Kahve Molası #2

 

Genç kadın sabahtan beri hiç ara vermeden çalışmıştı. Gelen mailleri yanıtlamış, bir aydır gönderilmeyi bekleyen taslakları düzenlemiş ve yayınevine yeni gönderilen baskıları kontrol etmişti. Altı aydır bir türlü görüşme ayarlayamadıkları Japon yazarın asistanı ile randevu bile oluşturmuştu. Ah, dedi saate kısa bir bakış atarak, neyse ki yetiştirdim. 

''Oooooo bu ne hız böyle...'' Masa başında beliren ofis arkadaşı, yerinde kıpır kıpır olan genç kadını izliyordu. ''Sabahtan beri arı gibi durmadın. Üç aylık işi bitirdin vallahi.''

''Abartma Ege. Yani evet... bugün biraz ilerledim diyebilirim.''

''Biraz mı? Neyse, en azından öğle arasında biraz daha çalışacağım diye bizi ekmeyeceksin.''

''Ah... geçen gün kızlara sözüm vardı biliyorsun.''

''Evet biliyorum hanımefendi. Bugün iş çıkışında toplanıyoruz. Bizimle gelsene. Bak öğle aranı sana bırakıyoruz. Hem, şu Japon yazar ile röportaja dair de konuşabiliriz. Sahi, nasıl görüşme ayarlayacağız acaba? Zoom'u geçtim, mail yoluyla bile olsa bize dönüş sağlar mı ki? Adamın asistanı bile kaprisli!''

''Şey... Ben aslında bir görüşme ayarladım.''

''Ne!? Nasıl olur... Şaka!''

''Hayır ciddiyim. Gerçekten de görüşme ayarladım. Ah...'' Genç kadın 12'yi birkaç dakika geçen saatine göz attı, ''sonra detayları anlatırım Ege. Benim şimdi...''

''Sen ciddi misin gerçekten... Yani Muraki Harukami'yle görüşme mi ayarladım dedin! Bu... bu büyük bir olay farkında mısın? Kitaplarının yayın haklarını almak bile...''

''Tamam Egeciğim... Sonra konuşalım. Benim gerçekten gitmem gerek!''

''Bir dakika... R-''

Genç kadın kendini yaka paça ofisten dışarı zor atmıştı. Başka kimseye yakalanmadan dışarı çıkabildiği için derin bir nefes aldı. Şükürler olsun... Kol saatine göz attı, henüz on ikiyi on geçiyordu. Tüh, diye düşündü genç kadın, oysa daha erken çıkmak için ne çok acele etmiştim...

Sabah durmadan yağan yağmur yerini güneşe bırakmıştı. Güneş, baharın kapıda olduğunu gösterircesine yeşermeyi bekleyen ağaç dallarına vuruyordu. Genç kadın trençkotunun kolunu kıvırarak marteniçkasının ucunu ortaladı. Çiçekten bir nazar boncuğu... Bu baharda hayatının çiçeklerle dolacağını hissediyordu.

Adımlarını hızlandırdı. Bugün ne içsem diye düşünürken yanıt hafifçe guruldayan midesinden geldi. Acaba menülerinde yemek var mıydı... Of, hatırlamıyorum. Başka bir yere mi gitsem? diye düşündü adımlarını yavaşlatarak. Hem oraya dün de gitmiştim, ondan önce de, ondan önce... 

Her gün gitmem tuhaf kaçar mı ki... Aman canım, zaten pek müşterileri de yok. Sahi... neden öyle hoş bir yerin müşterisi yok ki? Yok yok bugün artık gitmeyim. Hatta birkaç gün, belki hafta... oraya gitmesem ve kendimi unuttursam daha iyi olabilir. Evet evet öyle yapayım. Saat on ikiyi çeyrek geçiyor. Offff... zaman neden bu kadar hızlı! Tamam. Hayır, gitmiyorum. Yok canım neden gitmiyormuşum... Gidemem, yanlış anlaşılır. Neden?.. Kim yanlış... Hayır gitmeyeceğim!

Genç kadın olduğu yerde aniden durdu. Kararsızlık, midesinde kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. En iyisi gitmeyim, diye mırıldandı kendi kendine.

Uzaklardan onu izleyen bir çift göz hareketlendi. ''Ah, bir süredir ortalarda yoktun,'' dedi genç kadın önünde duran alacalı kediye. ''Bugün yanımda sana verebileceğim yemek yok üzgünüm.'' Elini guruldayan karnına götürdü. ''İstersen... buralarda market de yok ki...'' Alacalı kedi hafifçe mırlayarak genç kadına uzandı. Genç kadın kedinin avuçlarının içine yerleşen yüzünü, boynunu ve sırtını okşadı. ''Ne tatlısın böyle...'' dedi sevecenlikle. ''Bir adın var mı? Ya bir evin...''

Kedi, genç kadının elinin etrafında dönerek birkaç adım ilerledi. ''Hemen mi gidiyorsun?'' dedi genç kadın dudak bükerek. Mırlayan kedi arkasına kısa bir bakış atarak kaldırım boyunca ilerledi. Yerinde duran genç kadın kedinin ilerleyişini izliyordu. Omzunun üzerinden parlak gözleriyle genç kadına bir bakış daha atan kedi bir kez daha mırladı.

''Beni mi çağırıyorsun, bir şey mi göstereceksin?'' dedi genç kadın çömeldiği yerden doğrularak. Arkalarında kalan cadde bile sessizdi. ''Seni burada bırakmak istemiyorum kedicik. Bana ne söyleyeceksin? Doğrusu bunu da merak ediyorum...'' Kedi, genç kadına son bir bakış atıp az ilerideki kafenin kedi girişinde kayboldu. ''Sen onun kedisi misin...'' diye fısıldadı genç kadın. Saatine göz attı 12:25. Hala vakit var, diye düşündü.

Adımlarını hızlandırarak kafeye girdi. Bu sefer kafe çok daha doluydu. Bu durum genç kadını hem şaşırtmış, hem de yüzüne bir gülümseme kondurmuştu. Sanki canlanmış gibi, diye düşündü. Kafe boşken de güzeldi ancak bu, solgun bir güzellikti. Şimdi insanların konuşmaları ve kahve kokusuyla hareketlenen bu kafe, adeta nefes alıp veriyor gibiydi. Duvarlardaki figürler bile hareket ediyor sanki, diye düşündü genç kadın bakışlarını mekanda gezdirerek.

''Buyurun nasıl yardımcı olabilirim?'' Tezgahın arkasından gelen ses, yeşil gözlü güzel kıza aitti. ''Merhaba,'' dedi genç kadın açıkça bocalayarak. O nerede, diye düşündü.

''İsterseniz boş bir yere geçebilirsiniz. Menünüzü hemen getiriyorum.''

''Tamam teşekkürler...'' Genç kadın hafifçe gülümsese de, yüzü allak bullak olmuştu. Ama o hep tek olurdu, diye düşündü. Bakışlarını dolu kafede gezdirdi. Cam kenarı da dolu... diye iç geçirdi. Duvar kenarındaki tek boş masaya yerleşti. Gelmemeliydim işte... diye düşündü hayal kırıklığıyla. ''Buyurun menünüz...'' Genç kadın kafasını kaldırdığında ona gülümseyen iki renk gözle karşılaştı. ''Buradaymışsın...'' dedi ışıldayan sesine engel olamadan. ''Yani şey...'' dedi sonra hafifçe boğazını temizleyerek, ''seni göremeyince...''

''Bugün biraz yoğunuz. Neyse ki...'' dedi genç adam servis yapan güzel kıza göz atarak, ''artık yalnız olmayacağım.''

''Ah... evet,'' dedi genç kadın düşen yüzüyle. Yüzündeki parlaklık bir anda bin parçaya ayrılmıştı. ''Ben o zaman,'' dedi sonra ciddi bir sesle, ''ben o zaman...''

''Havuçlu tarçınlı keki önerebilirim. Bugün yeni çıktı. Ecem'in özel tarifiyle.''

''Yaaa,'' dedi genç kadın isminin Ecem olduğunu öğrendiği güzel kıza bakarak, ''ben aslında bugün biraz açım. Tuzlu bir şey yesem daha iyi olabilir.''

