Uç Uç Böcüğü.

 

Uğur böcüğü var uhaaaa (öyle deme ayııppp, banane).

Uç uç böcüğüüü, annen sana terlik pabuç alacaağğkkk.

Uğur böcüğü, aman böceği, -banane- böcüğünü görmeyi gerçekten beklemiyordum. İşte insan beklemediğinde oluyor böyle şeyler. Öte yandan uğur böcüğü değil de normal böcek olsaydı çoktan çığlığı basmıştım (Allah korusun). Uğur böcüğünü görünce hemen hemen hemen fotoğrafını çekmek istedim. Bilgisayarım açık diye bloğuma koştum ahahhahah, anladıınn. Sonra dedim bu fotoğrafa bir fotoğraf da gerekir ki uğur böcüğünü gördüğüme dair anımın fotoğrafında uğur böcüğü de bulunsun.

Uğur böcüğünü tıpkı bir papparazii edasıyla bir o yandan bir bu yandan fotoğrafladım. Sen nerden geldin kuzuuummm. Üstelik gelmiş (hadi ya), bir de üstüne bangoya (İzmirli olmayanlar translate'e başvurdu ahhahahah) kadar çıkmış. Yok artık. Kesin beni beklemiş, onu göreyim de az heyecanlanıp adına yazı yazayım, sonra ünlü(msü) olsun diye yaaaaa.

Cıvıtmak bir yana... Uğur böceğini görünce gerçekten sevindim ve heyecanlandım. Hemen şu meşhur şarkıyla selamladım onu. Uç uç... (tamam). Böyle küçük anları yakalamak keyifli. Bazen hiç yakalayamıyorum da özlüyorum. Yani bu anları. 

Bu anları yakalamayı şöyle bırakıverdim... Bu anları, görmeyi ve göstermeyi oldum olası severim. Bunları hep konuştuk. Zamanla gördüklerimi gösterebileceğim bir kişi ve ortam olmayınca ve ben buna kanaat getirince... görmemeye başladım. Bu anları görmemeye başladım. Sonra da bu anlar, sessizce, yok oldular. Puf pof paf punnnnff. İşte hikaye bu.

Az evvel mutfağa geri gittim de uğur böcüğü uçmuş gitmiş. Sana dedim, benim için gelmişti yaaaa. :P

Böyle anlar, bana hikayeler fısıldıyor. Acaba ne zamana kadar onları toplamaya devam edeceğim. Belki de beni ağırlaştıran budur: Sadece toplamak. Hiç rüya görmeyen bir beyin gibi hissettiriyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


uç uç böcüüüü.


Bu Beden Benim Evim (Rupi Kaur) | Kitap Yorumu

Şair: Rupi Kaur, Çevirmen: Gizem Aldoğan,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Rupi Kaur iyi bir şair mi veya en başta yazdıkları birer şiir mi tartışmaya açık bir konu olsa da, ben kendisinin her şeyden önce farkındalık sahibi genç bir kadın olmasını ve hem geldiği kültürü (Hindistan), hem de bu kültürün kadın olmak, göçmen olmak gibi farklı alanlara yansımasına dair fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmasını ilham verici buluyorum.

Şairin isminden yanılmıyorsam 2014 yılı civarında Süt ve Bal isimli kitabıyla haberdar olmuştum. O yıllarda özellikle de Tumblr etkisiyle kendisinin dizeleri her yerdeydi! Bu her yerde olma halinden olacak ben onun kitaplarına hep biraz mesafeli durmuştum. Ayrıca çeviri şiirin orijinal dilindeki tadını veremeyeceğini liseli bir kızcağız olduğum yıllarda bile katı bir şekilde düşünüyordum.

Gel zaman git zaman, ki aslında bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu bloğu açmamın az öncesinde (ki eski bloğumun son kitap yorumu bu kitaba aittir :), kütüphanede karşıma Bu Beden Benim Evim isimli bu kitap çıktı. Ne kitabı daha evvel bir yerde görmüştüm, ne de o an şairin adı bana tanıdık geldi. Ayaküstü kitabı karıştırmaya başladım. O kadar keyif almıştım ki, ayaküstü karıştırdığım o sayfalardaki dizelerde gördüğüm lezzeti çok net hatırlıyorum. Sonra kitabı ödünç aldım, okudum yorumladım falan. Eee, teslim vakti geldi tabii... Ben arada bu kitabı kendimden önce bir arkadaşıma alıp hediye bile ettim öyle düşün. :) Sonra, baya da sonra, bir alışverişimde şairin üç kitabını da kendime nihayet aldım.

Bu Beden Benim Evim, aslında şairin dilimize çevrilmiş üç kitabı içerisinden son çıkan kitabı. Ancak ben ilk önce bu kitabını okudum ve ortada herhangi bir olay akışının bulunmadığını, sadece kitapların basım yıllarının bu sıralamaya göre olduğunu söylemeliyim. Kitapların yayın sırası şöyle: Süt ve Bal (şurada yorumladım), Güneş ve Onun Çiçekleri (şurada yorumladım) ve Bu Beden Benim Evim. Şairin başka şiir kitapları da varmış ancak dilimize çevrilen başka kitabı yok. Bu kitapların genelinde aslında şair kendi yaşamını, kendi hislerini, kültürüne, kadınlığa, ayrımcılığa, travmalarına vb. gibi daha öznel görüşlerine dize formatında yazdığı yazılarıyla yer veriyor. Şairin kaleme aldığı yazılar aslında edebi metin türleri içinden şiir değil. 

Her ne kadar ''ınstagram\ sosyal medya şiiri'' olarak geçen bir alt tür son 10-15 yıl içinde popüler olsa da, bunlara tam olarak şiir demek şiir türünün özelliklerini sorgulamamıza neden olabilir. Bakın bunu tepeden bakan bir yerden söylemiyorum (bunu söyleyecek son kişi falanım bu arada) ama her edebi metin türünün kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kendi içinde onu sözgelimi ''şiir'' yapan veya ''roman'' yapan veya ''öykü'' veya ''deneme'' vs yapan özellikleri bulunur. Rupi Kaur serbest nazımla şiir yazıyor desek de (ki şiirde serbest ölçüye bayılsam da), kendisinin yazıları daha çok düz yazının dizelere parçalanmış haline benziyor; özetle şiir değil (hadi ''diye düşünüyorum'' eklemesini de yapayım :). Bu durum yazılanları daha az değerli yapmıyor bu arada. Ancak bu ayrımı da yapabilmeliyiz, yoksa bundan 20 yıl sonra şiir diye başka başka yazılar okuruz. 

Bir de ben zaten yazarın diğer kitaplarına yazdığım yorumlarda da hep söyledim. Bu ''şair'' edebi yönden hafif ama düşünsel olarak derin yazan birisi. Bu yazdıklarını şiir olacak diye diretmeden düz yazı formatında yazsaydı gerçekten hem tadını çıkara çıkara uzun uzun anlattıklarını okurduk, hem de ''kadın ne güzel yazmış yav şiir gibi yazılar,'' derdik ve beğenirdik. Ancak şiir olmayan yapıtlara şiir deyince ortaya bir ık mık eh meh yorumları da çıkabiliyor. Yoksa özellikle de özdeğer konusu üzerine yazdıklarını ben dikkate değer buluyorum. Hatta Rupi Kaur tam bir blog yazarına benziyor (belki de onu bu yüzden sevmişimdir :).


Bu kitap ise zihin, kalp, geriye kalan her şey ve uyanış olmak üzere dört başlıktan oluşuyor. Her başlıkta da az evvel dediğim gibi şair kendi travmalarına, göçmenliğe, kadın olmaya, ayrımcılığa, genel olarak yaşamı ve kendisini algılama biçimine ve iyileşme sürecine dair notlarına yer vermiş (bunlara da şiir demiş). Ayrıca kitabın içerisinde Rupi Kaur'un kendi çizimlerine yer verilmiş. Zaten şair kitap kapaklarını bile kendisi tasarlıyormuş. Çocukken resim yapmaya başlayan şairin sanatla tanışması ve aslında sanat duyarlılığı geliştirmesi de çok erken yaşlarına kadar uzanan bir durum. Dizelerinde de o sorgulayıcı ama hafif yönü görmek mümkün. 

Bu kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kurgulanışı. Aslında dört başlık da rastgele oluşturulmamış. Her başlık kendi ismine uygun içeriklere sahip. Kendi zihninin karanlığından çıkan şair kalbine ulaşıyor. Ancak kalbinin odalarını turladıktan sonra geriye kendisiyle kalmış olanları sorguluyor. En sonundaysa kendi gerçekliğine, kendi varoluşunun kabulüne uyanıyor.

Şiir mi değil mi ikilemini bir kenara koyarsak, kitap gerçekten sevdiğim kitaplar arasında. Benim için bazı kitaplar vardır, sevdiğim kişilere hediye ederim. İşte bu kitap da onlardan biri. Ben iki okuyuşumda da çok severek okudum. Zaten Rupi Kaur'un kitaplarını ben genel olarak arada rastgele sayfalarından açıp karıştırıyorum biraz biraz. Bence içerik olarak ilgi çekici ve şiirsel, hafif ve hoş his veren cümlelere sahip kitaplar.

Aşağıda alıntıları tek tek yazmak yerine, direkt kitaptan bazı kısımların fotoğraflarına yer vereceğim. Bana kalsa 1500 sayfa falan paylaşabilirim (ki instagramda çıldırdım :) ama kitabın her sayfasını paylaşmam etik olmayacağı için çok zorlanarak seçmece yapıp bazı çok beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım. İyi okumalar.

Kitaplarla kalın.

Kırılganlıktan korkmak.

 

Kırılgan olmaktan neden bu kadar çok korkuyorum bilmiyorum. Sana çok ilginç bir şey söyleyim, benim en büyük gücüm -belki de- kırılganlığımdır. Bu bir fizik yasası gibi. Eveeeet, ciddiyim. Bu sefer laf ebegümecisi yapmıyorum, eveeett! :)

Kare küp yasasına göre... Sözelci birinin mantığıyla açıklarsak; cisim ne kadar küçükse, dayanıklılığı o kadar artarmış. Aynı cisim ne kadar büyütülür ise, kendi ağırlığını taşıma becerisi kötüleşiyormuş. Karıncanın kendinden çok fazla büyük nesneleri taşıması bu duruma verilen tipik örnek. Daha sert, daha büyük cisimler daha ağır nesneleri taşırlarken çatlarlar. Oysa karıncanın kendi ağırlığı hafif olduğundan, kendi ağırlığının bilmem kaç katını tek elinde yuvarlar.

