günlere bak, der. Ne mantıklı bir öneri! Ben de tanımlanmamış bir his gibi o tatmin olma hissi. En son ne zaman gerçekten canlı hissetmiştim, hatırlamıyorum.

Sorun, detayları görememek falan değil. Elindekileri görememek değil. Fazla uzun süre, fazla az şeyi fazla çok görmek. Sorun bu, biliyorum. Oysa kalbim, artık hissetmiyor. Kalbimi mi kapatmalıyım? Boş mu vereyim? Bunu isterim mi? İsteyim mi? 

Kalp, bekleyerek açılmaz. Bunu iyi bilirim. Hiç beklemediğin anlarda açılır. Küçük anlarda. Yine de bu bana artık yetmez ki. Ben bir şey yapmalıyım. O yapmadığım şey, benden beni alıyor gibi hissediyorum.

Sorun başka birinin olması ya da olmaması olayı sanmıştım. Sorun, benim olmamam olamamam sanmıştım.

Sanırım sorun, olması gereken şeyi unutmam. Oldurmam gereken bir şey var ama o şeyi unuttuğum için olmuyor ve ben tüm yaşamım boyunca eksik, yalnız ve kopmuş hissedecekmişim gibi hissediyorum. Düşünmediğimde bile böyle hissediyorum.

Oysa şu an en çok istediğim şey, ev gibi hissettiren bir yerde ukulele çalmak. Belki de, o an kalbinin istediği şey, içinden geçen ilk şey, ilk gerçek şey, aslında yaptığın ilk şey... senin hayat içindeki hayatındır.

Bu da biraz bayat ve geçiştirmeli bir yanıt gibi geliyor kulağa\ göze. Ancak büyük resmi düşünerek insan bulamaz ki. Küçük küçük parçaları yaşayarak belki de, büyük senaryomuza varır ve hatta bunun da ötesinde onu yaşarız.

Umarım kalbim bu yanıtı kabul eder...


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Benimle kalan tek şey.

 

Kahve içmeye ilk kez liseye giderken alışmıştım sanırım. Kahve içerek ders çalışmak bana havalı gelir ve bu nedenle beni moda sokardı. Lisede özellikle de tarih, İngilizce ve biyoloji çalışmayı severdim. İngilizce ve biyoloji öğretmenlerimiz her veya her olmasa da iki derste bir quiz veya sözlü yapardı. 9. sınıfı kastediyorum. İnsanlar sanırım genel olarak 10. veya 11. sınıflardan daha çok keyif almışlardır ama ben lisede hep 9. sınıfı ayrıca bir sevdiğimi hatırlıyorum. Bunun en önemli sebeplerimden biri de öğretmenlerimdi. Çoğunu severdim. Sonraki yıllarda sevdiğim derslerin değişen öğretmenleri derslere bakış açımı ve çalışma motivasyonumu da etkilemişlerdi. 

9. sınıfın başında sınıf öğretmenimiz İngilizce branş öğretmeniydi. G. hoca. G hoca, abartmıyorum, tüm öğrencilik yaşamım boyunca bende yeri ayrı olmuş ve belki de bu sıralamamda (öyle bir sıralamam yok) ilk 3 veya 5 en çok iz bırakan öğretmenlerimden biri olmuştur. Her öğrencisinin gözlerinin içine bakan, onları gerçekten gören, halini hatrını soran... üstüne dersini sevdiren, tatlı sert bir etki bırakan bir kadındı. Her hafta sözlü veya quiz yapardı diyorum! Buna rağmen ondan hoşlanmayan bir öğrencisinin olduğunu pek de hatırlamıyorum. Çünkü hiç kalp kırmazdı. Belki tatlı tatlı dokunurdu, dokundururdu ama bir şeyi bilemedi diye hiçbir öğrencisinin kalbini kırmazdı. Sadece yalanı ve saygısızlığı sevmezdi. En önemlisi, bence onu en çok sevme nedenim de buydu, öğrencilerini birey olarak görmesiydi.

Sene başında sınıf öğretmenimiz birkaç haftalığına G. hocaydı. Onu çok sevmiştim. Ortaokulda İngilizcem iyiydi. 9. sınıf da hatırlıyorsunuzdur belki, İngilizce'nin başa sardığı yani kolaydan zora ilerleyen yılıdır. İngilizceniz kötüyse bile artık iyi olması için bir şansınız daha vardır! G. hocanın ders sonu kısa sözlülerinde kelime anlamı sorduğu da olurdu. Taaa 9. sınıftan bu yana onun derslerinden aklıma kazınan bir kelime vardır: Enthusiasm. Heves, heyecan, coşku, istekli olmak. Bu kelimeyi birkaç kişiye sormuştu hoca. Tam da zil çalmadan evvel bana sorduğunu (günlüğüme bile yazmıştım!) hatırlıyorum. Bana, ''zor bir telaffuzu var'' demişti. Veya bunu sınıfa mı demişti... Ama böyle bir ipucu verdiğini hatırlıyorum. Bu kelimeyi şimdi bile telaffuzuyla hatırlıyorum. Hatta hocamın sesinden bile duyabilirim yeterince odaklanırsam. Bende o kadar iz bırakmış nedense. Belki de bana sorulduğu anda doğru bildiğim içindir.

Sonra sınıf öğretmenimiz değişmişti. Biyoloji öğretmeniz A. hoca yeni sınıf rehber öğretmenimizdi. O da tatlı bir kadındı ama G. hocaya göre daha mesafeli, katı ve tahammülsüzdü ahahhahah. Bir de her boş derste -sınıf öğretmenimiz de olduğundan- biyoloji dersi işlerdi. Allahtan bu derse bayılırdım. Hatta fen grubu dersleri içinde hep en çok sevdiğim ve başarılı olduğum (biraz da sözel olduğundan olacak) biyoloji olmuştur. 9. sınıfta en yüksek biyoloji notlarını alarak hocada iyi bir izlenim bile bırakmıştım.

Defterim tamdı. Hocanın verdiği ek bilgileri bile yazardım. Böyle de yazınca inekmişim farkındalığına geldim ahahahhah. Ama sadece sevdiğimden bunu yapardım gerçekten. Dersi sevdiğimden, hoca bu ilgimi boşa çıkarmadığından ve bilmiyorum işte sadece içimden geldiği için (tabi yüksek not almak istediğim için de) bilgiler öğrenme iştahımı kabarttığından her şeyi eksiksizce not alırdım. Bu nedenle defterim bakkal defteri gibiydi ahahahahha, yani hızlı yazdığım için. Hoca dönem sonunda defter kontrolü yapar, sanırım ders içi performans notu gibi bir notu bu kontrollerden verirdi. G. vardı, o dönemki best friendim. Ona defterimi ödünç verdiğim aklımda. Kendi defterini evde rahatça düzenlemişti. Sonra hoca sınıftaki en güzel defterin G.'ninki olduğunu söylemişti aahhahahah, benim yardımseverliğin enayiliğe dönüştüğü tipik anlara bir örnek. (Bir dakika bu 10. sınıfta da yaşanmış olabilir şu an net hatırlamıyorum. 10. sınıfsa daha kötü çünkü bu olayın üstüne çok geçmeden sebepsizce G. ve ortak arkadaş grubumuz beni ortada yalnız bırakmıştı... Benimki artık enayilik bile değilmiş anlaşılan :).

Tarih dersini de severdim. Hatta tarih dersini hep çok severek, evet ilginç bir şekilde, çalışmışımdır. Ah hayır... Hocasını sevdiğimden falan değil. Zaten B. hoca da öğrencilerini pek seviyor gibi görünmezdi. Kitabi bilgi yazmadıysan kesinlikle sınav cevaplarından puan kırardı ve nerede hata yaptım diye sınav kağıdına da bakamazdın... Yine de tarih çalışmayı hep sevmişimdir. Yazarak ve hikayeler uydurarak çalıştığımdan olacak, çalışırken baya da eğlenirdim. Hatta şimdi anlatırken bile aklımda tarih çalışma anlarımdan görüntüler beliriyor. Kahve içme alışkanlığımı arttıran bir dersti. 