''O zaman...'' dedi genç adam bakışlarını genç kadından ayırmadan, ''mini ıspanaklı böreğimiz, mantarlı kişimiz veya... turtalarımız ve tartlarımızdan da, tuzlu istediğine göre... patatesli ve kıymalı turtamız ile sebzeli tartımız bulunuyor. Bence tatlı olanları da çok güzel ama tuzluları da Ecem'in gelişiyle birlikte menümüze ekledik. Tatları gerçekten harika.'' Genç adamın bakışlarındaki oyuncu parıltılar bir anlığına bile değişmemişti.

''Hımmm öyle mi?'' dedi genç kadın iç çekerek. Ecem'in gelişi her anlamda yenilik getirmiş demek ki... diye düşündü sonradan kendinin bile şaşıracağı tuhaf bir öfkeyle. ''O zaman turta alayım. Patatesli ve kıymalı olsun. Yanına da soğuk bir içecek olabilir.''

''Tamamdır,'' dedi genç adam elindeki deftere kısacık not alarak, ''siparişiniz hemen geliyor.''

Genç kadın saatine aceleyle bir bakış daha attı. 12:33. En azından öğleden sonra işte rahat olacağım, diye iç geçirdi trençkotunu çıkarırken. Güzel kızın kafenin içinde kuğu gibi süzülüşünü, genç adamla şakalaşmalarını bastıramadığı bir kırgınlıkla izledi. Ne bekliyordum ki... 

''İşte siparişiniz...'' Genç kadın, bakışlarını servisini yapan güzel kızın yüzünde dolaştırdı. Gerçekten çok güzel... ''Teşekkür ederim.'' Yenilgiyi kabul eden yumuşak bir gülümsemeyle servisine uzandı. ''Afiyet olsun...'' Duraklayan kız, genç kadına tereddütlü bakışlar atarak yan döndü. ''Pardon,'' dedi sonra aniden genç kadına dönerek. 

''Evet?''

''Sen.. yani siz osunuz değil mi?''

''Ben kim miyim?'' dedi genç kadın biraz şaşkınca gülümseyerek.

''Ah pardon... böyle dan diye sorunca da...'' Garson kız elindeki tepsiyi yan çevirip önlüğüne bastırarak devam etti, ''abim sizden bahsetmişti. Ayağı uğurlu olan müşteri sizsiniz demek ki...''

''Abin.. abiniz mi?'' Genç kadın önce kısacık duraksadı, sonra güzel kızın yeşil gözlerinin tanıdıklığına coşkuyla gülümsedi ''abin! yani abiniz Cenker... o mu?'' dedi en sonunda başıyla onları izleyen genç adamı işaret edip. 

''Evet abim, ona sosyal medya fikrini vermişsiniz. Beni asla dinlemiyordu inanır mısınız?''

''Sen diyebilirsin.'' O an genç kadından mutlusu yoktu. ''Rica ederim,'' diyerek bu güzel kıza içinde aniden kabaran sevgiyle gülümsedi.

''Sizi... seni de tuttum pardon. Afiyet olsun.''

''Teşekkür ederim...'' Genç kadın turtasından ilk lokmasını yüzünden bir türlü silemediği sırıtışıyla yedi. Önce küçük bir lokma, sonra çok daha büyüğü. Gerçekten lezzetli, diye düşündü sonra. Yemeğini yerken göz ucuyla genç adamı takip ediyordu. Onun müşterileri selamlayışını, servis yaparkenki yönlendirici rahatlığını... Ne tatlı, diye düşündü. Yüzündeki memnun ifadenin sebebi turta mıydı artık kendi de emin değildi. 

Boş tabağına iç geçirerek baktı. Zaman, diye düşündü kol saatine bir bakış daha atarak, ne hızlı geçti. Oysa bugün onunla hiç karşı karşıya bile gelemedik... Sadece kısa bir an... Genç kadın omuz silkerek trençkotunu giydi ve tezgaha doğru ilerledi. Onu karşılayan kişi Ecem'di. Keşke bari tezgahta onunla karşılaşsaydım... diye düşündü genç kadın sıkılgan bir hisle. 

Ödemesini yaparken aklına kedi geldi. ''Pardon, sizin bir kediniz var mı?'' dedi Ecem'e.

''Aaaa ama hani sen diyecektik,'' başını iki yana salladı, ''yani civardaki kedileri besliyoruz ama bizim bir kedimiz yok.''

''Öyle mi? Ama...''

''Bugün de hiç karşılaşamadık değil mi?'' Genç adam gözlerine yayılan gülümsemesiyle tezgaha yaslanarak elindeki not defterini kız kardeşine uzattı. ''İşte, sana zahmet...'' 

''Ah abi... Buraya geldiğim ilk günde bile beni durmadan çalıştırıyor işte bak gör.'' Ecem, genç kadına yalandan bir sitemle omuz silkerek ikiliyi baş başa bıraktı. Genç kadın, genç adamın kafenin solgun ışığındaki gözlerini inceledi. Acaba hangi renk daha baskın diye düşündü bu gözleri ilgiyle izleyerek.

''Yeni bir kahve tarifim var,'' genç adam ellerini çıtlatarak devam etti, ''denemeni çok isterim. Yani...'' dedi sonra beceriksizce, ''fikrini merak ediyorum.''

''Tabii! Tabii...'' dedi genç kadın saatine alışkanlıkla bir bakış atarak, 13:07, ''ama şimdi ofise dönmem lazım... Yarın... Yarın belki olmaz ama...''

''Bu akşam... bu akşam iş çıkışında olur mu? Yani... müsait, olur musun?''

''Bu akşam mı?''

''Uygun değilsen tabi anlarım. Sadece... ilk sen dene istemiştim.''

''Uygunum aslında,'' dedi genç kadın saklamaya çalıştığı bir heyecanla, ''iş çıkışında gelirim.''

''Olur o zaman... Anlaştık.''

''Anlaştık.'' 

Genç kadın genç adamın parıltılı gözlerinden kendini güçlükle alarak kafeden çıktı. Tüm öğleden sonrasını bir kahvenin hayaletini zihninden kovalamaya çalışarak ve ofistekilere Muraki Harukami'yle röportajı nasıl ayarladığına dair açıklamalar yaparak geçirdi. Ne uzattınız, diye düşünerek bir anlığına bile sessiz kalamayan başına parmaklarıyla usul usul masaj yaptı. Neyse ki mesainin bitmesine az kalmıştı. Tüm işlerini çoktan hallettiği için rahattı. Çıkışta biri onu lafa tutmazsa veya çekiştirmezse bu iş... 

''Bizimle geleceksin değil mi?'' dedi masa komşusu.

''Ege... Bugün malesef...''

''Hadi ama... Kızım sen değil bugünün, bu ayın yıldızısın. Bu anlaşmayı kutlamamız lazım. Beyzaları başından savdın ama beni...''

''Anlaşma henüz olmadı ki... Fazla büyütüyorsunuz bence. Sadece asistanıyla iletişim kurdum, o kadar.''

''O asistana ulaşmak bile ne zordu haberin var mı senin? Bazen bu kadar alçakgönüllü olmana şaşırıyorum doğrusu.''

''Çıkmam lazım.'' Genç kadın trençkotunu hızla giyip çantasına uzandı. 

''Beni kırıyorsun ama R-''

''Söz, şu anlaşma yapılırsa sizinle kutlama yapacağım. Söz. Ege?''

''Tamam öyle olsun, iyi akşamlar.''

''İyi akşamlar.'' Genç kadın hafifçe gülümseyerek kıvrak adımlarla çıkışa yöneldi. ''İyi akşamlar millet.''

İyi akşamlar dilekleri havada uçuşurken genç kadın uçarcasına binadan çıktı, yolu hızla geçti ve kafenin olduğu sokağa geldi. Derin bir nefes alarak nefesini düzenlemeye çalıştı. Sakin ol, diyerek trençkotunu düzeltti, telefonunun ekranından gördüğü yüzünü şekilden şekile sokarak görünümünü kontrol etti ve... İdare eder... Sonra da duruşunu dikleştirerek kafeye girdi. 

Kafede kimse yoktu. ''Kimse yok mu?''

Genç kadın boş mekanı çekingen adımlarla dolandı. ''Kim var orada! Cenker?''

Duyduğu belli belirsiz sesin kaynağını bulmak için etrafını inceledi. ''Kimse yok mu?''