Kırılganlık da bence böyle bir şey. Toplumda ve hatta toplumlarda aslında istenmeyen özellik olarak kendine yer bulan, ancak belki son beş on yılın ''travma kültürü'' ile popülerlik kazanan ama öyle olduğunda bile kendine gerçekçi değil, sahte bir alan bulan bir şey kırılganlık. Kimse gerçekten kırılgan olduğu yerlerini kolayca kabullenmek istemez diye düşünüyorum. Belki de en zoru, evet en zoru, kırılganlığımızla yüzleşmektir. Çünkü o noktada sorumluluk gelir. Bu belki karıncalar gibi tek elle taşıyacağımız, zamanla ustalaşacağımız beceri alanlarını bize açacak bir ön kabuldür ancak bizler ''güçlü'' olmanın hayatta kalmak için en önemli kazanımlardan biri olduğunu düşündüğümüz için, kırılganlığımızla barışmaya, gerçekten buna gönüllü olmaya, burun kıvırabiliriz. Seni bilmiyorum ama ben böyleydim. Çok uzun bir süre en büyük korkum kırılganlığım, yani belki -uuuu- en büyük gücüm oldu.

Eski yazılarım arada okunuyor da şaşırıyorum. Hayret, bloğum aslında okunuyor galiba yavvv oluyorum. Bugün eski bir yazıma denk geldim. 2024'ün Ardından. başlıklı yazım. Bu yazım beni etkiledi. O yazımın özellikle de ''Düşündüklerim'' alt başlıklı kısmını yazdığım anı net hatırlıyorum. Çok değer verdiğim biri vardı. Kırılganlığımı gösterdiğim belki de ilk (ve tek) kişi. Bugün geriye döndüğümde içimde onunla ilgili bir burukluk olmadığını (ki bence ayıp etmişti) görüyorum ama... O yazımda, o kısımda... hala daha kırılganlığımı örtme çabasındaymışım. İlerleyen aylarda beni bunalıma ve sanırım depresyonun kapısına kadar sürükleyen bir inkar. Kırılganlığımdan o kadar çok korkmuştum ki, onu yok etmek istedim. İçimde hangi noktadaysa, orada onu kıskıvrak yakalamak... Ancak o, kırılganlık, tek bir yerde değildi. Bir olayda değildi, bir süreçte bile değildi. O, ben de değildim. O sadece bir özelliğimdi. Görülmek isteyen ve ironiktir, hep göstermek istediğim bir özelliğimdi. Göstermek istediğimi anlamak zor değil. Her yazımda ne kadar güçlü olduğumu anlatmaya çabalamışım (en büyük kaçış belirtisi). 

''Artık öyle değil, artık böyle değil.''

Artık. Ne keskin bir kelime. Evet bazen gerekli. Ama içinden çıkan bir şeyi kesip biçmek. Onu yok etmez. Kaldı ki kırılganlık niye yok edilsin?

Çok çok önce bloğumu okuyan bir blog yazarı bana bir Tedx konuşması önermişti. İsmi Brene Brown: Kırılganlığın gücü'ydü. Sana o konuşmadan bile bahsedemem biliyor musun? Bunun ilk nedeni, o konuşmayı her ne kadar daha sonra izle klasörüme kaydetsem de o daha sonranın bir türlü gelmemesi. İkincisi, izlemeye bilinçli olarak yanaşmamam. Üçüncüsü ise, ön fikirlerimi gördükten sonra ablamızı dinlemek istemem (yani şimdi). 

Bence kırılganlık, bir şeyleri taşıma değil ama esneme kapasitemizi artırıyor. Bu özellikten, kırılganlığımızdan, kaçtıkça aslında sertleşiyoruz. Bu özelliğin avantajlarından yararlanmayı reddediyoruz. Üstelik bilinçli olarak yapıyoruz bunu. Çünkü kırılganlığı kötü bir özellik olarak sınıflandırma eğilimindeyiz belki de (ben öyleydim).

Benim hikayemde komik olan şey şu, ben kabul etmeye etmeye kırılganlığımın gücünü keşfettim. Tabi böyle yapınca süreç uzadı sanki. Ancak her şey, yani genel olarak bu hayatta attığımız veya atmadığımız her adım, aslında bizi öğrenmemiz gereken noktaya çıkarıyor bence. Ulaşmamız değil hayır, öğrenmemiz. Öğrendikçe aslında sen değil belki ama parçaların değişiyor ve bu da aslında o asla gelmeyecek noktaya veya noktalara ulaşmanı değil, direkt olarak gerçekliğinin değişmesini, şu anda bunun olmasını sağlıyor ve işte asıl böylece ulaşıyorsun. İleride ulaşacağımların bittiği, ulaşma halinin bittiği, çünkü zaten ''geldiğin'' (doğru kelime bu mu bilmem) yer, hal, durum oluyor.

Ben hep ''artık kırılmayacağım'' dedim. Ne komik. Ne masum. Çocuksu bir inat. Çocukluğun hep bilgece saflığından bahsederiz. Bir de böyle bir yanı vardır değil mi? Nerede olduğunu kestiremediği körlemesine bir inat özelliği. Bu bende çok baskındır. İnat. Senin hayrına da olabilir, seni yanıltadabilir.

Oysa bence doğrusu, daha doğrusu gerçekçi versiyonu çünkü binlerce ''doğru'' olabilir ancak ''gerçek'' tektir (??), ''kırılabilirim ama kırılmayadabilirim :P'' şaka şaka, ''kırılabilirim'' evet bu kadar. 

Tabi ki körü körüne kırılmaya gitmeyelim ama duyarlı insanlar, derinden hissederler. Evet ben öyle biriyim. İnsan kendine böyle şeyler deyince de kulağa biraz şeeyyyyy geliyor değil mi ahahahahah. Ama bak, ben diyebilirim. Çünkü ben, en büyük yeteneklerimden biri olan duyarlılıktan yaşamım boyunca nefret ettim. Bırak da bu kabulü söyleyim. :)

Kırılgan olmaktan korkmak benim için kendimden, daha doğrusu gücümden korkmakla eş değerdi. Kendi varlığından korkmak... ne kadar derin bir ifade değil mi? İşin ilginci aslında çoğu zaman bunu bilinçli zihnimizle fark etmeyiz bile. Ben bile kendimi çok kazdığım için fark ettim. Çok yargıladığım için, bazense yeri geldiğinde anlamak için çabaladığım için. Bunun gereksiz olduğunu da hiçbir zaman düşünmedim. Bazen ''bir önemi yok ki'' dedim ama buna inanmadım. Çünkü benim için bir önemi var. Çünkü hayatta pek çok şey, içinden dışına yansıyanlarla ilgilidir. Evet bunu da yaşadım, tekrar tekrar. Yoksa neden sorgulayım ki :) İnsan, belki de, işine gelmeyen şeyi sorgulamama eğilimindedir.

Kırılganlığımla bile bu yüzden barışmadım mı? Bunun bir ''güç'' olduğunu fark ettiğim için. Oysa doğrusu, bence, şeylere şey olarak bakabilmek, olanı olduğu gibi görebilmektir. Ancak tabi insanın egosunu aşması da, kendini aşmasıyla son bulacak bir yanılgı gibi algılanmaya müsait bir şey. Her neyse. Bu kadar karmaşık değil. 

Kırılgan olmak, aslında bir ihtimal demek istediğim buydu. İnsan 7\ 24 kırılgan olabildiği gibi, genellikle hayatının belli alanlarında da böyle olabilir. Bunda çekinecek bir şey yok. Bundan kaçmak yorucu bir şey. Sadece döndüğün dairenin çapı belki artar ama o kadar. Kırılganlık yük taşımak da değil bu arada, karınca örneğim yanlış anlaşılmasın. Kimse kimsenin yükünü taşımak zorunda değil. Kimse, kendi içindeki kendi yükünü bile yıllarca taşımak zorunda değil. Aslında kırılganlık böyle bir şey. Bir noktada kırılabilir. Duyguların (kalbin) ve\ veya düşüncelerin (zihnin). Kırılabileceğini reddetmek, bence, tekrar tekrar kıran bir şey. Ve inanın bana, bu çok daha ağır.

Bence yükleri bırakmak da böyle bir şey. Kabul etmekle ilgili bir şey. 

Kırılganlıktan korkmamızın bir sebebi de, acaba, kırılacak bir kalbimizin, yani hislerimizin olduğunu kabul etme kabulünü taşıdığı için mi bu kadar ''ürkütücü'' geliyor biz insanlara (genelleştirmelere bayılırım) diye düşünüyorum. Belki de en zoru, kalbe izin vermektir. Kalbi genelde kötülerler değil mi? Bizi yanılttığı için falan. Oysa asıl zihin, ya fazla hazcı ya da fazla düşünen zihin, bizi yoran ve belki de yanıltandır diye düşünüyorum. 

Belki de kalbimizi düşünmeliyiz. Onun sesini duymaya izin vermeli ve duyduğumuz şeyi düşünmeye izin vermeliyiz. Büyümeye, kırılmaya ve var olmaya. Sonra da zaten, hani belki de, sadece yaşıyorsun. Ben içimde o dersi daha işlemedim. :P Ama biliyorum. Tüm bu ihtimaller tek bir noktada, üstelik keyifle toplanıyor: Yaşamak. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Kafkaokur dergisi, sanırım 2021 Nisan sayısı.



Peygamberin Şarkısı (Paul Lynch) | Kitap Yorumu

Yazar: Paul Lynch, Çevirmen: Mert Doğruer,
Yayınevi: Delidolu Kitap

Kitabı okumak gerçekten çok zordu. Daha ilk sayfalarından beni yoğun bir belirsizlik, kasvet ve düşünce selinin ortasına çeken kelimeler hızla etrafımı sardı. Başlangıçta olayların ne olduğunu tam olarak anlayamasam da, karakterlerle birlikte bir çeşit kaosun içine çekildiğimi hissettim. Kaosun verdiği merakla hem hızla, hem de sarsılarak Eilish'in değişen yaşamına adımlarımı attım.

Kitap, İrlanda'da otoriterleşen reijimin sıkı yönetim ilan etmesiyle başlayan süreci, giderek artan baskı, yasaklar ve sebepsiz tutuklanmalarla gücünü arttırması ve nihayetinde muhalefet kanadındaki isyanlar ile otorite arasında çıkan iç savaşta yaşanan olayların etkilediği yaşamları, dört çocuklu bir ailenin üzerinden anlatıyor. Öncesinde evin babası Larry Öğretmenler Sendikası'nda yönetici olduğu için tutuklanıyor. Eşinin nedensiz olarak tutuklanması ve adeta kayıplara karışması evin annesi olan Eilish'in bir yandan ailesini bir arada tutma, diğer yandan inandığı değerlerin ellerinden kayıp gidişini sindirme mücadelesinin başlangıcı oluyor.

Kitap 3. tekil kişi ağzından ilahi bakış açısıyla yazılsa da, olayların anlatımı sanki gittikçe gerçeklik algısını yitiren Eilish'in birey olma halinden çıkıp dış bir göze dönüşerek, hatta kendini bile 3. tekil kişi olarak görerek, yaşadıklarını anlatıyormuş gibi bir his verdi bana. Kitabın anlatımı bilinç akışı tekniğine çok benziyor. Karakterlerin konuşmaları da, yaşanan olaylar da ayrıca bir noktalama işareti veya paragraf başı yapılmadan tek bir anlatı içinde yalnızca virgülden yardım alınarak ifade edilmiş. Bu durum kitabı okumayı benim için zorlaştırmadı, aksine bu anlatım şeklini beğendim, ancak kitabın diline alışana ve olayların içerisine girene kadar anlatımı biraz yadırgadığımı söylemeliyim.