Bir keresinde, sanırım ikinci dönemdi çünkü havanın sıcak olduğunu ve artık hepimizin bitse de gitsek diye takıldığını hatırlıyorum, hoca bir çeşit fotokopi vermişti de sınav için oradan çalışıyorduk. Ah... Ben çalışma masamda önümde çalışma kağıdım açık uyuyakal... Sabah uyanmıştım da metroda bile o kağıttaki sorulara vs bakıyordum. Bu detay niye hala aklımda ahhahahah. O sınavdan kaç almıştım acaba? :)

Lisede en sevdiğim şeylerden biri de sınavlardan önceki derslerde eğer derse anlayışlı bir öğretmen giriyorsa bizi serbest bırakıp arkadaşlarımızla sınava çalıştığımız anlardı. Gerçekten de çalışırdık bu arada. Herkes yakın arkadaş grubunun yanına giderdi ve ders çalışırdık. Bir insan liseye dair bunu niye özler ya ahahahahha, bende harbiden ineklik varmış haaa. :)

Sevdiğim öğretmenlerimi anmışken pek sevgili, hala da çok sevip saygı duyduğum dil ve anlatım dersi öğretmenim N. hocadan da bahsetmeliyim. Hep onun gibi biri olmayı içten içe istiyordum sanırım. Bana nasıl bir insan olmayı, nasıl bir izlenim bırakmayı düşünüyorsun deselerdi o yıllarda, N. hoca gibi derdim. İçi de dışı da (tabi görülen kadarıyla) hep çok anlayışlı, iyi, sempatikti. İçtendi. Yıllar sonra onu instagramda bulduğumda bile mesajıma içtenlikle dönmüştü. Ve hala çok güzel bir kadın. :) <3 Sanıyorum ki onu sevmeyen öğrencisi de yoktu. 

Onun derslerinde (sadece 9. sınıfta değil, onun dersime girdiği 4 yılda da - tabi 4 yıl dersini almışsam) elim hiç aşağı inmezdi. Sanırım sonradan dil ve anlatım dersi başka bir derse dönüşmüş veya başka bir dersle kaynaşmış (kardeşimden biliyorum) ama bizim zamanımızda edebiyat dersi ile dil ve anlatım dersi ayrı ve başka derslerdi. Dil ve anlatım daha benim branşıma da yakın konuları işlerdi: Türkçe. Yani Türkçe'nin ses olaylarını, anlatımını, gramerini vs işlerdi. Edebiyat ise eski edebiyat (divan edb.) ağırlıklıydı ve pek benlik değildi... (üni.'de bile bu konuda ezberimin ötesine geçemedim...) Neyse, dil ve anlatımda zaten Allah vergisi bir yeteneğim :)))) mi vardı mı desem... İlgiliydim de derse, hoca da sempatik biri zaten, hep derse katılırdım. Hocanın sınıfa sorular sorup kafamızı karıştırma anlarını severdim. Hatta öyle bir anı şimdi anımsadım. Ne sormuştu tam hatırlamıyorum ama sanırım bir ses olayıydı. Herkes fikrini söyleyerek derse katılıyordu, evet herkes! Herkesin merakına dokunarak ilgilerini derse çekmeyi başarmıştı N. hocamız. Ben de tabi bilemiyorum ya hırslanmıştım sanırım. Kim bulmuştu yanıtı veya biri bulmuş muydu hatırlamıyorum ama keyifliydi. (Ben bulamamışım ya unutmuşum ahahahha).

Sevdiğim başka dersler de olmuştur elbet. Bazen bir dersten genel olarak pek hoşlanmasam da, bazı derslerinden keyif alırdım. İnsan yeteneklerine uygun olan derslerden daha bir keyif alıyor tabi. Hocanın tutumu, öğrencilere bakış açısı ve tavrı da öğrencilerin derse bakış açısında etkili. Gerçi şimdiki lise grubu nasıldır bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum doğrusu. Hala genç bir nesilden olsam da, bizim zamanımızda :) bile hocadan çekinme vardı çünkü. Saygı vardı en önemlisi. Hocaya saygı, derse saygı. Hatta kendine saygı. Öğrenci kendine yediremezdi bir kere (ya da vazgeçtim, bazıları arkadan konuşup yüze gülmeyi kendine baya baya yediriyor hocayı da kandırıyordu :). Tabi benim lisemde, en azından benim jenerasyonumda, hiç taşkınlık yapacak öğrenci de yoktu. Hatta onların hepsinin iyi aile çocuğu olduğunu düşünürdüm. Kibarlıktan vs değil, özleri iyiydi ondan. En azından benim sınıf arkadaşlarım öyleydi. Hepsine bayılmazdım (tüm lise yaşamımı kastediyorum), hatta bazen bazılarına gıcık kapardım içten içe :) ama yine de özleri iyiydi o zaman da bunu kabul ederdim.

Lisede sabahları okula erken gidip kahve içmeyi çok severdim. Hatta kafeine olan duyarlılığım da sanıyorum ki o yıllarda böyle böyle gelişmişti... O sohbetlerin tadını sonradan hiç bulamadım. Sabah sohbetleri. Hele okulun ilk yılında, ki bence 9. sınıfı çok sevme sebebim kesinlikle bu, dolmuşlar geçe kalınca dolu olduğundan almıyor diye okula çok erken gidiyordum. Hava da fena değilse, hatta bazen kötüyse bile... belli bir saate kadar okulun iç kapıları açılmıyordu. Kantinde veya bahçede kendi halimde otururken, kahve içerken veya kitap okurken yanıma mutlaka biri gelirdi. Bazen tanımadığım biri. Sohbet ederdik ve bu gerçekten keyifliydi. O zamanlar üstümde sanki -teşbihte hata olmaz- bir çeşit şeytan, ah tamam melek!, tüyü vardı. Varmış yani. İnsanlar kendileri bana gelirlerdi ilginç bir şekilde. Ben kendime bir gram değer vermediğim için bunu göremiyordum ama öyleydi. İnsanlar, bana gelirlerdi. Arkadaşlarımı ben değil, onlar beni seçmişti. Hatta sadece arkadaş da değil, anladın işte, genel olarak insanlar sohbet falan açarlardı. Ah... bunu yeterince değerlendirememişim!

Neyse. Belki de değerlendirmişimdir. Çünkü birisi konu açtıkça sohbet etmiş, konu ilgimi çektikçe sohbeti sürdürmüşümdür. Hatta erkeklerin de kitap okuyan varlıklar olduğunu ilk kez lisede keşfetmiş ve hayrete düşmüştüm ahahahah. Çünkü ortaokuldaki erkek olan sınıf arkadaşlarımın kitabın k'siyle bile ilgilendikleri yoktu ki... nereden bileyim böyle bir şeyin mümkün olabileceğini ahahahahha, of tamam.

Yakın arkadaşlarımdan kitap ödünç almayı ve ödünç vermeyi de sanırım :P severdim. Okul çıkışlarında civardaki kitapçıları gezmeyi ve keşfetmeyi de severdim. Tamam, kitap almayı da severdim. :) Hatta vaktiyle eski bookstagram hesabımı o dönemki çok kitap okuyan yakın arkadaşımın bookstagram açmasından cesaret alarak açmıştım. Kitap bloğum vardı (Mart 2015'te ilk yazımı yazmıştım) ama bloğun bir instagramı yoktu. Sanırım yaz mevsiminde yapmıştım bunu. G. ile birlikte kitaplarımızın fotoğraflarını çekip birbirimizi etiketlerdik ahahhahah, ne günlerdi.

Lisenin ikinci yılı benim için buruktu. O zaman için tek artısı, sanırım, F idi.

Son iki yıl ise kafamda bir bütün olarak var. Hele son yıl zaten artık üniversite sınavı telaşından ibaretti... O yıl bile ne kadar uzakta kaldı şimdi ne tuhaf.

Üniversitenin ilk gününü bile, en azından bazı anlarını, net hatırlıyorum. Kampüsüme bayılmıştım. Hep sevmediğim şeyleri yazdım son zamanlarda ama sevdiğim şeyler de çoktu tabi ki olmaz olur mu hiç? Hele de benden bahsediyoruz, mutlaka sevdiğim bir şeyler bulmuş ve hatta onu olduğundan on kat büyütmüşümdür zihnimde. :)

Benim hayal kırıklığım tartışma ortamının eksikliğine yönelikti. Kimse ya fikrini dolu dolu paylaşmıyor, ya da fikir tartışmasına girmiyordu. Üniversitede fikir üretmeyeceksek ve sadece vakit dolduracaksak üniversitede olmanın anlamı neydi? Hele ki öğretmenlik okurken... Hele ki Türkçe branşına sahipken!? Bu beni gerçekten yoran bir şeydi. Araya giren pandemiyi saymıyorum bile... Son yıl her şeyi aşmıştım ve derslerde tartışma çıkaran (hoca müsaitse :) bendim ama benimle kimse fikir alışverişi yapmıyordu! Herkes kpss çalışıyordu. Hadi ama... İlk yılda bile kimse fikir alışverişi yapmıyordu ki! Benim gibi biri için yaşanabilecek hayal kırıklığı boyutunu var tahmin edin. Bunu aştım (bir zahmet :) ama hani yeri gelmişken de söylemeliydim pardonn.