''Miyaaavv.'' Genç kadın yerinden hopladı. ''Ah! Ödüm koptu...'' Dişine hafifçe dokunarak başını arkaya attı. ''Sen miydin,'' dedi sonra alacalı kediyi kucağına alarak. ''İlginç... Ecem bizim kedimiz yok demişti oysa.'' Sahi, Ecemle Cenker neredeler?

Genç kadın kediyle sohbet edip onun yumuşak tüylerini okşayarak kırk beş dakika geçirdi. Kafeye ne gelen vardı ne giden... Acil bir işleri çıktı herhalde, dedi kendi kendine. İyi de o zaman kapıyı niye kilitlemediler? ''Kapıyı çekip burayı öylece bırakıp gitmeli miyim sence kedicik?'' 

''Miyaavvv.''

''Sana verecek yemeğim yine yok... Kafeden bir şeyler vereyim desem, mutfağa girmem ayıp olur. Hoş, şimdi kimse yokken burada olmam bile ne kadar doğru bilemiyorum.'' Kediyi usulca koltuğa bıraktı, ''hoşça kal kedicik, seni tekrar gördüğüme sevindim.'' Sonra boş tezgaha buruk bir bakış attı. Oysa, diye mırıldandı, bugün seni göreceğim için ne çok heyecanlanmıştım...

Genç kadın mırlayan kedinin başına son bir öpücük kondurarak kapıyı çekip çıktı. ''Kapı da kilitli değil... Hadi Cenker düşünemedi, Ecem'in de mi aklına gelmedi dükkanı kilitlemek? Gerçekten ilginç...''

Genç kadın omuz silkerek trençkotuna sarıldı. Gündüz ile gece arasındaki belirgin sıcaklık farkını iliklerine kadar hissediyordu. Caddenin ışıklarına ulaşmadan evvel boş sokakta başını gökyüzüne çevirdi. Bakışları parlak Ay'ı buldu. ''Dolunay,'' dedi arkasından nefes nefese bir ses.

''Cenker...'' Genç kadın hem şaşırmış hem rahatlamıştı. ''Kafede seni bekledim ama kimse gelmeyince...''

''Özür dilerim...'' dedi genç adam sıkıntıyla. ''Gerçekten özür dilerim Rüya. Seni bekletmek istemezdim ama... Bir işim çıktı, gerçekten elimde olsaydı...''

''Sorun değil... Düşünemedik değil mi? Telefon numaralarımız bile birbirimizde yok. Nasıl haber verecektin ki? Boşver, dert etme...''

Genç adam yavaşça nefesini verdi. Sonra ikisi de bakışlarını Dolunay'a çevirdi. ''Ay çok güzel,'' dedi genç adam genç kadına önce hafifçe, sonra tüm varlığıyla bakarak. ''Evet...'' Genç kadın bu bakışlara karşılık vermeden kısa bir an evvelce bakışlarını parlak Ay'ın ışığında dolaştırdı. 

İkili birbirlerine bakarken, genç kadın bu bakışlardaki baskın rengi hayretle inceledi. Yeşil... diye düşündü dudaklarına ulaşan bir farkındalıkla. Ay'ın ışığında gözlerindeki en baskın renk... yeşil.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Alice Harikalar Diyarında.


Sevgili Bezelyecik #6

 

Hayatıma bin beş yüz otuz beşinci kez yeniden başlamaya karar verdim.

Bir keresinde bir rüya görmüştüm. O zamanlar bu blog bile meydanda yoktu. Başlangıçta yine sanki üstümden örtüm kaymış rüyalarımdan birine benziyordu. Ancak rüyam aktıkça ve olaylar absürtleştikçe, rüyamın hatırımda kalma oranı arttı. İşte bugün bile o ele avuca gelmez gariplikte ve boşluktaki rüyamı anımsıyorum. 

Rüyamda eskiden tanıdığım ve birbiriyle alakasız insanlarla aynı ortamdaydım. Onlara bir kitabı anlatıyordum. Üstelik yıllar önce okuduğum bir kitabı! (Rüyamı da artık yıllar önce görmüş bulunuyorum ama o yıla rağmen bile o kitabı yıllar önce okumuştum.) Dahası, kitabın favori kitabım olduğunu bile söyleyemeyiz. Hatta kitaptan hiç hoşlanmamıştım. İlginç bir kitaptı kabul. Filmi de fena değildi. Sonra, kitabı okuduğum dönemde okula giderken çantama su girmişti de kitap ıslanmış ve dokusu bir daha asla eskisi gibi olmamıştı... Sonra da o kitabı sahafa mı verdim acaba... Ah neredeyse unutuyordum, kitabın adı Marslı (yazarı Andy Weir).

Rüyamda kitabı o birbirinden alakasız gruba anlatıyordum. Daha yakın olan tanıdıklarım kitabın konusunu zaten biliyordu. İçlerinden bana eeeennnn uzak olanı ise anlattığımı eeeennnn ilgili dinleyen kişiydi. Ona kitabı kötülüyordum! Diyordum ki, ''eh işte bir kitap aslında yaniii... ilginç ama ben daha 'felsefik' düşünceler okumayı beklemiştim, bu kitap fazla bilimbilimbilimkurgu, beynim yandı!'' Ah, tabi ki tam olarak ne dediğimi hatırlamıyorum sevgili okur ama üç aşağı sekiz yukarı böyle bir şeydi.

O kişi kitapla veya benim kitabı beğenmememle ilgilenmemişti. Kitabın mis gibi kitap olduğunu savunuyor ve ona haksızlık ettiğimi söylüyordu. Bense ona anlam veremiyor (ve kitabı okumuş olmasına şaşırıyordum). Sonra rüyam aktı devam etti bitti. Ama sanırım bu rüya bilincimin altında yaşamaya devam etti. O zamanlar eski bloğumda olan ben, bu bloğa geleceğimi tahmin bile edemezdim. İki bloğum arasındaki kısa evrede ''yeni bir bloğum olsa adını ne koyardım sence Fred\ George (kardeşimin iki balığı vardı ve ikisi de turunçgil olduğundan isimlerini ayırt edemiyordum)'' diye fikir birliğine varmak için oylama yapıyordum. -En iyi yüzen kazansın!-

Sonra Neptün kazandı.

(Ben zaten Marslı olamazdım.)

Yani bu rüyam, bloğumun adını buluşuma dek içimde yaşamış da bilincim duymamış. Bu rüya beni sandığımdan daha çok etkilemiş olmalı. 

Her neyse, o kadar da sarsılmamıştım aslında (hala öyle). 

Sana evin nasıl bir şey olabileceğini sormuştum. Sanırım bu benim gibi biri için yanıltıcı bir soru sorma şekli. Çünkü bir his benim evim olamaz (hep taşınmam gerekir ha-ha). Yine de yaklaşmışım. Ev, içimizde dermişim. Ama öyle. Bunu fark ettim. Bunu belki bazı sezgisel\ duygusal yönü ağır basan başka insanlar da söyler ama benim asıl bahsettiğim aslında... Somut durumlara kendi kendimize içsel olarak yüklediğimiz anlam gibi bir şey değil. Ben somut olarak, bizzat, ev içimizde diyorum. Yani anladığımızın tersi bir akışı savunuyorum. Çoğu kişi -sanıyorum ki- dıştan gelen şeylerin içe yansımasına ev der (ve mantıklı). Ama ben diyorum ki -yine egzantrink bir şey çıkıyor- içimizde olan soyut şey dışımıza yansıyarak evi oluşturuyor. (Ya da şanssız insanlar\ veya şanslı insanlar ??? bunu yapmak zorunda kalıyor???).

Mesela buna en somut örnek olarak bloğumu söyleyeyim (hadi söyleyim madem). Bloğum aslında içimin (soyut düzlem) dışa (somut olarak) yansıması. İşte böyle böyle ev oluşuyor. Ev oluşuyor da doğru kelime değil aslında. Çünkü ev zaten içimizde oluşmuş bir şey. Biz, bence, onu sadece dış dünyaya projekte ediyoruz. (Veya bazı şanssız veya şanslı... -anladııkkkk! :).

Hayatıma bin beş yüz otuz beşinci kez yeniden başlamaya karar verdim. 

Hep hala çok genç olduğumu unutuyorum. Hayır unutmuyorum. Bir şey unuttuğum yok, sorun da bu! 