Kitap gerçekten yaşanmış olayları anlatmasa da, dünyanın başka köşelerinde yıllardır otoriter rejimin ağır yaptırımlarını yaşayan özgürlüklerinden edilmiş ve hatta bu kitapta anlatılanın bin beterini deneyimleyen, insan olarak bile görülmeyen pek çok insan var. Orta Doğu yıllardır cehennemi yaşıyor. Bence distopik bir kitabın bile gerçek yaşamların korkunçlarının yanında hafif kalması, dahası bu kitabı okuyan muhtemelen pek çok Avrupa vatandaşının (kitap İrlanda'da geçiyor) bu gerçeği bile tam olarak anlayamayacak olması, çok daha sert bir distopyayı gösteriyor bize. Üstelik bu distopya bir kurgu da değil, gerçek. Aynı şekilde bu baskıcı rejimlerin nasıl küçük görünen değişimlerle başlayıp asla durmayacaklarını, tıpkı bir canavar gibi önce parmağınızı (ses çıkarma hakkınızı) sonra tüm ruhunuzu (varlığınızı) ele geçirmek isteyeceklerini, tüm bunların nasıl anlaşılamayacak kadar hızlı, adeta bir anda olabileceğini ve geriye düzeltilecek bir şey kalmayana kadar baskının, zorlamanın, ruhunu satanların size ve özgürlüğe dair her şeyi yutabileceğini göstermesi bakımından sarsıcı bir kitap.

Kitabın ilk yarısını okumak nispeten daha kolaydı ancak ikinci yarısında resmen boğulduğumu hissettim. Bence yapılan yaptırımların dehşeti kitapta tam olarak yansıtılamamıştı ya da dediğim gibi çok daha kötülerini bildiğim için beni derinden sarsmadı (karakterler en azından insan yerine konuluyorlardı??). Evet, hak ihlali ile başlayan sürecin hakların elinden alınması ve ardından savaş atmosferine dönen bir ülke tasviri yeterince korkunç ancak kitabı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır... bence kitaptaki somut olaylardan çok, Eilish karakterinin birbiri ardına yaşadıkları kayıplar, güçlü olma çabası, her kötü olayın ardından hala şaşırabilecek bir yan bulurken zamanla gittikçe katılaşması... kayıplarını değil yüreğinde, tüm ruhunda ve hatta bedeninde yanında götürmesi... Beni asıl boğan aslında buydu. Zaten kitap her ne kadar totaliter rejimlerin insanın yaşamını kabusa çevirebileceği konusunu işlese de, kitabın odak noktasında Eilish vardı. Eilish'in ailesi bile değil, Eilish'in gözlerinden değişen dünyası anlatılıyordu bence kitapta. 

Kitabı asla tekrar okuyamam. Gerçekten böğrüme öküz oturmuş gibi bir sıkkınlık hissediyorum. Ancak böyle ifade etmeme bakmamanızı istiyorum. Gerçekten çok etkileyici bir kitaptı.

Kitaplarla kalın.


Ihlamur.

 

Ihlamuru hep ayrı bir sevmişimdir. Kokusunu, tadını... beni adeta sıcacık sarar sarmalar. Ihlamur bana ev hissini veriyor. Sanki evini bir bardakta taşıyor ve buharıyla birlikte nereye gidersen git yanında götürebiliyormuşsun gibi bir his. Küçükken de hani ev çizince bacasından buhar çıkarırdık ya... bence buharın bu bağ ile yakinen bir ilgisi var.

Peki taşınmak nasıl hissettirir? Evini kutulara sığdırmak. Senin olan veya hayatın tamam burası olur dediği yerde kök salmak... O kök nereden gelir? Yaşamının başlangıcından mı filizlenir yoksa zamanla bir noktada mı oluşur? Bu kök hissi buhar gibi midir? Her an havada kaybolacakmış gibi... Yoksa tıpkı o buharın yüzünde hissettirdiği sıcaklık, burnuna yerleşen koku, hafızanda yer eden aşinalık gibi bir yerden mi varlığına kazınır?

Ihlamurun kokusunu içime çektiğimde nostaljik hissediyorum. Nedense ilkokuldaki pazar günlerim aklıma geliyor. Banyo yaptıktan sonra sobanın başında oturmak. Oysa bu bana evdeymişim gibi değil, göçebeymişim gibi hissettiriyor. Acaba bundan mı durduğum, hatta kök saldığım yerde bile göçebe hissetmem...

Devamını düşünüyorum. Bunu güzel bir yere bağlamayı. Böylece yazıma ''anlam'' katmayı. Ancak bende devamı yok. Bu kadarı bile zorlama, değil mi haydi söyle, itiraf et sevgili okur. Yine de gerçek. Bir göçebenin gerçeği. Bir göçebeye belki de her şey evini hatırlatıyordur.

Sanırım bundan olacak, 10'lu yaşlarımın sonunda bir göçebe olmayı hayal etmiştim. İnsanların aklına bile getirmeyecekleri veya yadırgayacakları pek çok yeri gezmeyi. Biliyor musun, ben aslında hep bir evim olmamasını istemiştim. Yani... daha gençken. Böylece içimdeki hisle dışım eşitlenir ve gerçek hissederim sanmıştım belki de.

Ama ben korkaktım. Hayır değildim. Sadece kafası karışmış bir kızdım. Kafam öyle çok karışmıştı ki, ben de korkak olduğumu sanmıştım. Oysa ben hayatta benim kadar cesur ikinci birini daha tanımadım. (Yine de tamam, korkaktım :). Acaba şimdi nasılım? Evim, bahanelerim olsun istemiyorum. Peki ama, bunu istemiyorsam, ne istiyorum? Yıllar içinde ne istemediğimi o kadar çok düşündüm ki, ne istediğimi bulmak için de düşünmem gerektiğine inandım. Oysa bu bir yanılgı.

Yine de bugünüme baktığımızda... ne bir göçebeyim, ne de bir yere kök saldım. İnsanlarda en çok bunu gözlemlerim. Bunu bilmeden yapıyorum. İnsanların kök saldıkları noktaları keşfetmeyi seviyorum. Belki de kendime bir cevap arıyorum. Şimdilerde bunu yapmıyorum. Galiba bu yüzden yazıyorum. 

Bu, ıhlamurun son yudumları gibi hissettiriyor. Soğumuş ama bir aroması var. Unutulmuş bir sıcak içecek gibi eksik ama yine de bir aroması var işte.

Ev bir haldir derler. Sence ev nedir?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Tarot Kartları #5: Deli (The Fool).

sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

Artık ufaktan büyük arkana serisine de başlayalım diyorum. Aslında tamamen içgüdüsel bir şekilde element odaklı gitmek yerine, numarolojik olarak ilerlemek istemiştim ancak anlatımlarım ilerledikçe bu yolun (en azından şu anlık) daha ufuk açıcı ve isabetli bir seçim olduğunu fark ettim.

Şimdi de gelelim büyük arkana serimizin ilk kartı olarak bilinen 0 numaralı deli\ budala\ joker (the fool) kartına.

Öncelikle büyük arkana serisinin tam olarak ne anlama geldiğine biraz değinmekte yarar var. Aslında tarot yazı dizimin ilk yazısında tarot kartlarıyla ilgili genel bir bilgilendirme yapmıştım. Ancak hem bu konunun üstünden geçelim, hem de biraz detaylandıralım istiyorum.

Tarotta 22 (0-22 numaralı kartlar) büyük arkana, 56 küçük arkana (element kartları + saraylılar yani kişilik kartları) olmak üzere toplamda 78 kart bulunur. Büyük arkana kartları ile kastedilen kadersel, ruhsal olaylar ve hayat dersleridir. Daha kader planı, yani ruhun büyüme planının parçası olan, uzun vadeye yayılan ve ders verici olay ve durumları ifade ederler. Ayrıca büyük arkana kartlarının enerjisi daha baskındır. Yani bir açılımda büyük arkana baskınlığı varsa... geçmiş olsun dermişim ahahahah, yok yok, yani baskın olarak büyük arkana kartı çıkmışsa demek ki yaşamınız dönüşüyor, iç dünyanız değişiyor demek. Ayrıca büyük arkanalar (açılımdaki yeri önemli) küçük arkanaların okunmalarını (anlamlarını) da etkiler. Yani büyük arkana kartlarının etkisi daha güçlüdür.

Küçük arkana kartlarında ise 4 elementi simgeleyen 10'ar kart ve ayrıca prensler, şövalyeler ve kral + kraliçelerden oluşan kişi kartları yer alır. Küçük arkana kartları daha kısa vadeli ve kişilere bağlı gelişen, etkisi o anki durumların şartlarıyla şekillenen olayları ifade ederler. 

Deli kartı ise büyük arkana serisinin ilk kartıdır. Zaten kartın numarası da 0'dır ve hiçbir şeyin olmadığı yerden başlayan saf bir başlangıcı sembolize eder. Bu noktada 0 numarasının üzerinde durmakta kartın felsefesini ve aslında hikayesini anlamak için yarar var. Dediğim gibi 0 bir başlangıcı işaret eder ancak bu başlangıç aslında içerisinde tüm potansiyelleri barındıran, çünkü daha önce hiç olmamış, yapılmamış, başlanmamış, deneyimlenmemiş; hiçlikten atılan adımla gelişen bir başlangıçtır. Bu bakımdan Deli, adı üzerinde, bir çeşit deliliğe kalkışmaktadır.

Klasik destedeki deli kartını incelediğimizde soytarı kıyafetleri içerisindeki bir karakteri uçurumun kıyısında görürüz. Bu karakterin bir maceracı olduğu su götürmez bir gerçektir ve bu maceracının yanına aldığı sadece üç şey göze çarpar: Omzuna attığı küçük çıkını, elinde taşıdığı gülü ve ona eşlik eden küçük köpeği.

Kartın temsil ettiği element hava, gezegeni Uranüs olarak bilinir. Bu kart yeniliği, keşfetmeyi, özgürlüğü ifade eder. Güneş tepede parlamaktadır. Yani bu, neşeli, hatta çocuksu bir coşkuyla gerçekleşen aydınlık bir başlangıçtır. Buradaki aydınlık, zihnin ve kalbin açıklığını simgeler. Karakter eylemlerinin önünü ardını pek düşünmez; öte yandan omzundaki çıkını onun bu başlangıç noktasına bomboş bir şekilde de gelmediğini bize gösterir. Sonuçta deli, delirmek için de deneyim elde etmelidir. Yanındaki köpeği ise maceracının yanında olan sadık dostunu simgeler. Bu dost bir insan olabileceği gibi, bir his, düşünce ve beceri alanı da olabilir. Bu başlangıç belki anidir, belki spontane bir şekilde gerçekleşir ancak karakter yanında kendinden olan parçaları da beraberinde götürür.