Yüksek lisans da aynıydı. Ben oraya hakkımla girdiğim halde... Bunu yazdığım için yazımı yine silmek mi isteyeceğim merak ediyorum ama gerçek buydu... Ben oraya hakkımla girdiğim ve en önemlisi öğrenmeye aç, meraklı, saygılı bir öğrenci olduğum halde, her paylaşım yapma istediğim ağzıma tıkılmıştı doğrusu. Kendimi orada fazlalık gibi hissetmiştim. Baştan sona! Zaten üniversite yıllarım benim için hayal kırıklığı olmuşken... bir de hayalim olan yüksek lisansı böyle yaşamak üzücüydü. Gerçekten öyleydi. Acaba deneyimli bir öğretmen olsaydım fikirlerimin bir önemi olur muydu merak ediyorum. Keşke kazanmasaydım diye düşündüğüm çok zaman oldu. Bazen bir şeyi kazanmamak gerçekten bizim için daha hayırlı olabiliyormuş.

Zaman aktı geçti. Kardeşim bile 20 yaşına geldi. Kocaman bir kız oldu. Bu bana ne hissettirmeli bilmiyorum. Yaşlı hissetmeme şaşmamalı. :) Hep bir ablam veya kendini bir şey sanmaması koşuluyla abim olmasını istemişimdir. :P Belki o zaman bu kadar erken yaşlı hissetmezdim.

Ne diyordum, zaman hızlı. Pek çok şey değişti. Değişmemiş gibi görünen şeyler bile artık bambaşkalar. Benimle kalan tek şey, kahveye olan bağlılığım oldu hahahhaha. Tabi aramıza biraz mesafe koysak daha iyi olur ama... neyse. 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Kalp ve Beyin, Nick Seluk)


Arka Sekmelerimde Düşündüklerim.

 

Sanırım tükettiğimden fazlasını üretmeye başladım ve nasıl desem bu beni biraz... tüketti. Çünkü insan dışarıdan malzeme almadığında kendi içinden tüketmeye başlıyor ve bu da kişiyi yoran bir şey. Bunu yazmak eylemi özelinde söylemiyorum, genel. Oysa ne garip... Ben aslında hep tersini yaptığımdan yakınırdım. Yani, hep, önceki öğrenmelerimin ekmeğini yemeye devam ettiğimi söylerdim. Bu tabi ki uç bir söylem. Ben hep kendime bir şeyler katmaya ve algımı açmaya çalışmışımdır. Tabi önceden dönemsel olarak çeşitli konularda daha aktif öğrenmeler yaşadığım dönemler de oldu (ve evet bunların ekmeğini de yedim). Ancak bu öğrenme hali bende hiçbir zaman durmadı; yavaşladığı anlar olsa bile, durmadı. Bu konuda kendime haksızlık etmemeliyim.

Yavaşlama hali bana bu yanılgımı düşündürmüş olmalı. Geçmişte kendime kattıklarımı yemeye devam ediyorum yanılgısını. Bunu da zaman zaman yaptım kabul ediyorum ancak tamamen değil. Beni asıl yoran durum, geçmişimden veya şimdimden fark etmez, hep kendi içimden tüketmem. Hatta son zamanlardaki hafiften öfke, bezginlik ve fazlasıyla kırgınlığa kayan isyankarvari satırlarımın nedeni de buydu. Dışarıdan bir şey neden gelmiyor!? Bunu sorguladım. Bana kimseye gelmiyor demeyin. Bunu diyenler var, üstelik dışarıdan bir şeyler aldığı halde (destek gibi) bunu diyen kişiler tanıdım. Çok uzun bir süre gerçekten enerjimi kendimden aldım. Bu da bir çeşit dengesizliktir ve ben, artık aksinin nasıl bir his olduğunu, dışarıdan bir şeyler almanın ve bunun doğal bir şekilde hak ettiğim için olmasının nasıl bir his olduğunu gerçekten hatırlamıyorum. Belki de tek kırgınlığım bunaydı. Ne tuhaf... yazınca, aslında bunun bile güncel bir kırgınlığım olmadığını fark ettim.

Sanırım yazmak insanın kendine bir çeşit alışveriş listesi çıkarması gibi bir şey. Neye ihtiyacın olduğunu görmeni kolaylaştırıyor. Bunu kendi kendime de belki de haddinden uzun bir süre yaptım. Ancak insan sadece kendine yazdığında yazdığı şey bir kağıdın sabitliğine karışıyor ve kolayca (bazen anında) unutuluyor. Ben rahatlamak için yazmam. Zaten yazan insan rahatlayamaz ki. Hadi ordan gerçekten. Yazmanın anlık olarak duygusal boşaltım yaptırdığı doğru ancak buna rahatlık dememek için tek bir yazma deneyimini takip etmek yeterli. Yazan insan, bunu alışkanlık yapmış, kelimelerini adeta kanından canından çıkaran insan, yazınca öylece rahatlayamaz. Bu konuda çok netim. Zaten rahatlayacak olsa yazma olayına bulaşmazdı, neyse.

Yıllar önce, sanırım lise 3'e falan gidiyordum, kendi ağzımla çok da yakınım olmayan birine bloğumdan ilk kez bahsetmiştim; pek tabii ilk bloğumdan. Yakın arkadaşımın sınıfından bir kızdı. O kız nedense benden pek hoşlanmıyordu bence. Tavırları falan bir tuhaftı çünkü. Bunun nedeni de muhtemelen F ile yakın olmamızdı. Çünkü o da hep F ile sohbet açmaya falan çalışır, beni de mecbur araya katardı. Belki alakası yoktur ama 17 yaşındaki bana öyle geliyordu. Yine de kimin umurundaydı ahahahahha. Neyse sanırım F konuyu açmıştı bir şekilde de ben de ''evet bloğum var'' diye onaylamıştım. Kız bu bilgiyle ilk başta baya ilgilenmişti doğrusu. Ta ki -yanılmıyorsam- bloğumun altmış takipçisi olduğunu söylememe kadar ahahahhah (kız sormuştu, merakla). Kız açık açık hayal kırıklığı yaşamıştı, o anı yüz ifadesinde görmüştüm. Hatta bana ''ben de büyük bir sayfa falan sanmıştım'' demişti. Ben de, değil tüh, minvalinde bir tepki vermiştim ahahahahah.

Bu olay bana gerçekten komik gelmişti. Bugün seninle yine bir yazı paylaşmak istediğimi düşünürken sevgili okur, aklıma bu anım geldi. Evet durduk yere. Bir yazıyı büyütebileceğim güzel bir nokta olabilir gibi hissettim. Sonra bana iyi hissettiren bir farkındalığa eriştim... Ben, uzun süredir sana yazmak için yazdığımı düşünüyordum. Çünkü dedim ya, bir deftere anlatmak ile seni okuyan (veya belki -şanslıysan- gerçekten dinleyen) canlı bir varlığa anlatmak farklıdır. Bir bilince anlatmak, sanki, anlatılanları da canlı kılıyor. Gerçekten öyle. Bu nedenle birine anlatmak, yazdıklarımı görmemde bana yarar sağlıyor gibi olduğundan mı bilmem (tam olarak değil, biliyorum), bu bloğumda yazdıklarımı, itiraf etmek gerekirse, en başından beri onu okuyanlara anlatmışım gibi düşünüyordum. Bu da biraz buruk hissettiriyordu doğrusu. Kendim için yazmıyor muyum yani, diye düşünüyordum. Bu durum, yazma-silme döngüsüne girmemdeki ana nedenlerimden biri olabilir hatta. Tabi önemli değil; yine de sildiğimde de üzülüyordum. Temelde kendim için değil, anlatmak için yazıyorsam ve anlatma hali tamamlandıktan sonra siliyorsam neden üzülüyordum ki?

Evet, bu düşüncem kısmen doğruydu. Bazen bazı yazılarımı onu okuyanlara daha çok yazıyordum. Tam olarak değil. Yüzde 60-70 sanaysa, yüzde 30-40 bana gibi. Bazense bazı yazılarımı daha çok kendim için yazıyordum (oranları ters çevirelim). Ancak bu anıyı anımsadığımda, kendim için yazmanın o rahatlık alanının verdiği hissi de anımsadım. O kızın tepkisinin ergenlik çağındaki (ve fevri kişilikli olan) bana neden sinir bozucu gelmek yerine komik geldiğini de. Çünkü ben, kendim için yazıyordum. Daha doğrusu, sevdiğim için. Bunu hatırladım. Sonra da, hala sevdiğim için yazdığımı, tamam bir dönem sana daha çok odaklanmış olsam da, hep en başta sevdiğim için yazdığımı hatırladım.

Sonra da bunun isyanı içimden yükseldi. Sadece bir şeyi sevmek isteyen bir kız, dedim sesli bir biçimde, sadece bir şeyi çok sevmeyi en öncelikli nedeni yapan bir kız var ve bu kızın bir şeyi sevmesi her seferinde engelleniyor veya bu sevginin asidi kaçırtılıyor (tamam tam olarak bunu demedim ama kullandığım kelimelerin hissettirdiği etki buydu). Bu biraz yüksek bir tepki olsa da, özünde doğru ve haklı da bir tepki. Bu anlık tepkimden sonra, ne saftirikmişim diye de düşündüm (belki de sesli olarak). Düşünsene, kaç tane insan bir şeyi çok sevmeyi öncelikler? Bunu öncelikleyenler de var evet ama... Pek değil, sanırım. Ben sadece ınstagram keşfetimde bu insanlara rastladım en azından, gözümle hiç görmedim.