Yine aynı olacak diye düşünüyorum. Aslında böyle bile değil. Kötü olacak. En kötü senaryo. Böyle düşünüyorum. 

(Böyle böyle bir şeyi isteme becerimi kaybettim.)

Ama, hayatıma bin beş yüz otuz beşinci kez yeniden başlamaya karar verdim! Bu bile başlı başına bir ''istek'' değil midir?

Bu sefer eskiye dair bir şey taşımıyorum. Az evvelki Dolunay yazımda (ki çok hoş bence git oku bi :) *-*) aslında sana -yinee- zihin albümümden bir sahneyi gösterecektim: Ayçiçekleri. Sonra konu başka yerlere gitti ve ben, yazarların başkalarının hikayelerini nasıl yazabildiklerini merak ettim. Hatta bunu sana da sordum. Sonra anladım ve sonra, sana bunu anlatmayı denedim. (Sonra) anlattım da ve bunun anlattığım şeye ters bir hareket olduğunu fark ettim. Yazarlar, başkalarının hikayelerini sadece yazarlar. Hepsinin tarzı farklıdır tabii; kimi karakterin içine girer, kimi uzaktan gözlemler. Ama sonuçta yaptıkları özünde aynıdır: Yazmak.

Bu bana ilham vermiş olmalı.

Başkalarının öykülerini yazma fikri beni yaşamım boyunca çekmiştir. Küçük bir kızken bile (sanırım 6-7 ve 9-10'a uzanan yaş dolaylarımda bu oyunu oynardım) başkalarının öykülerini düşlerdim. Bir x karakteri belirler ve... ona bir yaşam kurgulardım. Bunu o kadar sık yapardım ki, bu benim en sevdiğim ve kimseye anlatmadığım oyunumdu. Bunun sebebi tatlı bir yerden gelmiyordu ama sonuç tatlı bir yere çıkıyordu. Onlar benim ilk hayallerimdi. O ana karakter, hiçbir zaman yalnız değildi. 

Sonra büyürken, bir noktada bu oyunumu unutmuşum. Çok çok nadiren, otobüs trafikteyse veya izban\ metro çok geciktiyse, bu oyunu yeniden oynadım. Hani şu ''insanların değişen yüzlerindeki hikaye'' meselesi. Bu konuda gerçekten iyiyim. Vay be... bu yazdığım otuz beş bin milyon iki yüz beş yazım içinden en derin farkındalığımdı.

Bu seferki ilhamım, başkalarının yaşamlarını yazarlar nasıl yazar acaba soruma gelen iç yanıtım, aslında tam tersi yönde oldu: Kendi yaşamını nasıl yazardın? Bunu ilk kez seninle birlikte keşfediyorum. Kutu açılımı videosu gibi, ha ne dersin biraz benzedi sanki. :)

O kutudan ne çıkacak emin değilim. (Ve bu yazının konusu bu değil).

Dolunay dönemleri bırakmak için iyi zamanlar denir. Ay tüm ışığını toplamış ve gezdiği yerküreden bir sürü deneyim, bilgi, öğreti, çerçöp edinmiştir. Dolunay evresinden sonra artık yavaş yavaş küçülecek, yok olacak ve yeniden büyüyecektir. Bu nedenle de zaten, dolunay evresinde yüklerinizi bırakın derler (isteyen kendi kendine havaya girip yazı çalışması da yapabilir). 

Ben neyi bırakabilirim diye düşünüyordum. Sanırım cevap... kendimiymiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Dolunay | Mart 2026

 

Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış.

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla.

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

of içim kıyıldı arası şarkısı.


Heinrich Vogeler - Sehnsucht (Träumerei), 1900.
Tr: Özlem (Hayal kurma).


Kahve Molası #1

 

Genç kadını oraya çeken bir şey vardı. Her gün öğle aralarını yayınevinin arka caddesindeki küçük kafede geçiriyordu. Oraya ilk gidişinde bu kendi halindeki mekanın sakinliği hoşuna gitmişti. İş yerine bu kadar yakın bir yeri bunca zaman keşfetmemiş olmasına şaşırmıştı.

O gün ne sıkıcı bir gündü diye düşündü genç kadın masasındaki çerçeveyi inceleyerek. Omuzları tutulmuş, gözleri bilgisayara bakmaktan acımıştı. Bir de üstüne kızlar öğle arasında kavşak tarafındaki restorana gidelim demişlerdi. Genç kadının kıpırdayacak hali yoktu ama o hafta için zaten tüm itiraz haklarını kullandığından bir kez daha oyunbozan olmaktan çekinip kızlara ''tamam,'' demişti, ''az bir işim kaldı, siz gidin ben de geleceğim.'' 

Dışarıda gök gürlerken yağmur yavaşça atıştırmaya başlamıştı. Genç kadın kızlara kısa bir mesaj atarak yağmura yakalanacağını, yemeğe gelemeyeceğini yazmıştı. Ne çok itiraz edeceklerdi. Ancak genç kadın önlemini çabucak alıp sessize aldığı telefonunu çantasının kalabalıklığına atıvermişti. Zaten canı o gün en başından beri ne sosyalleşmeyi, ne de bir şeyler yemeği istemiyordu. Dışarı çıkmışken ofise geri dönmeyi de canı hiç istemedi. Şakaklarını ovarak göğü kaplayan gri bulutları inceledi. Ne sıkıcı bir gün...

Bacaklarında hissettiği yumuşaklıkla dikkatini ayaklarına çevirdiğinde dudakları kendiliğinden yavaşça kıvrıldı. Bacaklarında bir tam tur atan alacalı kedi, geriye yandan son bir bakış atarak az ilerideki kapının kedi girişinde kayboldu. Hafifçe atıştıran yağmurdan göz makyajını korumaya çalışarak kedinin izlediği yolu takip eden genç kadın, kendini sonrasında gizli mekanı olacak şirin kafede buluvermişti.

Mekan küçük olsa da, geniş tavanı ve açık tonlardaki duvarlarıyla ferah bir havası vardı. Loş aydınlatmalar ise özellikle de yağmurlu günlerde içeriye melankolik bir hava katıyordu. Bej, su yeşili ve lila tonlarına boyanmış duvarlarda tıpkı çocukların elinden çıkmışçasına basit karalamalar çerçevelenmişti. Açık renk duvarların köşelerine çizilmiş desenler gelişigüzel fırça darbelerini anımsatsa da duvarlara uzaktan bakıldığında farklı figürlerin hareketlerini simgelediği anlaşılıyor ve duvarlar bir arada adeta bir öyküyü anlatıyordu. Bu küçük mekanı kaplayan zıtlık, masaların üzerindeki oyun ve sinema figürleri ile küçük sukulentlerin varlığıyla sempatik bir tavır kazanmıştı.

Genç kadın sipariş vereceği tezgaha doğru ilerledi. Tek başına seçim yapmak konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. En iyisi kahve, diye düşündü hafifçe esneyerek, hem midemin bir şey alacağı da yok. Hangi kahveyi içsem... poooff!

Tezgahın önünde sipariş verecek kendisinden başkası bulunmuyordu. Acaba menü mü getiriyorlar diye düşündü etrafına göz atarak. Bugün neden aklım durdu benim böyle! Sonra tezgahın arkasındaki fiyat listesinde gözlerini dolaştırdı. Yok canım, işte buraya gelip siparişini...

''Latte.''

''Efendim?''

''Latte diyorum, vanilyalı latte iyi gelir. Üstüne yapacağımız çizim için seçeneklerimiz de var: Yaprak, kalp, kedi, gülen veya tercihe göre somurtuk yüz... belki ay, güneş de deneyebiliriz, ya da kar tanesine ne dersin?''

''Kedi mi?'' dedi genç kadın. Aklına ayaklarına dolanan kedi gelmişti. Sahi, o nerede acaba diye düşündü. Sonra sessizliğin garip kaçtığını düşünerek hafifçe gülümsedi. Gülümsemek gerginliğini azaltmıştı. ''Tamam o zaman,'' dedi sonra, ''vanilyalı latte alayım, üstüne de...''

''Kedi çiziyoruz!'' Tezgaha doğru hafifçe eğilmiş genç adam, sweatshirtünün kollarını biraz daha sıvayarak kahve kaplarını tezgaha çıkarmaya başladı. 