Güneşin gökyüzünde parlaması ve kartın geneline hakim olan sarı tonu ise zihinsel açıklığı ve aydınlığı simgeler. Yukarıda da dediğim gibi bu ani bir başlangıçtır. Daha önce deneyimle kirlenmemiş, açık bir şekilde üzerine atladığın sıfırdan bir başlangıç. Karakterin elindeki beyaz gül ise saflığı ve açık bir niyeti sembolize eder diyebiliriz. Ayrıca gülün çiçek ve diken olmak üzere iki farklı özellik barındıran kısımlardan oluşması, karakterin yolculuğunun dualiteyi\ ikiliği (acı ve sevgi, kayboluş ve özgürlük, sezgi ve mantık gibi) beraberinde getireceğini de bizlere gösterir.

Kartın olumsuz yani aslında ''gölge'' yönü ise, düşünmeden dikkatsizce atılan adıma işaret etmesidir. Bir konuda yeterince hazırlık yapmadan üzerine atlamak, her şeyi ben bilirim hatasına düşmek, bilgiye deneyime gözlerini kapatıp burnunun dikine gitmek, düşüncesiz risk almak, cahil cesareti göstermek ve sorumluluk almamak olarak ifade edilebilir (aynı durumu kırk farklı şekilde ifade ettim, bence ne demek istediğimi anladık :). 

Bunları olumsuz bir durum olarak değil, gölge yön olarak ifade etmem bilinçliydi. Çünkü bu kart eğer ki kişinin kendi davranış örüntüleri için çıkmışsa, kişi bu hatalı ve ona yarar getirmeyen durumu görüp dönüştürebilir. Böylece gölge yönünü, aydınlık bir yönü olarak yaşamına entegre edebilir. Gölge yönlerimiz dediğimiz durumlar aslında bizim ilerleme alanımızı görmemeyi seçmemizle oluşur. Eğer ki kişi öğrenme alanının genişliğini kabul ederse, bilinçli körlüğünden kurtulursa, gölge yönlerimizle aslında büyüme imkanı buluruz. 

Kart ters çıkmışsa, aslında kartın aydınlık enerjisinin düzgün akmadığını ve enerjinin bloke olduğunu, diğer ve anlayacağımız bir ifadeyle kartın özgürlük, ilerleme gibi olumlu anlamlarının yaşamımızda düzgün çalışmadığını ve yaşanan sıkışıklık nedeniyle ya bir şeye başlamakta güçlük çektiğimizi ya da sorumsuzluk, laubalilik gibi olumsuz özelliklerin bizden veya dış etkilerden kaynaklı yaşamımızda kendini gösterdiğini söyleyebiliriz.

Kartın anlamını ve numarası olan 0'ı göz önünde bulundurduğumuzda zamansal değer olarak olayların bir anda, hızlı, ani ve çabucak gerçekleşebileceğini, hatta gerçekleşme anının bizim beklemediğimiz bir anda olabileceğini söyleyebiliriz.

Kart bir aşk okumasında çıkmışsa (dizilim önemlidir unutmayalımmm), yeni bir başlangıç enerjisini ifade edebilir. Ancak bu başlangıç önünü ardını düşünmeden olacak bir başlangıç olacağından dolayı en azından başlangıçta ciddiyetsiz olabilir. Çünkü deli kartı aslında ''aman beee oturmaya mı geldik başlayalım bakalım'' enerjisidir. Ciddi ve ilerisine yönelik detaylı bir gözlem, beklenti, adım vs bu kartta yoktur. Ancak aşk özelinde düşünürsek, karşınıza çıkan kişi size çocuksu, saf bir heyecan verip aklınızı başınızdan aladabilir. Çok kapılmayın bence. :P

İş gibi somut bir durum için çıkmışsa, daha çok stajyer enerjisinde olabilirsiniz. Çünkü bu kart deneyim vermez, başlangıç verir. Öğrenme fırsatı verir. Zaten hava elementi de bizlere öğrenme alanıyla ve iletişim temasıyla ilgili durumları verir. Yeni bir işe başlayabilirsiniz ancak daha yolun çok başındasınız. Aynı zamanda iş daha toprakla yani maddi dünyayla ilgili bir alan olduğundan bu bağlamda çıkan deli kartı riskli bir başlangıcı da verebilir. Örneğin sağlam bir işiniz vardır ama alan değişikliği ile risk alabilirsiniz veya risk almanız gerekebilir gibi. Yani bu kart biraz da, yarını düşünmeden kahraman olmak için adım atmayı ifade eder.

Manga tarot destesindeki kart tasarımına baktığımızda karakterin konumunu bir uçurumun kıyısında görmesek de karta hakim olan koyu renkler aslında bizlere bilinmeyen yollarda ilerleme temasını verir. Bu karttaki güneş tepede değil, karakterin başının tam arkasında doğar. Yani güneş aslında karakterin zihninden parlar. Yeni bir fikirle yola çıkan karakterin yanında sadece elinde tuttuğu değneği (tutkusu, isteği, merakı, heyecanı) ve sadık dostu köpeği (bir dost olabileceği gibi zanaatı yeteneği ve hatta kendine inancı da olabilir) vardır.

Evet, bu kart adı gibi aksiyonlu bir anlamı simgeler. Bu bakımdan hareket enerjisi taşır. Bu kart açılımınızda gelmişse yakında hayatınızda sizi gerçekten etkileyecek çok taze bir hareketlilik ve başlangıç olabilir. Bu başlangıç size ferahlık verebileceği gibi, ani olduğu için geredebilir.


bunu geçen paylaşmıştım ama bu yazıya çok uygun, bir daha dinleyelim.


Sevgili Bezelyecik 4.

 

Genç kadın ile genç adamın buluşan elleri laptopunun ekranından yüzüne bakıyordu. Kendi kendine bir şeylerin eksik olduğunu söylese de, neyin eksik olduğunu bulamadı. Fazla mı kolay oldu acaba diye düşündü?

''Fazla mı kolay oldu?''

Bunu seslendirdiğimde hissettiğim his daha da büyük bir boşluk yaratacak gibi geldi. Bu nedenle bunu sorgulamaktan vazgeçtim. Belli ki Aslı da Ozan da halinden memnundu.

Hayır! Ben biliyorum işte, diyen bir ses hala içimdeydi. Aslı'nın da içinde bir kurt var ve o kurt kımıl kımıl ede ede, üstelik yavaş yavaş kalbine doğru yol alacak. Fazla basit... Ozan'ın yüzü neden o kadar ifadesizdi... O yüzde gördüğüm his neydi? 

Burukluk. Aslı'nın midesinde, Ozan'ın yüzünde gördüğüm o kara boşluk buydu.

Burukluk her seferinde kötü mü hissettirir? Onun içini doldurmak için ne yapmam gerekir? Onun içini doldurmaları için, karakterlerin ne yapması gerekir? 

İçimden bir ses onların hikayesindeki yaşlı (ve havalı) kadının kim olabileceğini sorguluyor. Onu tanımak için onca yolu gitmek gözümü korkutuyor doğrusu. Yaşlı hanımla ben, asla bir araya gelemeyiz. O bana asla gelemez. Bir tek ben, ben ona ulaşabilirim. Dünya düzleminde o kadar zaman geçirme ihtimali beni acayip geriyor. Yine de tüm bu kocaman hikayede bana huzur veren en büyük an hep o yaşlı hanımı gördüğüm zamanlar oldu. Onun genç kadına ve genç adama bakışlarında hiçbir zaman boşluk yoktu. Hatta onlara bakarken hep çok eğleniyordu. 

Tabi ki yanlış bir açıklama olmasın. Yaşlı hanımı tüm serilerdeki koca hikayede belki bir kez görmüş, üç kez de üstü kapalı anmışızdır. Yine de, her seferinde, hiç de boşluk bulunmayan bir esintiyle varlığını biz okurlarına hissettirmişti. 

O yaşlı hanımı ben de ilk kez Aslı ile birlikte fark etmiştim. Ozanla Neptün'ün karmaşık sokaklarında gezinirken -ki bu sokaklar öncesinde patika yoluyken sonrasında şehrin ara sokaklarına dönüşüyordu- otobüs durağında durdukları anlardan birinde Aslıyla aynı anda aynı tepkiyi vermiştim: ''Çok şüpheli görünüyor!'' Yaşlı kadının tek yaptığıysa Aslı ile Ozan'ın şaşkın hallerine gülmekti. (Belki de bana bile!)

O yaşlı kadının kim olabileceğini hep merak ettim. Koskocaman hikayede en çok ilgimi çeken hep o tek kelime etmeden gelip geçen hanımefendi oldu. Uzun paltosu ve şapkasıyla -Aslı'nın da dediği gibi- kesinlikle çok havalı görünüyordu. Üstelik bizimkilere bakarken gözlerinde oyuncu parıltılar dolaşarak defterine bir şeyler yazıyordu. Aslı onun için ''bir süper kahraman olmalı!'' demişti. O noktada tıpkı Ozan gibi ona akıl sır erdiremedim. Ancak bu havalı yaşlı hanımın bir yazar olduğu bilgisi benden önce çoktan Aslı'ya gitmişti. Aslı, olayları bir (tamam birka- hayır on on beş) bakışta çözmüştü. Sonra da heyecanla Ozan'a dönmüş ve ''neticede tüm yazarlar süper kahramandır!'' demişti.

Aslı bu yazar hanımla çok erken yaşlarında tanıştı. Bu nedenle onu hiç unutmadı. Ama neden o kadar yaşlıydı... Bazen bunu düşünüyorum. Aslı'nın o kadar zaman bekleyecek sabrı yok ki. Aslı çok sabırsız biri. Onu tanımlayacak olsam söyleyeceğim ilk kelime kesinlikle sabırsız olurdu. Neyse ki yazarlar ile karakterler bir yere kadar benzeseler de, bir noktada mutlaka ayrışırlar.

Aslıyla benzer özelliklerimizi kestirmeye çalışıyorum. Ve tabii yazar hanımla Aslı'nın ilgisini çözmeye çalışıyorum. Aslı ile yazar hanımın benzer özellikleri ne olabilir? Oyunculuk. Kesinlikle ikisinde de aynı benzer oyuncu pırıltı var. Aralarındaki bariz fark ise yazar hanımın Neptün sokaklarını avucunun içi gibi biliyormuşçasına kendine güvenle yürümesi. Oysa Aslı, Ozan'ın kılavuzluğu olmasa kesinlikle kaybolurdu.

Ben, tüm bunları kuşbakışı görebilen ben, size Neptün sokaklarının krokisini bile çıkaramam. Ne Aslı kadar cesurum, ne de yazar hanım kadar kendimden emin. Ben ikisinin arasında bir noktadayım ancak o noktanın yerini bile tam olarak bilmiyorum. 

Sanırım ben, Aslı'nın yazar hanımı keşfettiği andan biraz sonrasında yaşıyorum. Aslı'dan az daha büyük ama yazar hanımdan çok daha genç olarak. Bence yazar hanım ikisini hep kendine sakladı. Bu nedenle de kendini sadece onlara kısa bir anlığına gösterip gitti. Peki o zaman, benim bu hikayedeki rolüm ne olmalı? Yazar hanım, bana neden kendinizi gösterdiniz?