Sence bir şeyi sevmeyi önceliklendirmek aptalca mı?

Bana öfkemin ve kırgınlığımın verdiği yetkiyle yarım saniyeliğine öyle gibi geldi. Başka şeyleri öncelikleseydim, bambaşka biri olabileceğim. Hala olabilirim herhalde. Başka şeyleri önceliklersem, hala bammmbaşka biri olabilirim. Belki de, o hep özlediğim şeylere bile sahip olabilirim. Bu rol yapmak mı olur? Bu da yüksek bir tepki biliyorum ama özü bu değil mi? Neden lafı dolandırayım ya da yumuşatayım ki?

Bazen bunu da düşünürüm. Ah, hep açıklamak zorunda hissediyorum... Uzun uzun düşünmem, bir anda düşünürüm. Ben düşünen bir kızım. Arka sekmelerimde ne düşündüğümü bilmiyorum. Varoluşumun doğası bu. Ön sekmeye gelen şeyleri de yazmam gerekiyor veya bir şekilde anlatmam.

Bir de şunu düşündüm... anlatmak deyince: Anlatmayı aslında normalde o kadar da sevmediğimi. Sonra buna güldüm. Bu arka sekme düşüncelerimi fark etmeseydim yine akşam uykusuna dalacak ve gece uyuyamayacaktım! Ah... beni kurtaran düşünceler, teşekkürler, arigato!

Son günlerde beni dürten bir diğer fikir de hep övündüğüm sevgi kapasitem üzerine. Bu, dürüst ve derin bir alan kabul etmeliyim. Ancak övündüğüm kadar geniş mi bilmiyorum. Belki de dış dünyaya bu denli odaklanma sebebim de iç dünyama dair bu yanılgımı kabullenmekteki... Boşversene, kendime haksızlık etmeyeceğim.

Özetle, yeniden kendim için yazdığımı hissetme hali güzeldi. Şimdi bile ufaktan ufaktan o his bana geliyor. Bahar esintisi gibi bir his. Hafif, yumuşak ama içe işleyen bir his. Bir şeyi sevmek. Bir şeyi sevdiğin için yapmak. Kendinden yapmak... Kendiliğinden yapmak. Doğallıkla, gerçeklikle, senle dolu olarak yapmak. Hayatta daha çok imrendiğim, keyif aldığım ve özlediğim ikinci bir şey olmadı.

İnsan tükenebilir mi? Ben hep, çok küçükken bile bilmiş bilmiş ''içten gelen şeyler asla tükenmez,'' derdim. Yaşam bana kızdı mı acaba, bana kızdı da ders mi verdi? İçten gelen şeylerin tükendiğini, tükenebileceğini, kabul etmem mi gerekir?

Eskiden olsa, çok çok yakındaki bir eskiden, sana hırs ve heyecanla, aksini ispat etmek isteyen biri gibi ''hayır!'' derdim. ''Bu doğru değil...'' Ama şimdi biliyorum ki, bu doğru değil desem bile ve hatta doğru olmadığını bilsem bile (evet iç bilgim bunu düşündürmekte), içimdeki bir şey çok azaldı. Çünkü ben sadece onu kullandım veya kullanmak zorunda kaldım. Dışarıdan malzeme almam lazımdı veya bana dışarıdan da içimde dönüştürmem için bir şeylerin akması lazımdı. Çok geç kaldı. Ah, bir de çok geç kaldı mızıklanmam vardır ki durumuma asla yardımcı olmaz...

Beni anladın mı? (Aslında bununla ilgilenmiyorum sanırım.)

İlgilendiğim şu: Sence sevgili okur, sence, içten gelen şeyler tükenir mi?

Bence: Tükenmez ama zayıflar. Özümüzün beslenmesi gerekir. Ama neyle?

Kendi çabamızla, cevabını versem veya bir yerde duyup görsem, çok çok yakın zamandaki bir eskidende, ''çok bayat'' derdim. Belki hala derim. Çaba önemlidir ama... Çabam nereye akıyor? Sonra da bunu derdim.

Şimdi ne derim peki?.. Bunlar, kırgınlıklarımın cevapları. Doğru, gerçek de belki ama hepsi bu değil, biliyorum. 

Dışarıdan da bir şey akmalı. Sen de dış dünyadan bir şeyler kendin almalısın. Sonra da içinde onu dönüştürmelisin. Hep içten yersen veya hep kendim dışarıdan çaba harcayıp alacağım dersen zayıflıyorsun. Belki öfkeleniyorsun. Kırılıyorsun. Parça parça ufalanıyorsun ve unutuyorsun, daha büyük parçanı unutuyorsun. Bu, zalimce.

Bir şey neden akmadı bana ya... İnan bunu ön sekmemde düşündüm. Ön sekmelerimizde alenen düşündüğümüz şeylerden bence genelde bir cacık olmuyor. Gerçekten öyle. Sadece kendini doldurmak ve herkesin diline sakız aşırı düşünme sendromu böyle oluyor. Benim bahsettiğim arka sekmedeki düşünceler olayı ise, bilincinin derinliklerinde bildiğin şeye vakti gelince (sen hazır olunca, bilincin bunu anlayacak kadar kendine gelince) aymak. Benim hala ayamadığım ama ayamadığımı da bildiğim bir şey var ama ne...

Bana gerçekten niye bir şey akmadı ya? Niye hep buruk, eksik ve... Hep buna odaklandığım için mi? E başka bir şey yoksa neye odaklanmam lazımdı!

Bunlar geçmişin öfkesi ve kırgınlığı. Şimdide yoklar. Ben asıl bunu kabul edemiyorum. Bir şeyi sevmeyi, tüm varlığımla severek yapmayı hala çok istiyorum. Galiba bu, körelen bir becerim. Umarım yeniden canlanır.

Komik olan durum ise şu... Baktım, şimdi bloğumda 51 izleyicim varmış görünürde. O kızın vaktiyle burun kıvırdığı 60 takipçi sayısından bile az ve ben yine de her gün yazıyorum. Vay be. Bu arada benim için tek bir takipçim bile hep değerliydi. İlk bloğumu yaklaşık iki yıl boyunca diğer bloglarla hiç iletişim bile kurmadan, tek tük anonim yorumlar dışında hiç yorum almadan yazdım. Keyifle yazdım. Çünkü çok severek yazdım. Bloglarla iletişim kurmak ve birilerinin sana ses vermesi daha güzel bir his tabi ancak, ben hep sevdiğimden yazdım. Aslında bahsettiğim lise anımın bana komik gelme sebebi de, sayıları hiç takmama sebebim de, hep buydu: Kendim bir şeyi sevdiğim için yapmayı önceliklendirmem ve bunu yaparken gıdım gıdım gelişmem. Yazmayı ve pek çok beceriyi en çok bloglarımdan öğrendim. Bu belki aşırı gelir ama öyle. Bir okul gibiydi benim için. Hem keşfetme alanı, hem de becerilerimi deneme alanıydı. Hala öyle tabi. :) Ve bu da hep değerli oldu haliyle.

Özetle...

İnsan sorumluluk almalı. Aslında tek gerçek bu. Başta zor, uzun vadede rahatlatıcı.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu fotoğraf da silinmeyen bir yazıda varlık bulamadı,
bu yazıdaki akıbeti de aynı olacak gibi geliyor bana ya hadi hayırlısı.


Bilmek ve Eylemek.

 

Bundan aylar önce çok inanarak bir yazı yazmıştım. Hatırlıyorum, güzel bir sabahtı ve ben o güzel sabaha, evet tıpkı dizi filmlerdeki gibi, gözlerimi ''ah bugün ne güzel bir sabah'' diyerek umutla açmıştım. Öyle ki, bu yüksek ruh halim benden bile dışarı taşmış ve bir yazımda görünürlük bulmuştu. İşte o yazım bu yazım. 

Artık eski yazılarım gerçekten mi okunuyor, yoksa o kadar bir anda gelen okunmalar google çerezi gibi doldurma sayılar mı emin değilim. Veya, belki de, birkaç kişi gerçekten okuyordur ancak o az sayıda okunma benim istatistiklerime çok okunma olarak yansıyordur. Evet böyle olmalı. Zira ben istatistiklerimde çıkan sayılar kadar çok okunma aldığıma inanmak istesem de bunun doğruluğundan şüpheliyim... Yine de birilerinin bloğumu okuduğunu bilmek, hele de üstünden zaman geçmiş yazılarımı, güzel bir his veriyor. Evet en başta kendim için yazıyorum ve başkalarına karşı faydacı olmak gibi açık bir misyonum da hiçbir zaman olmadı. Yine de birilerinin yazılarımı okuması, hatta onlardan olumlu izlenim ve belki ilham alması beni her zaman için mutlu etmiştir.