''Evet tamam öyle olsun,'' dedi genç kadın. Sonra da kafede kendisinden başka müşterinin olmadığını şaşkınlıkla fark etti. ''Bugün burası fazla sakin sanırım,'' dedi bakışlarını loş ışığın aydınlattığı duvarlarda gezdirerek. Dışarının puslu havası içerideki sakinliği ağırlaştırmak yerine yumuşatmış gibiydi. Aydınlatma duvarlardaki çizimlerin arasından dolanıyor, onları adeta hareket ettiriyordu.

''Aslında yağmurlu havalarda da rağbet görüyoruz ama bugün gerçekten sinek avladık. Sen üçüncü müşterisin.''

''En azından ilk değil'' dedi genç kadın hafifçe gülümseyerek. Gözlerinin kenarlarındaki koyu halkalar yüzünü hissettiğinden daha ciddi gösteriyordu. Buna karşın genç adam genç kadına yamuk gülümsemesiyle bakışlar atıp yaptığı kahvenin adımlarını açıklamaktan geri durmadı.

''Önce espressomuzu hazırlıyoruz. Bu kısım çokomelli, çünkü kahvenin aromasını bu veriyor.''

Genç kadın anladım dercesine hafifçe başını sallayarak genç adamı onayladı. ''Daha sonra,'' dedi genç adam genç kadına kısa bakışlar atmayı sürdürerek, ''sonra sütü köpürtüyoruz. Bu kısım da...''

''Çok önemli.'' Genç kadın cümleyi ciddiyetle tamamlayarak başını bir kez daha salladı. Gerçekten de dışarıda içtiği kahvenin yapılışını ilk kez izlemek onu biraz heyecanlandırmıştı.

''Evet öyle! Bu kısımda köpüğün yoğunluğu önemli. Kremsi, yumuşak bir dokusu olmalı.'' Genç adam elindeki metal sürahideki sütü çalkalayarak kremamsı köpüğü oluşturuyordu. ''Sonra...'' diyerek kahve makinesine uzandı, ''espressonun içine biraz vanilya şurubu ekliyoruz ki aroma katsın. Ve işte...'' diyerek metal sürahideki köpüğü kahvenin üzerine ekledi. 

Kahvesine uzanan genç kadını genç adam iki yana salladığı bakışlarıyla engelleyerek ''ama daha bitmedi!'' diye karşı koydu. Kahvesi genç kadının ellerinden uzaklaşırken genç kadın yorgunluğunu unutmaya başladığını fark etti. 

''Eeeennn eğlenceli kısmı kaçıramazsın: Latte art. Çizim yapacağız.''

Hep biz diye konuşuyor, diye düşündü genç kadın. ''Evet, keyifli görünüyor.''

''Ne çizelim demiştin?'' Genç adam parıltıların dans ettiği gözlerini genç kadına çevirerek başını hafifçe yana eğdi. Gözleri kahverengiden yeşile uzanan bir ışık tayfına benziyordu. Gözleri farklı renk, diye aklından geçirdi genç kadın dudaklarının kıvrılışına engel olamadan. ''Kedi,'' dedi sonra gülümsemesini durdurmadan, ''kedi olsun.''

''Evet...'' Genç adam abartılı bir dikkatle ''köpürttüğümüz sütü... dikkatlice döküyoruz ve'' elindeki metal çubuğu köpüğün üzerinde usulca hareket ettirerek kahvenin üzerinde kedi silüeti oluşturdu, ''ve işte bıyıkları da...'' diyerek kahveyi genç kadına uzattı. ''İşte şimdi hazır... Nasıl buldun?''

''Ne tatlı!'' dedi genç kadın heyecanla. Gerçekten de basit ama sevimli bir çizimdi karşısındaki. ''Kahve yapmanın bir sanat olduğunu bilmiyordum doğrusu,'' dedi sonra kahvesine uzanırken. 

''E ama önce bir iç bakalım.'' Genç kadın genç adamın dikkatli bakışları eşliğinde kahvesinden önce küçük, sonra şaşkınlıkla büyük bir yudum aldı. ''Bu işte gerçekten yeteneklisin!'' Bakışları genç adamın önlüğündeki kartı bularak, ''Cenker?'' diye ekledi.

Genç adamın genişleyen gülümsemesi ikili arasındaki çekingen havanın son adımı olmuştu. 

Yağmur, diye düşündü genç kadın, o gün ne çok yağmur yağmıştı. Sonra masasının kenarındaki çerçeveyi ellerinin arasında önce usulca sonra sıkı sıkı tuttu. Az kalsın işe geç kalıyordum, diye düşündü artık soğumuş şekersiz kahvesinden bir yudum alarak. Onun kahvesi ne hoştu. O ilk kahve... Tadı nasıl bu kadar canlı kalabilir hafızamda... Sonra tadını hiç beğenmediği soğumuş kahvesini kendinden uzağa ittirdi ve gri bulutların ardından belli belirsiz seçilen gökkuşağını izledi.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer serisi\ Yakut Kırmızı, Kerstin Gier.


İzler.

(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)

Kitaplara iz bırakanlardan mısın, bundan kaçınanlar ve hatta belki bahsinin açılmasından bile irkilenlerden mi? İkinci gruptaysan yazımın devamını okuman senin için tetikleyici olabilir, vuuuuu bö! :)

Kitap okuyordum ve çok sevdiğim bu kitabın neden bu kadar yavaş aktığını içimde usul usul sorguluyordum. Öyle ki ajandama not aldığım ''şu sayfaya kadar oku!'' görevleri hep yapılmamış olduğundan, ben de bu sefer ''2 saat oku'' yazdım. Acaba iki saat içinde kaç sayfa ilerleyebilirim... 

Canım kahve içmeyi çok istemişti. Evet, gecenin bilmem kaçında kahve içmeyi hep çok isterim. Buna karşın kahvenin tadı gerçekten çok kötüydü. Normale göre bile! Yine de kitap okumak ve yazıyla haşır neşir olduğum her tip aktivitenin motivasyon ve romantize etme şartı ve kaynağı benim için kahvedir. Ben de, canım da çok istediğinden, kahve içiyordum. Sonra uçmak üzerine düşünüyordum. Kitabın aynı zamanda pilot olan yazarı ve ana karakterinin yaşamını düşlüyor, karakterin özgürlük, uçmak ve müzik arasında kurduğu teması derinden hissediyor ve aynı zamanda kahvemi içmeyi unutuyordum. Biliyorsun ki kötü bir kahve soğuduğunda çok daha kötü bir kahvedir. Bu nedenle de kahveme uzandım, aynı anda telefonda çalan müziği değiştirdim (evet kitap okurken müzik dinleyengillerdenim) ve... -yazmın başındaki uyarım hala geçerli 3, 2, 1- ve malesef kitap sayfasına bir küçük kahve lekesi bıraktım. Ama hemen beni yargılama... bu, kahveden bir öpücük gibiydi. :)

Cidden öyleydi, beni anlamıyorsun. Çünkü o an, kitap okuduğumu hissettiğim bir andı. İnsan kitap okuyabilir, okuduğu kitabı çok sevebilir ama kitap okurken kitap okuduğunu gerçekten duyumsadığı anlar nadirdir, belki biliyorsun bunu. Bu his, kitapla sohbete benzer. İnsanlarla sohbet edebilirsin. Arkadaşlarınla sohbet edebilirsin. Bir de bazı insanlarınla sohbet edebilirsin. Senin insanın veya insanlarınla. Böyle kişi veya kişilerle birlikteyken zaman da mekan da sohbetin kendisi olur. Bazen yediğin içtiğin şeyi bile unutursun. Çevrende kim var dikkat edemezsin. Ne söylediğini uzun uzun düşünmez, sadece sohbet edersin. Bu hissi biliyor musun, biliyorsan, işte! - böyle bir histir kitap okurken kitap okuduğunu hissetmek. Ben de bunu en üst düzeyde yaşıyordum, çünkü kahvenin kitaba kondurduğu minik buseye kadar bunu fark edemeyecek kadar kendimi kaptırmıştım.