Biliyor musun ben en çok yazar hanımın hikayesini merak ediyorum. Tıpkı Aslı gibi. O merak en çok Aslı'nın içinde yaşıyor biliyorum. Belki de Aslı yıldızlara her baktığında o havalı yazar hanımın öyküsünü bulmaya çalışıyordur. Acaba gençken nasıl gözüküyordu, diye düşünüyordur. Ona aşk ve başarı öyküleri uyduruyordur. Onun çok güzel olduğunu, göz alıcı olduğunu falan düşünüyordur.

Ben düşünüyordum. Çünkü yazar hanımı ben de gördüm. Hem de defalarca kez. Onu sadece yıldızlarda gördüm. Çünkü Neptün sokaklarını Aslı kadar bile bilmiyordum. Bir tek yıldızlar, tabii o gece ketum değillerse, bana yazar hanımın yüzünü gösterdiler. Ben yıldızların dilinden Aslı kadar bile anlayamıyordum. Üstelik yanımda Ozan gibi bir yardımcım da yoktu. Benim tercümelerimi zihninde tutacak bir rehber, ben Aslı'nın aksine buna hiçbir zaman sahip olmadım (yalancı). 

Sanırım Aslı'nın finalde içinin buruk kaldığı fikrine bu nedenle kapıldım. Bana göre her boşluk dolmalı. Oysa onlar, boşlukları doldurmak için hamle bile yapmadılar. Sadece karşılıklı oturdular. Onlar için söylenecek her şey bitmişti ama peki ya havadaki o his de neyin nesiydi? Buna nasıl katlandılar? Belki de iki kişi oldukları için hissetmediler bile...

Acaba Aslı o andan sonra tüm izlerini ve en çok da yazar hanımı unuttu mu? Buna katlanamam! Sanmıyorum, bence yazar hanım onu bir noktada hep bulacak. Tıpkı Aslı'nın her defasında beni ve Ozan'ı bulması gibi.

İtiraf etmek gerekirse Aslı'nın nerede yaşadığını ben de bilmiyorum. Dünyada orada burada ne fark eder, sözüne tıpkı Ozan gibi içerlemiştim. O, hem yerkürenin her yanında, hem de bulutların tepesinde yaşayabilirdi. Yerini hiç de yadırgamazdı. Yalnızca bir noktada mutlaka anlatmak zorundaydı. Evet, yoksa patlardı (tıpkı cırcır böcekleri gibi). Ancak Aslı bile bulutların üstünden düşmekten sıkça yakınırdı. Yine de bu olmasaydı, Ozan'ı bulmaya hiç çalışmayacağını biliyorum.

Yazar hanımın yüzünü ben hiç görmedim. Şapkası yüzünde gölgeler oluşturuyor ve yüz hatlarını gizliyordu. Yalnızca gülüşü ve sıcak bakışları bizimleydi. Benimle ve Neptün'ün o sakin sokaklarında bekleyen Aslı ve Ozan ile. Yazar hanımın gençliğini ise yakından gördüm. Bu bizim Aslıyla paylaştığımız ortak bir sır. Belki de Aslı'nın kalbinde hissettiği hüzün bununla ilgilidir. Onu en iyi ben anlıyorum, Ozan bile değil. Çünkü Aslı da ben de aynı şeyi gördük: Yazar hanımın gençliğini.

Aslı bu genç yüze hikayeler uydurmayı çok istese ve bunu yapsa da, Neptün'den dışarı hiç çıkamamıştı. Bunu başaran ben bile bir hikayeyi belli belirsiz gördüm ve korktum. O kadar çok korktum ki oradan hemen kaçtım. Yazar hanım bana delici bir gerçeği anlatacak diye ödüm koptu. Çünkü o yalnızdı. Tüm görüntülerde yalnız. Belki de bu nedenle yazar hanım da Aslıyla Ozan'a hep sevgiyle bakmıştır.

Peki ya ben? Bana kim bakıyor? Aslı artık yanında Ozan varken beni çoktan unutmuştur. Yazar hanımla ise aramızda pek çok uzun yıl var. Bana da Aslıya baktığı gibi bakamaz mı? Bana da cesaret verircesine gülümseyemez mi? Tek bir kelime etmese bile... Bu haksızlık!

Bunu hiç yapmadı. O sadece, hevesimi kırdı. Tüm o yıldızlardaki güzel yüzüyle bana dikkatini bile vermedi. Oysa ona sorular sormayı çok istemiştim. Oysa... onu görmeyi hep çok ama çok istemiş, saatlerce gecenin içinde onu beklemiştim.

Acaba yazar hanım bende ne görürdü, bunu hep merak etmiştim. Ama onu birkaç cümlesi dışında hiç duyamadım. Bana anlamını ancak aradan geçen 3-5 ve hatta belki bazen daha bile fazla yılda anlayabileceğim bilmecemsi cümleler söylemek dışında bir şey yapmadı. Benim yanımda Bezelyeciğim de yoktu. Onun ne dediğini tek başıma çözmeye çalışmak zorunda kaldım. Hala tam olarak anlamadım.

Yazar hanım daha açık olamaz mıydı! Ben Aslı gibi değilim, bunu göremiyor muydu?

Sanırım Aslı ile Ozan'ın buluşan ellerinin etrafını saran gördüğüm boşlukta hep tek bir cümle asılıydı: Kırgınlık. Aslı onu bu kadar beklettiğim ve yalnız bıraktığım için çok buruk hissetmiş olmalı. Oysa o hiçbir zaman yalnız değildi. Yanında Bezelyecik ve Ozan'ın özlemi varken o hiç yalnız kalmadı ki! Yine de bana biraz kırgın olduğunu hissediyorum. Onu bu kadar çok beklettiğim için.

Özür dilerim Aslı... Ben sadece bir bilmecenin yanıtını arıyordum ve zaman, aramızdaki boşlukları daha da çok büyüttü.

Peki ya Ozan? Böyle demişti chat gpt. Herkes Aslı'nın korkularını konuşuyor, peki ya Ozan ne hissetti? Bunu bilmiyorum. Galiba bu hikayede en yalnız hisseden hep Ozan oldu. Çünkü onun da korkuları, istek ve beklentileri olabileceğini ne ben, ne Aslı, ne de yazar hanım düşünemedik. Bir dakika... Belki de yazar hanım düşünmüştü ancak bizlere söylemedi. Bu da olabilir.

Ozan'dan da mı özür dilemeliyim yani? İyi, oldu! Hep ben birinin gönlünü alayım. Oysa bu hikayede en çok ben kırgınım! Bu halimi görse eminim Ozan bana insanın yüreğini en hoplatan gülümsemesiyle bakardı. O gülüşün hayaletini bile görmeyeli aylar geçti. O bakışı, gülüşü artık anımsayamıyorum bile. Aslı'yı en çok bunun için kıskanıyorum. 

Evet! Aslıyı iliklerime kadar kıskanıyorum.

Onun da bana çok kırgın olduğunu biliyorum.

Tüm bunlar olurken yazar hanım ne yapıyor merak ediyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Kafkaokur, Nisan 2021.


Tarot Kartları #4: İkililer.

klasik tarotta ikililer.

Tarot serisine dair üstüne konuşmak istediğim bazı kartlar var. Ramazan'dan önce bunu yapmak istiyorum. Hoş, aslında Ramazan ayı boyunca da paylaşsam bence sıkıntı olmaz ama belki hassas karşılayacaklar da çıkabilir. Bu nedenle şimdilik zihnimden fikirler akarken yazabildiğim kadarını somut olarak görmek istiyorum. Bazen bazı düşüncelerimi ilgili anda yazmazsam, sonrasında ya sonsuza kadar, ya da bir kez daha o uygun ilgili an gelene kadar yazamıyorum. Bu nedenle musluk akarken yazılarımı dolduruyorum. Kaldı ki, ilerleyen süreçte buna sadece zihinsel değil fiziksel olarak da yeterince zaman bulamayabilirim. Her neyse, konumuza geçelim.

Bir önceki tarot yazımda aslara yer vermiştim. Bu şekilde sayı merkezli ilerleme sebebim ise aslında numarolojik olarak her rakamın elementler üzerindeki etkisini görmemizi istemem. Belki ilerleyen ay veya yıllarda (üzerine yeni deste de alırsam) elementleri merkeze aldığım anlatımlarda da bulunabilirim. Neyse şimdiki konumuz, ikililer.

Aslarda başlangıç enerjisi olduğunu söylemiştik. Aslar 1 rakamına karşılık gelirler, yani öncülerdir. İkililer ise adı üzerinde ve gördüğünüz gibi karşıtlık ve denge sembolleri üzerinden işlerler. O mu bu mu, orası bu burası mı, öyle mi böyle mi... İkililerin üzerinde durduğu diğer bir önemli sembol (ve kavram) ise birlikteliktir. Ben ve sen, öyle ve böyle... gibi gibi. Bu bakımdan kartların en baskın gölge yanı için ise kararsızlık diyebiliriz sanırım. Eğer ikililerin aydınlık yanları olan denge ve\ veya birliktelik tutarlı bir şekilde sağlanamazsa, ortaya kararsızlık olarak bir gölge yön çıkar ve bu da pek tabii dengesizliğe neden olur. Dengesizlik kişinin zaman kaybetmesine, aklının bulanmasına, yorulmasına vs neden olabilir.

Şimdi de tek tek elementleri inceleyelim. Ancak elementler hakkında zaten az önce bahsettiğim bir önceki yazımda detaylı diyebileceğim açıklamalarda bulundum. Elementlerin doğası üzerinde şimdi bir kez daha durmayacağım. Bu bakımdan öncesinde bahsettiğim yazımı okuyup bu yazıma devam etmeniz sizin anlamanız için daha verimli olacaktır. Bu yazımda elementlerin ikili sistem üzerindeki etkisini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.


sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

İlk elementimiz ateş. Ateş elementi tarotta değnek serisi ile sembolize edilir. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz üzere ikili kartlarda değnekler karakterin bir sağında bir solunda - bir ilerisinde bir gerisinde bulunur. Bu noktada (aslında önceki yazımda da söylemiştim ama) bir küçük parantez açmalıyım. Ben blogda yazdığım tarot serimde klasik tarot ve manga tarotu baz alarak açıklamalarda bulunuyorum. Çünkü elimde olan, benim olan ve dolayısıyla bilgi\ fikir sahibi olduğum iki deste bunlar. Ancak yukarıda da dediğim gibi belki ileride başka destem veya destelerim de olursa o destelerdeki sembolizmi ve tasarımı hoşuma giden bazı kartlar için ek yazılar yazabilirim (nasip kısmet :). 

Aslında klasik tarot ile manga tarot birbirine çok benziyor (klasik tarottan çok farklı çizilmiş desteler de var). Benim başlangıçta manga tarotu isteme sebebim çizimlerinin hoşuma gitmesiydi. Klasik tarot zaten bir klasiktir, onu da bu yüzden ilk destem olarak almıştım. Ancak zamanla destelerimle haşır neşir olduktan ve aslında onlarla tanıştıktan sonra, insana başlangıçta küçük gibi görünen bazı sembol ve çizim farklarının kartın anlamını beslediğini ve hatta belki değiştirdiğini fark ettim. Bunu sadece ikililer özelinde söylemiyorum. Aslar yazımda da buna örnek vermiştim mesela; genel olarak bazı sembol değişimleri kartlardaki anlamı dönüştürücü etkide bulunmuş. Bu da benim için keşif alanını genişleten bir şey. Tarotun ilgimi çekme sebebi de temelde zaten bu: Keşfetmek. Tarot aslında bir enerji okumasıdır (fal gibi okuyan da çıkar ama özü enerji okuması olmasıdır) ve kişiye kendi doğasını keşfetmesi için alan açar. Enerji okuması demek ise, mevcut düşünce ve eylem durumundaki halinin yakın geleceğini nasıl şekillendirebileceği üzerine tahminde bulunmaktır. Bu, faldan farklı bir şey. Çünkü iki kere iki dört değil; iki kere iki senin aklın kalbin bedenindir. :)

Her neyse, biz mevzubahis kartımıza dönelim: Değnek ikilisi.