Yazılarıma gelen yorumlar pek tabii hep blog yazarlarından oluyor. Bahsettiğim Tarihe Notlar başlıklı yazıma da bir yorum gelmişti. Bu yorumda blog yazarımız (sanırım sonradan bloğunu sildi veya isim değiştirdi) yazıma istinaden bana ''hayatıma nasıl yeniden başlama kararı aldığımı'' yani, ''bakış açımın nasıl değiştiğini'' sormuştu. O yazıma gidersen ve yazımı okursan bu sorunun içeriğini daha iyi kavrayabilirsin sevgili okur. Her neyse! Ben de o yoruma upuzun bir yanıt vermiştim. Kendisi daha sonra instagram üzerinden yorumumu okuduğunu bana bildirmişti. Bu kadar uzun yanıt yazmak aslında misafirlerime gösterdiğim ilgiden kaynaklı. Ancak o yanıt bugün bana bile ilham oldu. Evet, şaşırmadık, kendi yorumum gelecekteki bir versiyonuna da ilham oldu.

O yorumumda yazdıklarımı bu yazımda yeniden ele almak ve bir yorum yanıtında ifade ettiğim düşüncelerimi düzenlemek istiyorum. Aslında o yorumumda da bu konuda ayrı bir yazı yazmak istediğimi ama bunun için öncesinde yazımda yazdığım o düzenli olmaya dair kararlarımı uygulamayı beklediğimi, birazcık artık bu güzel, farkındalıklı, olgun (evet öyleler hadi kabul edelim!) düşüncelerimin somut yaşamımda meyvelerini toplamak istediğimi yazmıştım.

Ah... ben kağıt üstünde bir insan mıyım acaba bazen bunu düşünüyorum gerçekten... Gerçekten düzgün düşünüyorum ve itiraf etmek gerekirse... Boşversene. Düşüncelerin bir noktadan sonra bir önemi yoktur sevgili okur. Önemli olan eylemdir. Ben bunun canlı örneğiyim. En doğru şeyleri düşünen ama bir gıdım ilerleyememiş sayılı insanlardan biri. Hayır yani yanlış düşünsem... yanlış düşünsem inan daha çok ilerlerdim hahahahah. Hatta hiç düşünmesem... ooohoooo. Ama ben doğru düşünmeyi seçmişim. Her neyse. Bu sadece bir ilk adım. İkinci adım olmadan hiç olan bir ilk adım. İkinci adım ise: Eylem.

O yazımda da bu düşünce ve eylem şeklimizi nasıl kendi yararımıza değiştirebileceğimizden uzunnnca bahsetmişim. Evet, o yorum yanıtımda yazdıklarımı baştan yazmayı da düşündüm ama durdum ve kelimeler bana resmen akmadı. Çünkü ben yaklaşık dört ay evvelce şu anki benden daha çok yetkinmişim bu konuda. İnsanın algısının geleceğe doğru açıldığı söylenir ama hayır. İnsan anda açılır. Bu nedenle de zaten bazen geçmişteki hallerimiz bize yol gösterebilir. Bana hep böyle oldu. Bu nedenle de yazmak, hep en hayran olduğum hokus pokus yolu ve benim yazdıklarım, yolumdaki kendi ışığım olmuştur. İşte, o uzuuun yanıt (bugün daha iyisini yazamazdım):

Aslında odak noktası basit. Kendine ''gerçekten'' değer vermek. Gerçekten kısmını vurguluyorum, çünkü kendine değer vermeyi düşünürsen veya bunu sözle dersen, evet içsel olarak değer verirsin ama ''gerçekten'' değer verme hali ancak değer verme davranışlarını kendine karşı göstermenle mümkün olabiliyor. Şöyle düşünün... Biri size değer verdiğini, sizi sevdiğini söylüyor ama bunu davranışlarında hiç göstermiyor. Sizi yoruyor, üzüyor, bekletiyor, sizin yerinize başkasını veya başka durumları seçiyor... Bu kişi size gerçekten değer veriyor mu? Hayır. Peki siz kendiniz yerine neleri seçiyorsunuz? Dürüst olmalısınız.

Öncelikle mevcut halinden ve belki yaşamından hoşnut olmayan kişinin yapabileceği tek şey onu dönüştürmektir. Bu da pek tabi değişiklikler yaparak sağlanabilir. İnsan çevresini değiştiremez, üzgünüm. Ancak kendini değiştirebilir. Çevresini bir ölçüde değiştirebilir tabi ama kendini değiştirmedikçe aynı olayları farklı kişilerle veya aynı kişilerle ama farklı döngülerle deneyimler. Değişim kendinden başlar, klişe ama gerçek bir cümle.

Kendimizi nasıl değiştirelim peki? Öncelikle zihin yapısını yani düşünme şeklini, düşünce kalıplarını değiştirmek gerekli. Örneğin, olumsuza odaklanan bir yanınız varsa bunun bu zamana kadar size bir fayda sağlamadığını kabul ederek işe başlamak lazım. Veya işte en temel kalıp yargılarınız neyse, onları bulup ben bunlara bunlara kafa yoruyorum veya böyle özelliklerim var diye kendine karşı apaçık olup (ki kişinin kendine dürüst olması çok önemli ve sanırım zor da) o özelliği veya yargıları istendik özelliklerle değiştireceğiz.

Yaşamak istediğiniz hayatı belirlerken, aslında ilk etapta yaşamak istediğiniz benliği belirlemelisiniz. Yani rol yapın demiyorum (ki gerçek olana kadar mış gibi yap çok da kalıcı olmadı bende :). Zaten amaç başka biri olmak, başka biri gibi olmak değil. Amaç mış gibi yapmak değil, o olmak. Zaten insan, özellikle de belli bir zihinsel ve duygusal olgunluk seviyesindeyse, edindiği olumsuz kalıpların kendine ait olmadığını, ona yüklenen durumlar olduğunu bilir, anlar yani bir noktada. Amaç tüm bu gereksiz yükleri (belki düşünce yapılarını) bırakıp sadece kendi öz benliğimiz olmak diye düşünüyorum. Ben mesela aslında kendimi eleştirdiğim hiçbir özelliği hak etmediğimi hep biliyordum ama bana bunlar çocukluğumdan beri işlendiği için bu asılsız eleştirilerim gibi istenmedik alışkanlığımı bırakmam hep çok zor oldu.

Peki daha pratikte neler yaparak uygulamalar yapabiliriz? Öncelikle dediğim gibi aslında uzun uzun açıklama yapacak yetkinlikte ben de değilim (ki şimdiden yazı uzunluğunda yorum yanıtı yazdım maşallah :). Ama zihinsel olarak neyin ne olduğunu biliyorum. Uygulamada eksikliklerim var ama bu sefer kararlıyım! Nasıl ve neden kararlıyım? Çünkü artık böyle devam etmek istemiyorum. Artık aynı tip insanları ve olayları hayatıma ''çekmek'' istemiyorum (bakın bu gerçek, insan ister enerji boyutunda ister psikolojik olarak kendini gerçekleştiren durumlar yaratıyor). 

1. Rutin oluşturmak bence çoook önemli. Uyku düzeni gibi şeyler bile etkili. 

2. İstenmedik davranışları yapmamak, yerine istendikleri eklemek. Örneğin ben ertelemeyi huy edinir hale geldim artık. Eğer bir şeyi erteleyesim geliyorsa kendimi durdurup o an o şeyi yapmalıyım. Bu istenmedik özelliğimi ancak bu şekilde karşıt eylemle yok ederim. 

3. Ben hep iletişime açık, iletişimde iyi biri olmuşumdur. Aslında içedönük özelliklere yatkın olsam da (mesela cubba cubba biri hiç olmamam gibi veya herkesle sıkı fıkı olmamam insan seçmem gibi) içedönük kişiler arasında dışadönük bile sayılabilirim (çünkü mesela çekingen değilim genel olarak, genelde bezginim ama bunun nedeni de kendime uygun ortamı malesef tam olarak bulamamam :). Neyse yani aslında benim aşmam gereken pek bir şey yok. Yani adım atan biriyim. Tek bir yere gitmeye korkmuyorum. Ama yine de içten içe benim yargılanmak ve yalnız kalmak gibi iki büyük korkum var. Ve açıkçası bunlar çok derin ve kalıp gibi korkular bende... Bu da tabi ki bilinçaltıma kodlanmış bir sürü saçma sapan yaşantıdan kaynaklı. Ancak bunun üstüne gitmeliyim. Ben gidebilirim tabi (ooo iddialıı :) çünkü ben kendimi yıllarca deşmiş biriyim. Ama herhangi biri bunu kolayca yapamayabilir. Yani insanlar farklı farklıdır diyorum. Benim başka zorlanmalarım olur, başkasının başka. Çünkü deneyimler ve yaşanmışlıkların insanda bıraktığı hisler ve yargılar, öğrenmeler başkadır. O nedenle zaten bir yazı yazmaya da çekinirim. Ben kendimde eylem eksikliği görüyorum sadece. Ama bir başkası bunun daha ön aşamalarında, kendini bulma aşamasında olabilir. Yani kendini irdelemek bile çok çok uzun zaman alan bir şey (ben bunu yıllarca gereksiz derecede derin yapmak için çabaladım). 