Tam o sırada karakteri anlıyordum. Tam o sırada karaktere kızıyordum. Ona katılıyordum ve onun çok -üzgünüm öhömm- aptalca düşündüğünü düşünüyordum. Sonra o geldi, leke. Normalde olsa ''amannnn,'' derdim, ''bi sen eksiktin.'' Kitap ikinci el ve zaten başkasının kitaplığında, çantasında, yolculuğunda (bunu biliyorum çünkü ilk sayfasına yolculuk için yanında götüreceklerini not almış kendisi), sevdiğinin yanında (bunu da biliyorum ve aşırı imrendim :), üzgün anlarında mutlu anlarında... anlarında, başkasının anlarında, dalgınlıklarında zaten yaşamış bir kitap olduğu için kahve lekesi canımı sıkmadı diye düşündüm belki de... belki de değil.

Bazı insanlar kitaplarının altını çizmezler. Başka birisinin kitap kenarını ayraç görevi görsün diye katladığını görünce bile acı çekerler. Ben o alt çizen, bazen kitabın kenarına yazı yazan (nadiren de olsa bunu yapmıştım), ayracım yanımda yoksa sayfa kenarını kıvırmaktan gocunmayan ve bazı kişilerin  -belki de senin bile- gıcık kaptığı okuma davranışlarını doğallıkla yapan o okurum. Hiçbir zaman da kitabımın üstüne çizik dahi konmasın kaygım olmadı. Tabi ki içecek lekesi vs benim de hep hassasiyetim olmuştur (ve olmaya devam edecek) ama bu, benim kitabım! Hadi ama... Üstünde izler bırakmazsam o nasıl benim olacak!?

Bu arada benim bahsettiğim, kitapları hor kullanmak değil. Aksine, kitaplarıma hep çok iyi bakmışımdır. Okuma anında notlar almanın veya kitap sayfasını kıvırmanın, satırları çizmenin kitabı hor kullanmak olduğunu düşünmüyorum. Bence kitabın üstünde yemek yemiyor veya kitabı yerden yere vurmuyorsak onu zaten hor kullanmıyoruzdur. :) Kitabı okurken okuma davranışlarını göstermek bence kitabı okuma sürecini aktif kılan bir şey. Bunu tercih etmeyenlere de saygı duyuyorum ama sanırım okumak benim için etkileşimli bir olay. Yukarıda örneğini verdiğim üzere, sohbet etmek gibi. Tabii bazı sohbetler beni açıyor, bazısı sıkıyor ama yine de okumak benim için bir anlamda sohbet etmektir. Yoksa, belki biraz abartılı kaçacak ama, sanırım bu kadar okumazdım.

Okuduğu şeylerde kendi düşüncelerini bulamayan, yani kendi fikirlerini inşa edemeyen kişilere aşırı gıcık kaparım. Bir kitabın en akademik, en ''doğru'' tanımlamasını yapmak bence o kitaba hakkını vermek demek değil. Hatta tam tersi... o kitaba değer vermemek demek bence. Kitaplar genişleyen varlıklardır. Bir yazar onları var eder ve okurlar da bu varlığı genişletir. Okuduğun satırlar sen okuduktan sonra da somut olarak kağıt üzerinde aynı kalır tabii ancak sen bir okur olarak o satırlara zihninde yeni katlar çıkmalı, zihin arsanı genişletmelisin. Herkes A fikrini, üstelik A şablonuyla aynı şekilde ifade ederse gelişim nasıl olacak? Bir kitabın iletisi tabii ki bellidir ancak ortada bir A fikri var diye de o A fikrini herkes aynı şablonla ve anlaşılır bir ifadeyle ''papağan gibi'' tekrar etmemeli bence. (Bence değil, lütfen etmesin.) Farklı ifade biçimleri, yani bir fikrin farklı bakış açılarıyla ifadesi aslında bahsettiğim genişleme olayını sağlayan durum diye düşünüyorum. Böylece, bu farklı ifade biçimleri ile de zaten zaman içinde B, C, D... Z ve farklı farklı farklı bir sürü fikir türeyebiliyor.

Kitaplar zihnimizde izler bırakıyor. Farklı kitapların bıraktığı farklı izler ve aslında irili ufaklı zaman içinde kah genişleyen kah daralan noktalar bizlere bir harita oluşturuyor: Zihin haritası. Yazı yazmak da böyledir. Önce bir konuda yazarsın, sonra onunla bağıntılı başka bir konuda. Böyle böyle derken bir bakmışsın, ilk anlattığın şeyle son anlattığın şey, yani iki nokta zihin haritanın farklı konumlarını yansıtıyor. Zihin böyle genişliyor. Düşünceler böyle oluşuyor. 

Kitaplarıma bilerek kahve lekesi bırakmayacağım tabii ki! Ancak bu küçük iz beni gülümsetti. Hatta tuhaftır, gerçekten tuhaftır, garip bir coşku hissettim. Bir iz... diye düşündüm. İzler bize ''buradan geçtin'' diyen levhalar. Bu kitaba baktın, ona dokundun... Ve aslında sanırım asıl hissettiğim benden kitaba akan bir durum değildi de; ben bu izle birlikte kitabın bana dokunduğunu hissettim. Sanki onun satırları arasında gezinen göz hareketlerime kitap da bakışlarıyla karşılık vermiş, sayfa kenarlarına dokunan parmaklarıma hafifçe değmiş ve hatta bana gülümsemiş gibi bir his.

(Ah be ne romantize ettim... Ama hayır! Gerçekten okurcuğum, gerçekten, böyle hissettim.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)


Mart 2026.

 

Günün en sevdiğim anlarının güneşin batış ve doğuş anlarında yaşanması ne tuhaf. Acaba böyle bir durumda bu iki an arasındaki geceyi mi, yoksa iki anın yaşandığı zaman olan gün aydınlığını mı daha çok sevmiş oluyorum?

Gece ışıkları gökyüzünde parlarken onların parıltılarını saatlerce izleyebilirdim. Her yaz aynı heyecan ve aslında umutla. Yıldız ışıklarının yanıp sönüşü bana nefesi çağrıştırır. Soluk alıp veren soğuk gölgeler. Çok küçükken yıldızları soğuk sanırdım, buz gibi. Çok küçükken etrafımda hızla dönüp sonra da önce tavanda sonra etrafımda yanıp sönen gölgeleri izlemeyi de severdim. Sanırım temiz, ılık ve keyifli bir havada yine bunu severim. Rüzgar etrafımda dolanırken onunla dans etmeyi.

Yıldızların bir dili olsaydı, bu dili konuşmayı isterdim. Bir dile dair anlama ve anlatma becerilerimiz aynı oranda gelişmeyebilir. Yıldızların dilini anladığımı iddia etmiyorum, hatta itiraf etmek gerekirse yarı zamanlı ve sanırım artık emekli bir yıldız gözlemcisi olarak buna hala çok uzağım. Öte yandan, bana onların dilini anlamaya mı yoksa anlatmaya mı yakınsın diye sorarsan (ki evet neden böyle bir soru sorasın), anlamak derdim. 

Sanırım bu nedenle zamanla bu bana hüzün verdi. Konuşamadığın bir dile dair izlenimler edinmek gibi bir his. Yıldızları izlerken çoğunlukla hüzünlendim. Belki de pek çok şeyi onlara bakarak anladığım için. Hiç konuşmadan, sadece susarak onları gözlemlediğim için. Bu, inanır mısın bilmem, yorucu bir iş. Zamanla hüzün kireçlenmesi yapıyor.

Sana neden yıldızlardan bahsettim bilmiyorum. Oysa onları en son yazın uzun uzun izlemiştim. Dahası, geçen yılki buluşmalarımız biraz hayal kırıklığı, bolca da yalnızlık ve hüzün içeriyordu. Yalnızlık ve hüznü ne kadar kolay yazabiliyorum. Sanırım bazı insanlar bu kelimelerden çekinirler. Yalnızlık ve hüznün dilini görmekten bile çekinirler. Haklılar.

Peki sevincin dili, bunun üzerine düşünüyorum. Aslında sana güzel bir bahar girizgahı yazmak istiyordum. Neticede baharların ilkinin ilk ayı başlıyor. Bu bir yazıda kutlanmaya değer bir konu. Belki de sevincin doğası da böyle bir şeydir. Her şeydeki pırıltıyı görmek gibi bir şey. Bu yıldızların dili mi sence? Belki de yıldızların dilini sadece anlamıyor, çat pat da olsa konuşabiliyorumdur ha ne dersin?