Değnekler dediğim gibi ateş elementini simgeler ve ateş de tutku, heyecan, ilk kıvılcım gibi anlamlara gelebilir. İkili sistemde bu element, gelecek planlarını ve bu planlara ulaşmak için izlememiz gereken stratejik planları ifade eder. Bakın, bu noktada aslında elementin kendi içindeki anlamını kavramak çok önemli. Çünkü aslında her elementin kendi ana özelliği kartlar değişse bile korunuyor ve başka sahnelerde dönüşmüş versiyonlarıyla karşımıza çıkıyor. İkili kartlar için geçiş anıdır diyebiliriz sanırım (kupa ikilisi daha özel ve farklı tabi, oraya geleceğiz). Değnek ikilisi kartını incelediğimizde ise aslında kartın açıkladığım anlamını çizim üzerinde net olarak görebiliyoruz.

Klasik desteyi inceleyelim. Bir adam bir elinde bir değneği, diğer elinde dünyayı tutuyor. Aynı zamanda adamın arkasında da yere sabit başka bir değnek var. Adam, balkon\ teras gibi bir yerden ileriye, açık havaya bakıyor. Yani bu adam ununu elemiş değneğini sabitlemiş ve artık önünde tuttuğu değnek ile yeni bir yol aramaya hazırlanıyor. Dünya sembolü ise karakterin yeni bir vizyon arayışı içinde olduğunu gösteriyor. Karakterin beton zeminde (sağlamlık) durup yeşil çayırlar ve mavi gökyüzüne (özgürlük, ferahlık, belki belirsiz idealler) çevirmesi ise oldukça manidar. Bu adam, yola çıkmaya hazırlanıyor. 

Değnek ası kartında tutkulu, heyecanlı, içini kıpırdatacak bir fırsatın göklerden uzatıldığını görmüştük. Aslında değnek ikilisi kartına baktığımızda da adamın elinde tuttuğu değnek için ona uzatılmış yeni fırsat diyebiliriz. Karakter o fırsatı yakalamış ve şimdi onu nasıl büyütebilir onun planlarını yapıyor. Bu bir ilerleme kartı değil. Bu bir seçim aşaması kartı. Manga tarotta ise adamın ayakta değil oturmuş bir şekilde iki değneğini iki kolunda tuttuğunu ama dünyayı merkezine, iki değneğin ortasına, aldığını görüyoruz. Bu manga destesinde kartın bekleyiş anlamı karakterin oturuşuyla desteklenmiş. Aynı şekilde karakterin arkasında pek çok bulut var. Yani karakter henüz karar vermemiş, belirsizlikte. Bir yerde bulut varsa bilin ki orada kararsızlık vardır. Ahanda bunu bilir bunu söylerim. :) Öhömmm, neyse geçelimmm.

Ah geçmeden önce... Değnek ikilisi zaman olarak ne bildirir dersek... Vallahi kartın çıktığı bağlam ne ona bakmak lazım derim. Hangi konu özelinde çıktı, dizilimde mi çıktı tek kart olarak mı? Dizilimde çıktıysa hangi konumda çıktı... Bunlar hep önemli. Ancak şu var! Değnek serisi en hızlı seridir; çünkü, evet, ateş elementiyle ilişkilidir. Yani değnek ikilisi diğer ikili kartlara göre daha hızlıdır denilebilir ve kartın rakamı ikili olduğu için ikili vadelere dikkat etmekte yarar olabilir. Genellikle iki hafta denebilir belki... Biliyorum değnekler için günleri de ifade eder demiştim daha öncesinde ancak burada kartın anlamı da önemli. İkili kartlar kararsızlık, seçim öncesi belirsizliktir demiştik. E adam hangi ara karar verdi de, uygun adımı seçti de adımını attı? İşte buna bakıp, karta sorulan soruya bakıp zamanı tahmin edebiliriz. Bu kart(lar aslında - tüm ikililer) bende bir de şöyle işliyor... Herkeste böyle olmayabilir ama tarot okuyucusunun kartlarla deneyimi de önemli kartın anlamını çözmesinde. Bu ikililer benim için aslında karar verilince anlamı taşıyor. Değnek ikilisinde alınacak karar diğerlerine göre biraz daha hızlı olabilir.


sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

Geldik kılıç ikilisine. Kılıç serisi tarotta hava elementi ile ilişkilidir ve zihni yani düşünceleri simgeler. Kartımızı incelediğimizde (klasik destedekini) kartın orta yerinde gözleri bağlı bir karakter ile karşılaşırız. Bu karakterin kolları çapraz bir şekilde yukarı kalkmıştır ve iki elinde iki kılıç tutar. Bu iki kılıç, belki artık sizin de anladığınız üzere, iki fikri simgeler. Fikirler kılıç gibi keskindir. İki fikir arasında kalmak ise insanın önünü görmesini engeller. Gerek klasik desteyi, gerek manga tarotu inceleyelim; her ikisinde de karakterin arka planında dalgalı bir deniz (manga tarotta bataklık) ile karşılaşırız. Deniz\ su sembolü duyguları simgeler. Karakterin zihninin karmaşıklığından dolayı önünü görememesi duygularını yönetememesine neden olur. Hatta manga tarotta bu durum bataklık olarak sembolleştirilmiş dediğim gibi. Yani zihnindeki ikilem, kişiyi duygusal olarak aşağı çekiyor. 

Klasik tarotta karakter beyazlar içerisinde. Bu beyaz giysi aslında (BENCE) karakterin henüz bir fikri benimsememiş olma halini, yani araf halini simgeliyor. Karakterin elleri kolları bağlı değil. Ellerini bağlayan kendisi. İki tane kılıcı havada tuttuğu için ellerini kullanamıyor. Dahası, kaç zaman boyunca iki kılıcı öylece havada tutmaya devam edebilir... Belirsizlik insanı yorar. Gözlerindeki bağı çözmesini engeller. Karaktere bu durumunu sorsak bize eminim ki, ''yapamıyorum,'' derdi, ''gözlerimdeki bağı çekip çıkaramıyorum.'' Çünkü iki kılıçtan birini (veya ikisini birden) bırakmaya hazır olmadığını düşünüyor. Bu sadece bir düşünce. Gözleri bağlı olan karakterin düşüncesi. İşte, kararsızlık insanın zihnine bunu yapabilir diyor kart.

Manga tarotta ise -destenin genel tasarımından kaynaklı olarak- maceracı gibi giyinmiş bir karakter göze çarpıyor. Yine klasik desteyle benzer bir konumda. Tek fark, bu karakterin kolları zincirlenmiş halde. Karakterin kollarını kavuşturduğunu ve belki de bundan güç alarak iki kılıcı (iki fikri) aynı anda havada tutmaya çalıştığını görüyoruz. Daha evvelce şu yazımda kupa 9'lusu kartı üzerinden şu ''el kol bağlama'' olayına değinmiştim. Kollarını bağlayan kısmetini alamaz; çünkü yeniliği alamaz. Aynı şeyleri tutar durur. Kol bağlamak, ben istemiyorum demektir. Karakter iki kılıcıyla yorgun ama onu kimse kurtaramaz. Çünkü kollarını bağlayan kendisi. 

Kartı incelerseniz fark edersiniz, karaktere bağlanmış zincirler de aslında kollarının kavuşmuş halde durması için var. Zincirler, karakterin kollarının birbirine kavuşmuş şekilde durmasını sağlıyor. Bu aslında içe dönüşün de sembolüdür. Ancak ferahlatan bir yerden değil; içe çöktüğün, büzüldüğün, tek bir canlılığı hissedemediğin bir yerden. Ayrıca bu destede karakterin gözlerinde bağ yok; karakter gözlerini kendi kendine yummuş. İsterse o gözleri açabilir, ancak açmamayı ''seçiyor.'' İşte, kararsızlık insana bunu da yapar. İnsanın zihnindeki ikilemler, gözleri kapatmasını sağlar. Belki başlangıçta bilerek kapatır karakter gözlerini. Ancak zaman geçtikçe fark eder ki, göz kapakları onları kaldıramayacağını ''düşüneceği'' kadar ağırlaşmış...

Kılıç kartları zihinsel süreçleri simgelediğinden dolayı zaman anlamı da biraz daha yayılım gösterebilir. Kılıç ikilisi zihindeki netleşme hali sağlanınca olur der. Ancak kartın numarası iki olduğundan ikili vadelere (iki hafta, iki ay gibi veya ayın 2-12-22-32 (pardon ahahaha) gibi zamanlarına da) dikkat edilebilir.


sol: klasik deste, sağ: manga tarot

Bir sonraki elementimiz su. Kupa kartları tarotta su elementi yani duygularımız ile ilişkilendirilir. Kupa ikilisi ise birliktelik, beraberlik, ortaklık, anlaşma, buluşma, belki kavuşma, uyum ve hatta ruhsal bağ gibi anlamlara gelebilir. Tek anlamı bu değil ama romantik anlamı yüksek olan da bir kart. İkili kartlar içinde de en minnoş olanı sanıyorum ki kupa ikilisi olarak bilinir. Bu da tehlikelidir. Çünkü hiçbir ''minnoşluk'' gökten zembille hayatına inmez. Emek vermen, onu var etmen veya var olmasına izin vermen gerekir. Ayrıca bu karttaki ''ruh eşliliği' imgesi gerçekten de aşk ilişkisi özeline daha yakındır. Tarotta kupa 6'lısı kartı da ruh eşliliğini ifade eder ancak o kart daha çok geçmiş yaşam bağından (gerçekliğine inanıyorsan reenkarnasyon da olabilir, normal bu yaşantından eskiden tanıdığın biri de) olan arkadaş, eş dost, hatta aile bireyi de olabilir. Kupa 2'lisi ise (birazdan uzuncaaa değineceğim) daha çok eril-dişil dengesi üzerine bir kart ve bu ikilik en bariz romantik ilişki deneyimiyle anlaşılır.

Kartı incelediğimizde birbirine dönük olan bir erkek ile bir kadının birbirlerine birer kupa uzattığını görüyoruz. Buradaki erkek ve kadın sembolleri aslında eril ve dişil yanımızı simgeliyor. Yin yang gibi. Eril ve dişil enerji sosyal medyada anlatıldığının ötesinde ve farklı olarak aslında bir arada bir bütün oluşturuyorlar ve birbirlerini besliyorlar\ destekliyorlar. Onlar bir arada bir takım. Aslında her iki enerji türü de (cinsiyetten bağımsız) birbirinin eşiti. Bu eşitlik temasını her iki karakterin de ne daha az ne daha çok, aynı şekilde ve aynı anda birbirlerine uzattıkları kupalardan (yani duygulardan) anlayabiliriz. 