4. Gölge çalışmaları faydalı olabilir. Zaten çok ağır bir durumsa veya kişi kendi baş edemiyorsa uzman desteği alsın ama daha gündelik hayatı iyileştirmeye yönelik bir şeyse, dediğim gibi kendini tanımak önemli. Korku, kaygı, hatta hırslar... Bunları görmek önemli. Bakın aşmak demiyorum daha ilk etapta, görmek önemli diyorum. Zaten neyin neden olduğunu görünce onları aşacak davranışlar da geliştirebiliyorsun. 

5. Ben bundan sonra daha düzenli bir yaşam yaşamaya, daha olumluya odaklanmaya niyet ettim. Aynı şekilde hayatımda görmek istediğim durumları ve hedeflerimi de yazacağım ki yazmayı mutlaka öneririm. Düşüncelerinizi, beklentilerinizi somutlaştırmak da çok etkilidir. Ki yapıyorsunuzdur da ama isteklerinizi de inanarak yazmalı, adımlar belirlemeli ve olacağını bilerek adım atmalısınız. Bu sadece bir yaşam. Korkacak bir şey yok. Hayatta neler neler yapan nasıl insanlar var. Ben kendim için böyle düşünüyorum en azından. Ben değerli biriyim, o halde değerli bir yaşamı hak ediyorum ve buna uygun davranacağım. Aslında olay bu olmalı. Herkes kendine bunu diyebilmeli. Diyemiyorsa diyebileceği bir insana dönüşmeli. 

Bir de şu var... Bu hayatta insan neye inanırsa onu yaşıyor. Neye inandığınızı, neyi hak ettiğinize inandığınıza dikkat etmelisiniz. Bu nedenle zaten kendine gerçekten değer vermek önemli diyorum ve bu zamana kadar kendimle ilgili tüm çabam, bloglarımdaki tüm yazılarım buna yönelikti. Yaşamın şifresi bile bu diyebilirim. :)


Eveeeet okurlarım, yaşamın şifresi bu mu bilemesem de... Ben günlüklerime, ennn eski günlüklerime yazdığım inanç kalıplarımı, yani kendimle ilgili kabullerimi, dış somut yaşamımda yaşadım. Neye inanırsan, onu yaşarsın. İki kere iki dört müdür emin olamam da, malesef artık buna eminim...

Bu yazı da bir çeşit not olarak kalıversin. Hem, o kadar yazım içinde bu yazımın dikkatimi çekmesi ve aylar sonra anonim okurum veya okurlarımca okunmasının da bir sebebi vardır illa ki (sanırım?) :)

Siz ne düşünüyorsunuz peki? 

İnsan istediği yaşama nasıl ilerler? 

İnsan istediği yaşamı nasıl yaşar?

İnsan, istediği yaşamı nasıl bilir?

(deneyerek mi?)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus müzik.


Bu arada bu kitap edebi açıdan tartışılsa da, düşünce dünyam açısından
bana gerçekten ilham verdi.


Baharımızın İlki.

 

Her ne kadar havalar baharın değil, kışın başlangıcıymış gibi hissettirse de; ben bu tarihleri çok seviyorum. 21 Mart civarını. Genelde bahar aylarında gevşediği rivayet edilen gönül yayları bende tam tersi olarak tam da bu aylarda toparlanıyor diyebilirim. Aklımın başıma geldiği zaman dilimi genelde ilk bahar sezonudur. Çünkü artık iki boyutlu varoluştan çıkıp üçüncü boyutun hareket diyen başka da bir şeyi kabul etmeyen mantığına nihayet gelirim. Düşünmez, var olurum.

Bu bayram bir çeşit alışkanlıkla başlamıştı. Zaten bir bayram için en son 2019 yılında falan heyecanlandığımı hatırlıyorum. 2022 de fena değildi şimdi... ama yine de 2019 daha bir güzeldi. (Ama bak 2016 en iyisiydi!) Yazdı bir kere ötesi mi var... Sonra yavaş yavaş havalar soğuduğundan olacak, bayram ve bayramlık algım da kendini salmaya başlamıştı. Bu bayrama yaklaşırken uyku düzenim nanaydı. Gerçekten gece uykusunu yaklaşık bir ay boyunca yaşayamadım ve ne kadar çok düzenlemek istesem de bunu başaramadım. Bu da bizlere nur topu gibi, ve itiraf etmeliyim güzel, yazılar verdi. Uykusuzken hep çok daha uç, tuhaf, gerçek ve bu nedenle güzel yazarım. Ama ben bir insan organizması olduğumdan dolayı gece 11-4 arasında da uyku alıp bedenimi beslemek gerekliliğindeydim... (hala gerekliliğindeyim).

Bunu dün gece nihayet başardım. Ruhumun derinliklerine kadar uyumuşum yeminle. Dinlenmek böyle bir şeymiş sevgili okurcuğum, gerçekten kendime geldim. Uyumak insana güzellik de veriyor bu arada. Ne zaman uykumu alsam, yeryüzünde gördüğüm (ben asla abartmam) en güzel yüz aynadan bana bakıyor oluyor ve bu da bana hayat yaşanmaya değer mesajı veriyor. Gerçekten, uykumu almış yüzüm bu hayatta sahip olmak istediğim tek yüz. 

Bu bayramın ilk gününden önce de gece doğru dürüst uyuyamadığımdan bir hevessizdim yalan yok. Bundan dolayı mı bilmem, ilk gün gerçekten keyifliydi. Hatta akşamına yorgun argın da olsam sana bir yazı yazayım diye düşündüm. Şöyle en nostaljik, en duygulusu... en mutluluk yazılısından. Sonra dedim, dur dur dur İlkay dur nazar etcen kendi kendine... Bir ikinci gün de geçsin hele, dedim. Neyse zaten akşam uyuyakalmışım gece uyandım. Tahmin et ne oldu ki... İkinci güne de uykusuz başladım. Yine de erken kalkmam gereken o saatte kendi başıma uyanmam bir başarıydı. 

İkinci gün de yorucu ama güzel geçti. Gerçekten güzeldi hatta bu kadar keyif almayı beklemiyordum. Sonra akşamına bir yazı yazsam mı dedim... Ama gözümden bedenimden varlığımdan o kadar uyku akıyordu ki, yazacağım yazı ya çok uç bir şey olur ya da kötü olur silerim kesin diyerek o işlere kalkışmadım. Zaten bir gece verdiğim yazı yazma arası içimdeki yazma, hayır bu değil, anlatma, kendi hislerimi anlatma daha doğrusu, açlığımı bastırmıştı. Artık toktum!

Bu bayramda doydum gerçekten. Güzel yemekler, tatlılar yedim, çay içtim, bir sürü çocuk gördüm ve ilginçtir hala harçlık alabildiğimi fark ettim. Beni darlayan sorular duymak bir yana, destek konuşmaları işittim ve bunu zorlama bulmadım, aksine gerçekti. Uzun aylardır hissettiğim yalnızlığı hissetmedim ve bir anlığına az kalsın ulan ben kendimi mi doldurmuşum yoksam dedim. (Yok o kadar değil). 

Neyse yani doydum.

21 Mart benim için niye önemli dersek... Önemli değil, sadece dediğim gibi ben herkes Mersin'e giderken tersine giden bir farklı kişilik (!) olmayı seçtiğimden aklım başıma havalar yumuşayınca eriyor. Bir de tabi sanırım en sevdiğim mevsim olan ilkbahar sezonunda bir şeyler için emek vermeye dair daha kararlı oluyor olabilirim. Tabi bu yıl kış uzun sürdü ama ilkbahar er ya da geç doğacak, biliyoruz.

Bir de eski bloğumun ilk yazısını 21 Mart'ta yayınlamıştım bundan tammmmmm, dur bakim kaç yıl önceymiş yavv, 11 yıl önce. Vayy be. Bunu her yıl anımsıyorum biliyor musun? Seninle tanışma ihtimalimizin doğduğu ilk gün 21 Mart'tı sevgili eski veya yeni okurum, yaaa. O nedenle bu tarihi severim.

Teorik olarak bugün baharın ilk günü, veya ikinci?? Baharımızın ilki güzel geçsin inşallah.

Bay bayy.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


eski baharlardan (baya eski) bir an.
bu arada tarih yanlış hahahah, o kadar da eski bir an değil.


Rüyalarım.