Bu ayla birlikte marteniçka takma zamanı geldi. Marteniçka Bulgaristan kültüründe martın ilk gününde kırmızı beyaz yünden örülmüş bir bilekliği bir dilek dileyerek bileğe takma ve leylek gördüğünde (görmezsen de 1 Nisan'da) çıkarıp çiçekli bir bahar dalına dileğini söyleyerek asma geleneği. Bazıları bunu çaput bağlamakla eş değer falan tutabiliyor(muş). Ancak böyle keyifli kültürel geleneklerin devamlılığının sağlanması bence kıymetli bir şey. Hem, dileklerine inanmanın ve bir şeyi yürekten isteyerek motivasyon bulmanın nesi kötü olabilir? Bazı insanlar yıldızların dilinden asla anlamaz zaten! :)

Aslında marteniçkayı kendine almaman lazımmış. Sana hediye gelmeliymiş veya sanırım elinle kendin de iplerden bileklik örebilirsin. İkincisi gözümde büyüdüğünden ve bu yıl bana kimse hediye bileklik falan vermediğinden ben kendime aldım. Zaten bu detayın dileklere etkisi olduğunu da sanmıyorum. Geçen yıllarda biri hediye etti de noldu ahahahah. Aman neyse, kendime alırken kardeşime de aldım. Hadi yine iyi, geleneğe uygun bilekliğini almış oldu.

Fark ettim de yılın başından beri hiç film izlememişim. Benim için alışılmadık bir şey. En azından ayda birkaç film yuvarlardım. Bu sıralar blogda daha çok kendim çalıp oy- aman, kendim yazıyorum değil mi? Kendi dilimde konuşuyorum: cırcırcırcır böcüğüüü marteniçkan sana şannsss getire-ceeyyğğkkk! :)

Yazmak bana iyi geldi mi bilmiyorum ama hüznün anatomisini çıkarmamı sağladı. İç sıkıntılarımın, bunaltılarımın ve deliliklerimin. Bu sonuncusu keyifliydi. İnsanın içini açabileceği bir yerin olması güzel. Bu bloğumu canlı bir varlık gibi görmüyorum ama eskisini bazen öyle görürdüm. Aman canım hemen korkma, yani... Hep koşa koşa bir şey anlattığımdan. Burada yazdıklarım koşa koşa bir şey anlatmamış halim evet ahahahha, aynı hisle değil ve bunu seviyorum. Çünkü bir dili konuşmak için sabırlı olmalısın.

Burası daha çok... bir mekan mı desem, bir cisim mi... Bir defter!? Hangisi bilmiyorum. Belki de sadece bir blog. Ve bu yeterli.

Sanırım kelime bu. Yani içimde yazımı yazmaya başlamadan önce dönüp duran hissin adı: Yeterli. 

Belki de neptün'de bir tercümandım. :P 

Yıldızlar sana nasıl hissettirir? Onları bir bütün olarak mı izlersin, tek tek dikkat mi kesilirsin? Ben sanırım ne olduğunu anlamadan bütün olarak izlemeye başlamışım. Hala bir kış yıldızım var, bazen selamlaşıyoruz bile :), ama artık onları gördüğümde sadece görüyorum. Bu sanırım çocukluk arkadaşlarımla vedalaştığımda ve bu vedanın son olduğunu bilmediğimde hissettiğim hisse benziyor.

Çocukken yıldızları birilerine göstermeyi severmişim. Sevdiğim birilerine. Onlarda ne gördüğümü anımsamıyorum. Sanırım parlak olmalarını seviyordum. Şu anda da öyleyim. Parlak oldukları için onları saatlerce izleyebilirim. Ve aynı şekilde onları ve onlarda gördüklerimi, paylaşmak için derin bir özlem duyarım. Evet, sanırım hissettiğim özlemin sebebi bu. Özlemin yavaşça azalıyor olması da tuhaf bir his veriyor. Öncesinde bir çeşit boşluk gibi. Çünkü daha evvel özlemin içimde olmadığı bir zaman dilimini yaşamadım. Bu özlem çok tuhaf bir şeydi. Gerçekten bir kütlesi var gibiydi ve sanki kalbime sarılmıştı da beni bir türlü bırakmıyordu. 

Belki de yıldızların dilini daha çok tercüme etmeliyim diye düşünmüştüm.

Belki de yıldız gözlemciliği görevim için benimle vardiya değişimi yapacak bir dost bulmalıyım diye düşünmüştüm.

Belki de yıldızlarda tur atacağımız ve süpernovaların etrafında döneceğimiz bir ortağım olmalı diye hissetmiştim.

Cevap hiçbiriydi (veya hepsiydi). Cevap yeterli olması mıydı acaba? Bunu eski dostum Ay'a sorsam ne derdi? Dünyanın en bebek halini gezmiş bilge Ay, bana ne söylerdi? 

Sanırım hiçbir şey.

Bana yıldızların dilini yıldızlar veya Ay veya başka gök cisimleri öğretmedi. Aynı şekilde dünyanın dilini de. Belki de özlemimin nedeni buydu diye düşünmüştüm. Ama hayır veya artık hayır.

Eski bir defterimi okudum. Bir kısmını. Beni gülümsetti. Yıldızlarda gördüğüm Dünya diliyle yazılmıştı. Yakın tarihli aslında ama yine de bilmiyorum. Şimdi de yıldız gözlemcisi bir kız olmayı mı özleyeceğim? Belki de özlem kalbimden zihnime sıçramıştır.

Hayır, artık özlemiyorum gerçekten. Çocukken de özlemiyordum bence. Bana cırcır böceği adını takan akrabamızı anımsıyor musun, onu kolundan çekiştirip ''yıldızlara bak'' dermişim. Ah çok kıskandım. Keşke o ana gitsem ve küçük İlkay beni kolumdan çekiştirip gözleri parlayarak bana ''yıldızlara bak, oradalar'' dese. İşte bu, yıldızların dili sevgili okur. Çocukken bu dili C2 seviyesinde anlıyor ve anlatıyormuşum. 

Ergenlikte ve ilk gençlikte bu dili unuttum. Bu dili yalnızca benim konuşabileceğimi, yani bu dili benim yerime birinin konuşamayacağını unuttum. Bu dili konuşmak için dünyanın dilleri arasından bir şeye ihtiyacım var sandım. Böylece özledim özledim, sanırım özlem böyle doğdu. 

Babamla yıldızları izlediğimiz günleri anımsıyorum. O zaman artık büyüktüm. Özlemi hissedecek kadar büyük. Yıldızlara bakıp bir sürü konudan konuşurduk. Düşüncelerim o daldan bu dala atlarken, babam onları kolayca yakalardı. Sonra bir meteor kayardı veya şüpheli bir yıldız gözümüze çarpardı. Bir yıldızın yıldız mı yoksa gezegen mi olduğunu anlama denemeleri yapardım (bunda hala iyi değilim).

Yıldızlarla ilk ciddi konuşmamız 18 yaşımdayken olmuştu. Onlara plan bile olamamış fikirlerimi fısıldamış ve bana yol göstermelerini dilemiştim. Sevgili yıldızlar, siz dünya dilini anlıyor musunuz?

Zamanla yıldızların dilini unuttum. Bu, beni onlara daha çok yaklaştırdı.

Dünyada yıldızların dilini seven biri var mıdır, merak ettim. Bu soruyu ilk kez soruyorum aslında. Sen sevgili okur, yıldızların dilini sever misin? Nasıl bir tınısı olurdu bu dilin acaba? Hangi dünya dilini anımsatırdı veya hangi Dünya dilini anımsatırdı?

Dünya dilleri arasında favorim rüzgarın ve dalgaların dili. Günışığının dilini de seviyorum tabi. 

Mevsim geçişlerinin dilini anlıyor musun sevgili okur? Çünkü mart ayında ilkbaharın dilini tüm Dünya'da fısıldanan şarkıda duyabilirsin: Işıyan güneşte, ılıyan (tamam bunun için daha erken) rüzgarda, yeşermek isteyen dallarda, içine doğan sebepsiz umutta... Beklenti, mart bu dili konuşuyor bence. Bu dilin kelimeleri biraz daha kısa kısa. Nisan'ın kelimeleri daha ferahtır mesela. Mayıs yayvandır, mayışıktır hafiften.