Dişil enerji, besleyen büyüten ve aslında bunun için alan açan (yaratan\ oluşturan) enerjidir. Bakın mesela ''toprak ana'' bunun için güzel bir sembolik örnektir. Toprak anamız ne yapar; bitkilerin büyümesi için alan açar ve biz o alana tohum ekeriz, o tohum topraktan beslenir, büyür ve yayılır. Böylece yaşam alanı genişler. Dişil enerji genişleyen enerjidir (bu konuya eğer yazısını yazarsam ''İmparatoriçe'' kartında değiniriz). Tabi dişil enerji tüm bunları yaparken eril enerjinin eli armut toplamayacak herhalde. İsterse toplasın... kendi eder kendine bulur. Eril ve dişil enerji, bir takımdır. Eşitlerden oluşmuş bir takım. İnsanların çoğu bunu anlayamaz, belki de kavrayamaz. Ama gerçek bu. Her neyse, eril enerji, yapan eden enerji demektir. Zaten ''premses erkek'' söylemi de erkeklerin bir şey yapmak istememesinden türedi, yine kadınların kendi ayağına sıkmaları bence bu söylem bile ama neyse konumuz bu değil. 

Ne diyordum eril enerji yapan eden, başlatan, aksiyon alan aktif enerjidir. Kaldı ki bu iki enerji türü de zaten her insanın içinde bulunur. Yin yang'deki (bu sembolü severim) yin dişil yanımız, yang eril yanımızdır. Yang enerjisi düşükse kişi hareket edemez, eyleme geçemez ve hatta kıskançlık gibi semptomları bile olabiliyor imiş (bilemiyorum). Bunlar, bu enerji türleri, aslında cinsiyetten bağımsız çalışıyor ve her insanda var dediğim gibi. Ancak siz bir kadınsanız dişil enerjinizi dengelemeniz, kendi merkezinize dönmeniz lazım kız kardeşlerim veya ablalarım. Yoksa evet, üzgünüm, pehlivan olma enerjisini kabul eder onu yaşarsınız. İnsanlar da buna amenna der ve siz her şeyi tek başınıza yaparsınız vallaa. Alan oluşturamazsınız (çünkü başka başka işlerde zaten enerjiniz piliniz vs bitti gitti yok artık). Dişil enerjinizi çevreniz yer yutar size bir şey kalmaz öylece kalakalırsınız. Bu nedenle zaten kadınlara çok oynarlar. Neyse, konumuz bu değil.

Eril enerji ise erkek bireylerde daha çok oluyor. Kaba saba hırt olmak değil eril enerji bu arada. Veya dağ magandası olmak da değil. Bunlar enerji diyoruz, hırt olmaksa hırt olma seçimidir; ikisini karıştırmayalım. Öhömmm neyse, bazılarınız bana sinir olabilir, olmasın, benim okurlarım tatlı ve düşünen insanlar biliyorum. Enerji nedir dedik: Duygu düşünce eylem birliği. Eril enerji koruyan, sağlamlaştıran (imparator kartında değinirizzz - yazısını yazarsam), karar alan net olan, adım atan aktif (yang) enerjidir. Yani ben demiyorum spritüel camia diyor, kulağımıza küpe diye anlatıyorum hepimize. Bunları krallar ve kraliçeler kartlarında da (yazarsam) konuşuruz. Ayrıca evrenin doğumu bile bu iki enerji ile gerçekleşmiş diye bazı bilgiler edinmiştim ama bilimden sapmak veya insanların kafasını karıştırmak da istemem. Aşkı ararken evrenin doğumuna kadar gitmiştim tey yavrum teyyy... dünyaya bakmak aklıma gelmemiş, neyse. :) 

Bu arada yang (eril enerji) sembolleri güneş, aslan gibi şeylerdir. Aydınlık enerji yang enerjisidir. Aydınlık, hareketle oluşur. Bu bakımdan yang (eril) enerji aktif, hareketli enerjidir. Tarottaki güneş kartı da mesela eril enerjiyi simgeler. Ancak yang enerjisi sağlıklı çalışmazsa (az veya çok çalışırsa) kişi ya eylemde bulunmaz, ya da kendini paralar. Oysa sağlıklı bir yang enerjisi parlar, erkekler duyun! :)  Yin (dişil) enerji ise karanlık enerjidir. Buradaki karanlık-aydınlık zıtlığı, iyilik-kötülük olayıyla zerre alakalı değil. Bu daha çok zıtlık teması için söylenen özellikler. Yoksa ikisi birleşince hiçlik de varlık da bir olur, ikilik ortadan kalkar. Yin (dişil) enerji sabittir, durağandır. Onu harekete geçiren yang (eril) enerjidir. Ateş ve su imgelerinde de (tahminimce) ateş yang, su yindir. Çünkü yang sıcak, yin serin enerji olarak bilinir. (Bu konuya 'büyücü' ve 'azize' kartlarını anlatırken de değinebiliriz, kartlar birbirini tamamlar yani bunları boşa yazmıyorum, ana felsefe bu). Ateş elementinin arttırılması harekete geçme gücünü arttırır da derler (erkek olmanız gerekmiyor bunun için :). Yin (dişil) enerji ay ile ilişkilendirilir. Karanlık (ay'ı, güneş aydınlatır yani aydınlık karanlığı harekete geçirir), ve durgun olan yin enerjisi aslında alan açar. Yukarıda dişil enerji için ''genişleyen enerji'' ifadesini kullanma (ki bunu ben uydurmadım) nedenim de bu. 

Özetle arkadaşlar, okurlar, Neptün misafirleri... Bu yin yang felsefesi aslında bir'den gelip iki'ye ayrılma ve sonra yeniden 'uyumu' yakalama olayını anlatır. Bu dünyada her bi' şey ikilik üzerinden anlaşılır ve aslında çalışır (illüzyon metaforları burada devreye giriyor, ki bence bu metaforun kendisi bile bir illüzyon da neyse beyinleri yakmayalım). Karanlık aydınlık ile, sıcak serinlik ile, aktiflik durağanlık ile anlaşılır. İkili kartların da üzerinde durduğu temel prensip denge olduğundan dolayı konu konuyu açtı buralara geldik af buyrun ahahhah.

Ne dedik, eril dişil enerji menerji... Bunları geçelim. Ruhlar dünyasında yaşamıyoruz. Ancak geçmeden önce de bir sorgulasak da iyi olabilir sankim... Buna neden değindim? Pek çok tarot okuyucusu bu kartları ''ruh eşi'' kavramıyla ilişkilendiriyor, ruh eşi deyip geçiyor. İnanır mısınız ben (ki yıllar içinde bir sürü tarotçu izledim işsizliğimden) sadece tek bir kişide (buradaki kanal) bu kartın ''ruhunuzla\ yüksek benliğinizle\ veyahut içinizdeki çocukla buluşma'' (yani içinle kavuşcan gözün aydın) yorumunu duydum. Bir şeyleri, kavuşmaları hep dışarıdan bekliyoruz. Oysa daha kendimiz bile kendimizle parçalanmış halde iki farklı uçta yaşıyoruz... Ondan diyorum zaten tarot kendini tanıman içindir, yoksa onu bunu şunu anlasan ne anlamasan ne... (anlayamazsııınn da zaten de neyse).

Neyse lafı sulandırdım. Özetle bu kart çıkmışsa şayet... Eğer aşk bağlamında çıktıysa gözün aydın; ya sevdiceğinle barışacaksın kavuşacaksın vs., kimse yok diyorsan da ruhuna bedenine uygun birisi duygularını sana sunabilir (veya aynı anda sunarsınız ama mutlu son oranı yüksek). İş\ okul için bakıyorsan; anlaşma yapabilirsin, ortaklık kurabilirsin vs vs anlamlar. Birisiyle küssen veya aran limoniyse (aile, arkadaş, sevgili veya öğretmenin bile olur kimi sorduysan) onunla barışma olabilir. Çünkü kupa ikilisi duyguların birbirine sunulmasını simgeler özünde. İş ortaklığında bile aslında duygusal bir yerden uyum yakalamak vardır bu kartta. Kupalar duyguları anlatır. İkili sistemde kupa ikilisi ise eşitlik ile temellendirilmiştir. Karttaki iki karakter de birbirinden üstün değil. Ayrıca yüzleri birbirine dönük. Kaçan göçen yok. Arkadan iş çeviren yok. Alnı ak, sırtı pek birbirlerine bakıyorlar. 

Klasik tarottaki aslan ve onun altından aşağı inen birbirine dolanmış yılanların sembolü ise derin anlamlar taşır. Buradaki ''aslan'' yürekliliği, açıklığı, cesareti, kalpten gelen adımı, tutkuyu, çekimi, en önemlisi 'hareketi' de simgeler. Yılanlar ise ruhsallıkla ilişkilendirilir. Ruhsal şifayı, eril dişil dengesini (bunları laf olsun diye anlatmadık yaaa :) vs simgeler. Zaten karta ''ruh eşi'' anlamını veren başlıca sembollerden biri de bu yılanlardır. 

Bu kart dışarıdan çok ponçik görünse de aslında BENCE duygulardan doğan tutkuyu da ifade ediyor bir yandan ve bunu dünya düzleminde yapıyor. Bakın daha anlatmadık ama bir ''Aşıklar'' kartı da romantik bağlamda (ki tek anlamı bu değil bakmayın adına) değerlendirilebilir ancak Aşıklar kartı bu dünyayı değil (neptün'ü dermişim :) öte alemi simgeler. Göklerde buluşmuş iki karakter vardır orada. Kupa ikilisinde ise yeryüzünden bir sahne görmekteyiz. (Ki aşk bağlamında öne çıkan kartlar üzerine bir yazı 14 Şubat haftasına iyi gider hııımmmm :). Yani aslında bu kart, maddeden temellenir manadan değil. Bu nedenle de bu kartı çok seviyorum. Çünkü bu iki karakter (her ne kadar ''ruh eşi'' olsalar da) ruhsal düzlemde bir güçle değil, birbirlerini seçerek eşleşiyorlar ve bunu bilinçli bir seçimle yapıyorlar. İkili kartlar içinde diğer tüm elementler (birazdan tılsım ikilisine de değineceğiz) kararsızlık anlamı taşırken, bir tek kupa ikilisi ''seçim'' anlamına gelir. Zaten kupa ikilisi bir küçük arkana kartı; yani küçük arkanalar kadersel durumları değil, insanların eylemleriyle şekillenen durumları simgeledikleri için kart emek kokuyor emeeek.