 

Dün bir rüya görmüştüm. Kısa ama tuhaf bir rüyaydı. Nedense normalde rüyalarımın anlamlarını hiç merak etmememe rağmen bunu google'a bir sorayım diye zihnime not almıştım. Unuttum. Zaten bilinçaltım yine havadan nem kapmış bir şeyler uydurmuştur amannn, modundaydım. Sonra sosyal medyada boş boş gezinirken ''aaaa rüyam vardı'' aydınlanmasını bana yaşatacak birkaç kelime gördüm. Gittim önce google'a sordum. Ah şunu da bu noktada eklemeliyim... Artık internet yavaştan çağ atlıyor. Yapay zekanın google'a entegre olması (bana mı geç geldi yine bu güncelleme... ah bu yaşlı ruhum) bence yeni bir çağın başlangıcındaki önemsiz yeniliklerden biri bile olabilir. Neyse konumuz bu değil... (Ama gelecek bir gün gelecekteki gelecek bu olsa gerek diye de düşünüyorum doğrusu.)

Rüyamın anlamı içimdeki karanlık hissettiren korku, endişe, kaygı ve türevi hislerin hızlı bir şekilde akıp gideceği imiş. Bana mantıklı geldi. :P Neyse sonra aklıma eskiden gördüğüm ve beni bugün bile etkileyen bazı rüyalarımı yapay zekaya yorumlatmak geldi. Yapay zeka, psikolojik analizleri güzel yapıyor bence. Çünkü mantıkla bakıyor, salt mantıkla. Bu nedenle küçük detayları hızla kapıyor. Neyse... bundan yaklaşık dört yıl evvelce gördüğüm ama bugün bile, buna ben de şaşırdım, hatırladığımda ağladığım bir rüyamı ona sordum.

Özetle... Şu an yayında olan veya yayında olmayan son dönemde yazdığım tüm yazılarımdaki farkındalıklarımı bana anlattı. Bir rüyayı içimde anlamlandırmam -ki bence hala daha tam değil- dört yılımı almış! Yuh... (pardon). Rüyam fantastik bir rüyaydı ve belki bir gün kurgusunu yazarım diye anlatmayacağım ama aslında bilinçaltı boyutundaki kök inançlarımı çok güzel sembolleştirmiş muazzam kurguya sahip de bir rüyaydı doğrusu. Beni bu kadar çok ve derinden etkileyenin de sembolleştirme işlemini oscarlık seviyede rüyama aktaran beynimin başarısı oldu diye düşünüyorum.

Rüyamda terk etmek istemiyordum. Evet, daha dün gördüğüm akıp gidecek şeyleri bırakma temalı rüyamda olduğu gibi. Bu rüyanın zaman zaman aklıma gelmesi ve onu dört koca yıl içinde parça parça anlamlandırma, hatta kimi zaman en başa sarma ve hatta yanılma nedenim de bence bu: Kabul edememek. Son yazılarımda yazdığım gibi, ben aslında potansiyelime sahip olduğum gerçeğini kabullenemiyorum. İçimde olan, benim olan o gerçeği, o bilgiyi, dışarıdan almaya çalışıyorum. 

Rüyamı anlatmayacağım dediğim gibi ama o rüyamı daha uyku halindeyken bile derinden hissetmiştim. Hatta uyurken ağlamaya başladığımı anımsıyorum. Daha önce de, sonra da böyle bir şey yaşamadım. Gerçekten de rüyamdan bir anda uyandım ve bir baktım uykumda ağlamaya başlamışım. O rüyada deneyimlediğimi sandığım hayal kırıklığı ve burukluk hissini uyanıkken bile o kadar yoğun deneyimlememişimdir. Bu, korkunç veya kötücül bir rüya değildi. Aksine, gördüğüm en güzel rüyaydı.

Rüyamda bana bu dünyada en çok istediğim şey(ler) sunuluyordu. Ama ben hala eksik bir şey kalmış gibi hissediyordum. Burada çift anlamlı bir işleyiş var diye düşünüyorum. 1. Buna yapay zeka değinmedi ama bence ben o bana sunulan şeyi hak etmediğime içten içe inanıyordum. Onu hak etmek için daha görevimin sonlanmadığı sanrısına saplanmıştım. 2. Potansiyelimi gerçekleştirememiş olmaktan çok korkuyordum. Hatta potansiyelimi gerçekleştirmeden dünya yaşamımın bittiğini görmüştüm rüyamda. Kendi kendimi yargılamıştım. Yargı gibi de değil... Daha saf bir istek: Ama ben kendim olmadım. 

Bu cümle yıllarca beynimde kaldı. Daha öncesinde kelime formuna dönüşmemiş olan bu cümleyi rüyamdaki benliğim kurduğu anda bu cümle beynimde kendine bir yer buldu ve beni hiç bırakmadı. Kendim olmak için ne yapabilirim bilmiyorum, böyle düşündüm. Çok uzun bir süre böyle düşündüm. Geçen yıl, galiba ben hiç kendim olamayacağım yani tam potansiyelime ulaşamayacağım, diye hissettim. Evet bunu düşünmedim ama çok derinden hissettim. Bu da beni var olan halimi yaşamaktan geri tuttu. 

O söz konusu potansiyeli yaşamak için dışsal bir kişi, durum, nesne vb'ine ihtiyacım yoktu. Rüyamda da yoktu, gerçeğimde de. Bu gibi durumlarda potansiyel olarak adlandırdığımız şey aslında potansiyelimiz olmuyor bence. Daha çok, keşkelerimiz veya keşkelerimiz olmasa bile gerçekleştirmediğimiz için bilinmezlikte kalan ve bu nedenle beynimizin bir sonuca varamadığı durumlar oluyor. 

Oysa potansiyel, zaten seninle olan bir şey. Potansiyel, belki de, insanın bizzat kendisidir ve andadır. Her anda.

O rüyamda neden başlangıçta o kadar telaşlıydım diye düşünüyorum... Sanırım korkuyordum. Bitmesinden mi acaba? Bilmiyorum, belki de biraz. 

O rüyamda neden sonunda o kadar buruktum diye düşünüyorum... Sanırım yine korkuyordum. Başlamasından mı acaba? Evet öyle. Kendi cennetimi yaşamaktan korkuyordum. Çünkü koşulların yeterli olmadığına ve bu nedenle hep, belki de sonsuz bir döngüde, çabalamam gerektiğine çok inanmıştım.

Kendi içimde olan kendim, kendim olamadığım için üzülecek kadar kendimden uzaktım. Tuhaf, ilginç ve hayal gücümün işlediği bir rüyamdı.

Her neyse. Bu yazıyı not almak istedim. Belki yine yayından hopp gidiverir :P ama öncesinde onu görmek istedim. Yazımı görmek istedim.

Herkese iyi bayramlar. Bu bayramda havanın soğuk olması değişik hissettiriyor.



Sezgilerimizin çarpışması.


Sezgisel bir şekilde yazı yazmayı çok seviyorum. Mesela az evvel yazmaya çabaladığım ancak bunu başaramadığım için sildiğim yazımın bir türlü akmama sebebi sezgisel değil, düşünerek yazmaya çalışmamdı. 

Sezgilerime dayalı yazmak için genelde uykusuz olmayı bekliyorum. Hatta sana çok ilginç bir şey söyleyim, en sevdiğim ve bence okurları da etkileme potansiyelindeki yazılarım uyumadan hemen evvel beni bulan bir cümleden büyüttüklerimdir.

İnsan içinde parladığını hissettiği bir ''şeyi'' ortaya çıkarıp onu görünür kıldığında rahatlıyor ve o şey, yüksek ihtimalle, büyüme potansiyelinde oluyor. Elbette senin de o şeye ilgi, alaka ve emek göstermen onu artık o ''şeyin'' doğası her neyse ona uygun olarak beslemen ve böylece büyümesine imkan tanıman gerekiyor ancak o şeyi, o içinde yükselen bilgi parçasını, gün yüzüne çıkarıp işlediğinde ve aslında böylece somutlaştırdığında, içinde nefes almak isteyen bilgi parçası seni bir çeşit deneyime sokuyor. Bu yolla belki içindeki, belki içinde yeni yer bulacak sezgi ve öğretileri algılıyor ve aslında kim olduğunu anlamaya başlıyorsun.

Evet sevgili okur kim olabileceğini değil, zaten kim olduğunu anlıyorsun.

Sana iki gece (sanırım artık iki gece oldu) önceki yazımda ifade ettiğim üzere çocukluğumun parlak potansiyelini bugün gerçekleştiremediğimi düşündüğüm fikrine de bence bu şekilde, pas geçtiğim deneyim olasılıklarının hissettirdiği boşluk hissi nedeniyle vardım. İçimizde parlayan fikirleri, yani ben buradayım huuuu diyen sezgileri, pas geçtiğimizde aslında onu karanlıkta bırakıyoruz ve o pas geçtiğimiz durum bizimle sadece olsa olsa bir ihtimal olarak kalıyor. İhtimal olarak kalan durumları beyin yarım kalmış bir şey olarak algıladığından olacak, o şeyin potansiyeline varması durumunda ulaşabileceği halin çok parlak olacağını varsayıyoruz. Aslında pas geçtiğimiz deneyim olasılıkları da bizi başarısızlığa götürebilirdi. Buna karşın, bu ihtimale de karşın, ilginçtir ama bir zamanlar başarısız olmaktan korktuğumuz için dokunmaktan korktuğumuz o olasılık, karanlıkta kaldığından olacak, birden gözümüzde başarı oranı yüksek olan ama biz onu pas geçtiğimiz için ''ardımızda'' kalan tüh bir durum veya bazı durumlarda durumlar zinciri olarak zihnimizde yerini alıyor.