Manga tarotu incelersek onda da benzer bir sahne görürüz. Ancak bazı ''küçük'' görünen farklarla. Örneğin bu destedeki kartta karakterler yeryüzünde değil bulutların arasındadır. Bulutlar için yukarıda ne demiştim?: Belirsizlik. Bulut ve belirsizlik ilişkisi aslında bu ikili sistemdeki kararsızlık temasıyla çok uyumlu. Desteyi tasarlayanlar detaylara dikkat etmişler ve küçük dokunuşlarla bile iyi yorumlamışlar. Ancak tüm bu belirsizliğe rağmen iki karakter birbirlerine dönük ve birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Birbirlerini belirsizliğe rağmen bilinçli olarak seçmiş iki kişi var kartta. Ayrıca ''ben seni seçtim pikachuuu aman ruhumun eşi'' deyip olayı havada bırakmıyorlar; ikisi de birbirlerine somut bir şey uzatıyor. İki kupa: Karşılıklı duygular.

Stardust (Yıldız Tozu) isimli çok sevdiğim bir film var. Orada geçen çok sevdiğim ve hatta izlediğim tüm filmlerde duyduğum tüm replikler arasında favori repliklerim arasına giren repliği sizlerle paylaşmak istiyorum (ne cümle kurdum be :): ''Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor. Sanki artık bana ait değil de sana aitmiş gibi. Kalbimi istersen sana veririm. Hediye, mal mülk istemem. Bağlılığını kanıtlaman da gerekmez. Sadece senin de beni sevdiğini bilmem yeter. Sadece, kalbim karşılığında... kalbin.'' - Stardust (Matthew Vaughn, 2007). 

Burada aslında ''bağlılığını kanıtlaman da gerekmez'' derken karakter karşısındaki kişinin kalbine (hislerine) güvendiğini ifade ediyor. Yani sadakat eksikliğini bilmemeyi istemeyi veya tek taraflı bir çabayı değil; içten bir güveni, bilme halini simgeliyor. Bunu kendi başına edinmemiş repliği söyleyen yıldızımız Yvaine, partneri eylemleriyle ona bu bilme halini (güveni) vermiş. Bu çok nadir ama çok gerçek bir şey değil mi? Burada filmi uzun uzun anlatmayacağım, zaten yazı çok uzadı ancak konuyla ilişkili olduğundan filmin içeriğine de biraz değinmek istiyorum. Tristran filmin başında hoşlandığı kız olan Victoria ona ilgi göstersin diye ''benden ne istersen sana getiririm'' modunda takılıyordu. Kız ondan kayan bir yıldızı istedi. Çünkü Tristran'a inanmıyor ve onun ilgisinden besleniyordu. Onun aşkı değildi inanmadığı, Tristran'ın kendisiydi. Bu yüzden zaten başaramaz diye onu gözden çıkardı ve ondan bir yıldız istedi (evet gerçek bir yıldız). Tristran aşkı için duvarın ötesindeki diyara gitti ve gerçekten de kayan yıldız Yvaine'ı buldu. Onu bir esir gibi yakaladı ve sevgilisine götürmek üzere peşinden sürüklemeye başladı. Ancak yolda, bir şey oldu... Tristran'ın ikili dünyasının (yaşadığı coğrafyadaki duvarla oluşan sınır) ötesinden gelmiş bu yıldız, ona bilmediği bir şeyi gösterdi. (Ne göstermişti net anlatabilmem için filmi yeniden izlemeliyim sorry).

Bu gerçek, Yvaine'nın söylediği gerçek, pek çoğumuza ''masal'' gibi geliyor değil mi? Oysa gerçek budur, insanlar uyumayı seçerler. Sonra da göremediklerine inandıkları asıl dünya gerçeklerine ''masal'' derler. Gerçek bir güven, sadakat, bağ ve uyum gibi şeylere. Herkes demez ama demeyenler bile... malesef, içgüdüsel olarak kendilerini geri tutarlar. Bunun doğru olabileceğine inanamazlar. Haklılar. Çoğunluğun inanmadığı bir şeye sen inansan bile fayda etmez. Bu nedenle kendini koruman gerekir. Yine de ben en çok, bu repliği sevdim. Sadece romantik bulduğum için değil, gerçek bulduğum için.

Ah laf lafı açtı yoruldum... Kupa ikilisi için zaman olarak ne söyleyebiliriizzz... Kupalar duygusal olgunluk ile ilişkilendirilir. Yani kupa serisinin olayı, kişiye katmak istediği ana ders budur: Duygusal olgunluk. Duygusal olarak karar alma halini simgeleyen kupa ikilisi ise bizlere biraz daha beklemelisin diyebilir. Su akışkandır ve onun durulup kişinin iç dünyasının berraklaşması, adım atabilmesi bu nedenle zaman alabilir. İkili vadeler göz önünde tutularak, aylar içinde sorulan sorunun yanıtının gerçek olabileceğini söyler kupa ikilisi. (İşte ne sorduysan ona göre yanıt değişecektir ama ikili vadeler ve haftalar - özellikle aylar teması önemli).


sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

Geldik son elementimize ancak ben de açılım yapmışım gibi yoruldum. Hoh. Son element de böyle aslında biliyor musun? Ben tılsım ikilisine bakınca yorgunluğu görüyorum. :)

Tılsımlar, maddi\ somut dünya ile ilişkilendirilir ve toprak elementi ile sembolize edilir. Bu bakımdan en yavaş işleyen elementtir. Bir şeyin mana (düşünce) durumundan madde (fiziksel form) durumuna geçmesi için uygun koşulların sağlanması gereklidir. Bu da tabi ki zaman alır. Zaman demişken, bu sefer farklılık yapıp kartın zaman anlamını sonda değil başta ifade edelim madem. Tılsımlar yıllar ile ilişkilendirilir ancak tarot o kadar uzak vadeye kadar göremez. Zaten yukarıda ve önceki tarot yazılarımda bir milyon kere söylediğim gibi öncelikle kartın çıktığı bağlam yani soru önemlidir. Eğer ki sizin sorunuz uzun bir süreci kapsayan bir konuyla ilgiliyse, evet, gerçekleşmesi yılları bulabilir. Ancak yine yukarıda söylediğim üzere bazen tarot zamanı direkt vermez de olaylar üzerinden verir. Sen hazır olunca, şu falanca olay\ durum olunca vs gibi. Bu kartta da denge teması öne çıkıyor (inceleyeceğiz), yani mevcut durum somut olarak dengelenince veya stabilleşince o sorduğun şey olacak denebilir. Ama bu kart çıktıysa (dizilim önemlidir tabi ama yine de...) sorduğunuz şeyin olmasına daha var diyebiliriz. İkili vadelere dikkat, sabır önemli. Toprak olduğu için aslında buna göre mevsim tahmini de olabilir. Örneğin ezoterik olarak mevsimler de elementlerle simgelenmiş.

Ateş: İlkbahar.

Su: Yaz.

Hava: Sonbahar.

Toprak: Kış.

Bu sezonlara (açılımı yaptığınız zamana bakarak) dikkat edebilirsiniz. Siz açılımı yazın yaptınız ama toprak ağırlıklı bir sonuç çıktı diyelim. Kışa kadar yolu olabilir o olayın. Aslında bahsettiğim temelde bu.

Kartı incelediğimizde, ki artık bence siz de alıştınız bazı sembollere, ön planda bir karakterin iki elindeki iki tılsımı dengede tutmaya çalıştığını ve bunu yaparken gerçekten zorlandığını görürüz. Neden bu kadar zorlanır peki? Ben sustum, hadi size zaman veriyorum. Düşünün ve yanıtlayın. Cevabınız hazır mı? Az daha bekleyelim isterseniz... :)

.

.

.

Evet bence yeterince bekledik. Tılsımlar somut durumlarla, sistemlerle ilişkilidir. Bu nedenle de tutkulara, düşüncelere, duygulara benzemezler. En başta ağırdırlar; çünkü bir ''ağırlıkları'' :) vardır. Bu şey (ağırlık) sorumluluklar gibi soyut gibi duran durumlar bile olsalar, aslında ağırdırlar çünkü senin maddi dünyada bazı eylemlerde bulunmanı gerektirirler. İş, eğitim, para, mal mülk, kariyer ve hatta aile içi sorumluluklar... bunlar hep maddi düzen ile ilgilidir ve taşıması zordur. Bu nedenle de karakter iki tane tılsımı dengede tutmakta zorlanıyor işte.

Karakterin tılsımları durmadan birbirleri arasında hareket ettirerek kendince bir ritim, düzen, uyum tutturmaya çalıştığını, tılsımlar arasında çizilmiş 8'den yani sonsuzluk sembolünden anlayabiliriz. Bu kart, denge kurma çabasını yansıtır. Ancak karakter bu çaba içinde kendini kaybeder ve uzun süre bu ritme takık kalırsa, bir döngüye girebilir (sonsuzluk sembolü bunu anlatır). Karakterin arka planında gördüğümüz dalgalı deniz ise onun bu denge kurma çabasındaki iç dünyasının dengesizliğini, duygularının yükselip alçalmasını anlatır. Denizdeki tekneler göze çarpar. Teknelerin hareket etmesi için suya olduğu kadar rüzgara da, yani havaya da ihtiyaç vardır. Peki biz daha önce hava elementi için ne demiştik? Hava, düşünceleri simgeler. Karakter içinde bulunduğu maddi ikilikle cebelleşirken aslında aklında kırk tekne döner durur ahahahahha, bakın bu kartı böyle anlatan da çıkmaz değerinizi bilin. :)

Karta bakıyorum başka söylenecek bir şey var mı... İlgimi ilk kez çeken bir şey var: Karakterin bastığı zeminin düzlüğü. Her ne kadar kartın arka planında kaotik ve aslında hareketli bir manzara bizi karşılasa da, karakterin bastığı zemin yani toprak, dümdüz. Hiçbir engebe, yokuş, çukur vs yok. Manga tarotta az biraz taş eklenmiş ama zemin hala düz. Yani karakter tüm bu ikilikle uğraşmakta aslında stabilite buluyor. Bu durumun gölge yönü şu olabilir: Karakter kendini ikilik döngüsüne (üstelik maddi düzlemde bunu yaşamak çok daha kolaydır) kaptırıp kendini (duygu ve düşünceler tarafında) zorlayabilir. Denge yalnızca stabilliği (maddeyi) korumakla gelmez. Denge, farklı unsurların varlığını görmek, bilmek ve tanımakla gelir.


Özet geçersek... ikili kartlar aslında planlama kartlarıdır diyebiliriz. Elindeki durumları göz önünde bulundurup ileriye doğru gitmek için dengeyi sağlamayı, doğru adımları tespit etmeyi, ardında bırakacakları seçmek için geçiş anını ifade eder. İkililer bir çeşit geçiş anıdır.


Evet. İkili kartlarımızın hikayeleri böyleydi. Bu kadar uzun bir yazı ben de beklemiyordum. Ama keyifliydi kabul edin. Keyifli ve yorucu. Şu eforu başka alanda gösterebilseydim ah ah. İşte, fikrimi aktarınca ben de genişliyor, yayılıyor ve büyüyüp parlıyorum. Aktaramayınca, sıkıştırılınca, zorlanınca, içimde tutunca... büzülüyor, daralıyor, karanlıkta kalıyorum. Gerçi bu yazıyı yazınca parlamadım yoruldum gereksiz yere ama olsun en azından farkındalık oldu biraz. :P 

Neyse, hoşça kalın.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Popüler Yayınlar