Aslında bu ilginç değil. Çünkü deneyim bir şekilde hep başarılı olur gibi duruyor. Buradaki başarıdan kasıt tabi ki her zaman için bildiğimiz klasik bir ''başarı'' değil. Belki de tam olarak böyle düşündüğümden dolayı ''gerçek'' kabul edilen başarıların peşinden koşma isteğim zamanla körelmiş olabilir... Benim bahsettiğim başarı, deneyimle elde edilen ve sana hiç kimsenin veya hiçbir bilginin veremeyeceği, sadece senin sahip olabileceğin algı. Bir durum istenen şekilde de gerçekleşse, istediğinden farklı da gerçekleşse aslında özünde deneyim olmasından ötürü başarıdır diyemesem de... kıymetlidir gibi duruyor. Çünkü bir ihtimal insana hiçbir şey katmaz.

Evet, bu perspektiften bakarsak: Olsun deneyimdi! :)

Bu cümleyi sevmem. İnsan hiçbir şeye buna odaklı olarak da başlamamalı tabi ki. Bir durumu istendik şekilde ilerletme hedefinde olmalı ve bunun için çaba harcamalı. Sanırım benim yaşadığım şey; sezgi, bilgi ve eylem dengesizliği. Bir durumun üzerine çok düşünmekten de farklı olarak, ben aslında bilgi yoluyla deneyime kendimi açmaya en azından bir süredir odaklanmışım. Oysa bu, (tam olarak) doğru bir yol değil. İnsanın özüne işlenen şey bilgi değil, yaşantı gibi duruyor. Evet, nereye gidersek gidelim (kesinlikle nereye gidersek gidelim) yanımızda götürebileceğimiz tek şey, bu gibi duruyor: Yaşantı yoluyla deneyim.

Çocukluk potansiyelinin yetişkinliğe yansıması meselesine dönersem, bu bile aslında sadece bir tasarı. Gerçekleşme potansiyeli olan ama yaşantısına girmediğim durumların yarattığı bilinmezlikten anlam çıkararak aslında olabileceğim kişinin çok daha iyi bir versiyonum olduğunu, evet yine, sadece varsayıyorum. Ancak küçük Ben her ne kadar benim şu anda bile bir parçam olsa da, o başka birisiydi. Zaman içinde elde ettiğimiz sezgisel, bilgisel veya eylemsel yollarla kazanılmış farkındalıklar aslında bizleri her an (tamam bu biraz abartılı bir iddia), hadi her yıl diyelim, değiştiriyor. En azından ben kendimin değiştiğini görüyorum. Aşamadığım tek şey, şu andaki potansiyelime karşı olan körlüğüm.

Yukarıda da yazdığım gibi, uyumadan hemen evvelce yazdığım yazılar -bence- hep çok daha etkileyici oluyor. Bunun sebebinin bilinçli zihnimden çok, sezgilerime öncelik vererek yazmam olduğunu düşünüyorum. Zaten kelimeler balık gibidir. Ciddiyim. Onları tutmak istesen de bir noktada elinden kayarlar ve kendi bildiklerince akar giderler. Onları tutmaya çabaladıkça, kelimelerin (ve hatta senin kelimelerinin) de eline gelmeyi bırak, kendi içlerinde daha çok debelendiklerini fark edersin ve bu durum takdir edersiniz ki iki taraf için de -kelime ve sen- istendik bir sonuca çıkan bir yol değildir.

Dün uyumadan evvelce, küçük Ben'in başka bir kız gibi bana baktığını fark ettim. Öncesinde olsa bu durumu kendimden uzaklaşma olarak ele alabilirdim. Ama hayır, tam tersine... Tamam bazı durumlarda bu durum gerçekten de kendinden, kendi öz varlığından ve içsel potansiyelinden uzaklaşmak demek olabilir. Bazı durumlarda, özellikle dış dünyaya fazla kapıldığımız dönemlerde, gerçekten de kendimizden uzaklaşmış olabiliriz. Ancak benim bahsettiğim ''başka biri gibi'' benzetmesi bu anlamı karşılamıyor, hatta yakınından geçmiyor.

Benim bahsettiğim durum, beni kendime yaklaştırmış bir şeyin idrakiyle ilgili.

Küçük Ben ile aramızda yıllar var. Bu gerçeği kabul etmek bazen en derin farkındalık olabilir. O benim: bir zamanlar olan benin üstüne eklenmiş pek çok ben, beni var etti. Bu bir gerçek ancak olay bu değil. Ben başka biriyim. Ben küçük Ben'e dair yazdığım iki gün önceki yazımda bile, belki de, başka biriydim. Bahsettiğim ''bilgi yoluyla deneyim'' işte bu sevgili okur. Ben çok fazla bu şekilde içsel gelişme yaşadığım için, hayatımda dengesizlik olmuş. İki durum da gerekli tabi. Sezgilerini hiç güçlendirmemiş biri de eylemsel deneyimlerde kendinden uzak kalma tehlikesinde kalabilir. Denge, önemlidir. 

Yoksa, potansiyelimizin karanlıkta kalmış yani deneyimlemediğimiz için nedirini nasılını bilemediğimiz noktaları, bizleri geçmiş veya gelecek olasılıkları döngüsünde de tutabiliyor.

Artık günlük yazamıyorum. Herkese açık yayınladığım bu satırlar da günlüğüm değil hayır. Gerçi bloğuma ilk verdiğim blog başlığının da ''Güncem'' olması bile tesadüf değil ya neyse. Sanırım blog yazılarım benim için bir çeşit geçişi simgeliyor. İki farklı uç arasındaki ara dönem veya köprü gibi değil hayır. Bu daha çok... düşüncelerimin formunu biçimlendirmeye dair, dilimi (anlatım yerine dil ifadesini kullanmayı tercih ederim), şekilden şekilde sokmaya dair ve aslında sanırım... paylaşmaya dair sezgi kazanmak için başvurduğum bir yol.

Günlük kişisel bir şey. Orada istediğin kadar sadece düşünsel takıl, yine de kişisel bir şey. Blog da kişisel bir şey ancak dil kullanımının estetikliğinden veya düşüncelerin formunun gün yüzünde değişim geçirmesine tanık olmamdan mı bilmem, daha genele yayılmaya açık bir yanı var. Bu, fikirlerini yaymak gibi bir yayılım değil; bizzat anlatımımı okuyan gözlerden giren kelimelerin yaydığı sezgiler ile ilgili. Aslında edebiyatın yaptığı da temelde budur. Eski edebiyat yazılarımda da ifade ettiğim üzere, edebiyat, titreşimler yayar. Sen bu titreşimleri gözünle kapar, beyninle işler ve kendi iç dünyandaki mevcut sezgilerinle anlamlandırırsın. Bu nedenle de blog yazmak, farklıdır.

Blog yazmayı bu kadar sevme sebebim de bence hep buydu. Bir şeyler anlatmak evet; bir şeyler paylaşmak evet; iletişim kurmak evet. Ama hepsi bu değil. Temelde daha derinlerde bir şeyleri gün yüzüne çıkarıp bunu etkileşimli bir şekilde yazı yoluyla yeniden yeniden var etmek. Yazılmış bir metin, evet yazılmış kelime formunda son şeklini almış bir metin, onu okuyanlarca yeniden yeniden var oluyor ve düşünsel düzlemde daima form değiştiriyor diye düşünüyorum. Tabi ki bu bilimsel metinler gibi kesinlik bildiren metinler için geçerli değil; ancak içerisinde sezgi barındıran her metin için geçerli.

Aslında beni okuyarak sevgili okur, sezgilerimiz arasında iletişimimizi tamamlıyorsun. Ben bu iletişimi yazı yoluyla başlatıyorum, sense okuyarak sürdürüyorsun. Belki daha da ileri gidip bana bir küçük yorum bırakıyorsun ve ben de sana dağlar taşları döşüyorum yanıt olarak ahahahahh. 

Bence bu, telepatinin şekle girmiş hali gibi bir şey: Sezgilerimizin çarpışması.

(Bu yazı tek bir cümleyle bile özetlenebilirdi -''şimdide yaşa''- ancak o zaman amacına ulaşmazdı. Ben (en çok) telepatiyle konuştuklarıma yazıyorum, kelimelerle değil.)


bu sanatçıyı yeni keşfettim, müthiş birisi.




Popüler Yayınlar