Aslında biliyor musun, benim şu an içimde hissettiğim hissin tercümesi... Heyecan. Ama öyle kocaman kocaman bir heyecan değil bu. Mart ayı gibi, usul usul gelen ılık bir heyecan. Beklenti dolu doğuyor içime. Bana bir isim ver diyor bu heyecan. Bana bir isim ver ki, büyüyebileyim... Böyle diyor.

Sen kendi heyecanına bir isim versen bunun adı ne olurdu? İçinden isim ver. İstersen göbek adı olsun bize söyleme.

Güzel bir ay dilerim.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.






Ben, İlkay'ım. Evet İlkay'ım ama İlkay kim?

 

Ben Kimim? (10.04.2015) 

Az buçuk kendimden bahsedeyim. Kim bu İlkay? 

Kendini bildi bileli kitaplara tutkun, 

Küçüklüğünde kah peri olduğunun açıklanmasını beklemiş, 

Kah Hogwarts kabul mektubunun yolunu gözlemiş, 

Şimdilerdeyse Hogwarts mektubunun talihsiz bir olaya kurban gittiğini düşünen, 

Garfield'ı idol bellemiş, uykucu,

Böyle acayip, kendi halinde bir kız. 

Bir de bütün bu faso fisonun yanında kitap, dizi, film ve daha nicelerinin yorumunu bu blogda bulabilir ve benimle dilediğinizce gevezelik yapabilirsiniz ^-^


Bu satırları eski bloğumda kendimi tanıtmak için yazmıştım. Tam benlik bir açıklama gerçekten. Ayrıca elimde kalmış olan en eski blog yazım da bu. Nostaljik ve keyifli hissettiriyor.

Kendimi kendime bile olsa tanımlamak benim için hep en zor sorulardan biri olmuştur: Ben kimim? Senin için kendini düşündüğünde bu sorunun net bir yanıtı var mı sevgili okur, yoksa sen de benim gibi bocalıyor musun?

''Kim bu İlkay,'' demişim mesela. Ne güzel bir başlangıç. Ben İlkay. Ben bu ismim. Bu ismin sıfatları ne olabilir... bunları oyuncu bir dille sıralamışım. Bence aslında burada ne söylediğim bile değil, nasıl söylediğim ''kim olduğumu'' anlatıyor.

Sıraladığımız tüm sıfatlar zaman içinde değişebilir, değişecektir ve belki de değişmelidir. Bazıları ben bilmem kimin nesiyim diyebilir, bazıları şu şu okulları okudum şu şu işleri yaptım şu şu becerilere sahibim diye cv döşeyebilir. Bazısı şunları şunları severim, bunları bunları sevmem diyebilir. 

Ben bugünümde kendimi nasıl tanıtırım acaba?.. Bir de tabi şu var değil mi, herkese aynı şekilde tanıtmayız kendimizi. Bu hem ''ne münasebet'' meselesidir, hem de uygun yerde uygun davranışı gösterme meselesi. Ama yine de her seferinde tüm farklı tanımlamalar ve sıfatlar tek bir sözcük ile başlar: İsim.

İsmimi hep çok sevmişimdir. Küçükken şaşırırdım, annemgil bu ismi nasıl buldu yaaa diye. :) Halam aslında ortak isim diye (yani erkekler de bu ismi kullanıyor diye) adımın İlkay olmasını istememiş. Annem de bunun üstüne bu ismi daha çok sevmiş ahhahahaAHAHAHHAJDHJKASH :) Ayyyy gelin görümce olayından güzel bir sonuç çıkmış o ayrı (ismime bayılıyorum). Bu hikayedeki asıl komik taraf olayın kaosumsu tarafı değil. Halamın benim ismim için önerdiği isimlerin de ortak isim olması ahhahahahah: Yağmur, Toprak falan. Fena isimler değiller ama neden halacığım nedennnn? Bari bir TAM kız ismi öner ahahahhah (o da ne demekse).

Annemin aklında başka bir isim varmış öte yandan. ''Tam'' bir kız ismi. :) Yani sadece kızlara verilen bir isim. Bu olayı büyütmek o kadar saçma ki. Mesela koskoca Ece Ayhan'ın isminin anlamı ''kraliçe'' ama bu isim onda olunca sırıtmıyor. Bence isimlerin anlamından ziyade bir çeşit aurası var. Aynı isim farklı kişilerde bile aynı durmuyor. Neyse benim ismim başka bir şey olacakmış ama babamgilin bir akrabasının adı o olunca... annem de gençken duyduğu İlkay ismini (ki ben doğduğumda da gençti) bana vermeye karar vermiş (bu hikayede babamın fikri neydi bilmem, sanırım yoktu).

Evet, ismimi çok sevdiğimden kendime verdiğim tüm sıfatların merkezinde bu var: İsmim. 

Ben İlkay.

Ben soyismimi de pek severim bu arada. Hatta soyismim de ismim olabilirmiş (ki böylece iki tane ortak ismim olurdu ahahhahah). Şu da komik, bir yere gittiğimde insanlar kadın mı erkek mi olduğumu bilemediğinden başkasına bilmem ne hanım\ bey diyorlarsa, beni ismim ve soyimimle çağırabiliyorlar. :)

Eeee ama başka nasıl tanımlarım ki kendimi... Ben, İlkay'ım. Evet İlkay'ım ama İlkay kim?

Önceden bunu başkasına sorup yanıt almayı seviyordum. Yani bu şekilde dan diye değil tabii ama başka başka sorularla lafı dolandırarak insanların gözündeki İlkay'dan asıl İlkay'ı çıkarmaya çalıştığım çeşitli zamanlarda çeşitli dönemlerim oldu. Sana da bu soruyu sormalı mıyım acaba sevgili okur? Hayır. Çünkü muhtemelen ben o değilim.

Biri bizi güzel bir şekilde tanımlasa da, kötü bir şekilde tanımlasa da; biz aslında o değiliz. Belki bir yüzümüz odur ama o biz değilizdir. O tanımlarda bile yüzde yüz bize ait olan tek bir şey vardır: İsim. Bence bir insanın ismiyle uyumlu olması bu bakımdan önemli. Tamam belki biraz şans işi ama ben bu konuda şanslıymışım bence. Çünkü ismimi seviyorum.

Sadece şunu merak ediyorum (ah bu tuhaf sorularım :), sence ben hangi renk gibi bir enerji yayıyorum? 

Çok çok öncesinde blogda bir etkinlik mi vardı, etkinlik içinde soru mu vardı bilmem... Çevremiz bizi hangi renk gibi görüyor neden diye sorgulamıştık (bloğun o zamanlarını bazen özlüyorum :). Ben iki yakın arkadaşıma sormuştum, ne demişlerdi anımsamasam da ikisinin de farklı renk söylediği aklımda. Ama güzel renklerdi bereket versin ki, böyle yeşil gibi mor gibi. :P (ki bence şu anki bana benzemiyor bu renkler, bu da ne demekse... Ben şu anda pudra pembesi, bebek mavisine benziyorum bence. Neden bilmem ahahahahh. Galiba ben aslında yoğum diye, aaaa :)

Ben kendimi böyle tuhaf şekillerde tanımlamayı seviyorum sanırım. Bundan olacak blog yazılarımda bile bir yazı yazdığımda onun başka cephelerini gösterememişsem ardından seriye bağlayıp bir sürü yazı yazıyorum. Neden bir şeyi, özellikle kendimi, açıklamam ve hatta doğru veya kafamdaki gibi açıklamam bu kadar önemli? Neden yanlış anlaşılmaktan veya anlaşılmamaktan bu kadar korkuyorum? Belki de kendimi anlayamamaktan çekiniyorumdur. Çünkü bu sorunun yanıtını hala bilmiyorum: Ben kimim?

Sanırım hep kim olduğumu değil ama ''kim olabileceğimi'' sorguladım. Bu nedenle de kim olduğuma dair tüm yanıtlarım bana ucuz göründü. Neden bilmiyorum ve bu aslında kendime haksızlık biliyorum. Öte yandan... bu hala böyle. Doğru olmadığını, hatta saçma ve gereksiz olduğunu bildiğim halde. Sanki ileride bir İlkay var ve tüm hayatım o olmam üzerine kuruluymuş gibi bir his. Sanki ancak o kız olursam mutluluk kapıları bana açılabilirmiş gibi. Sanki ancak o kız olursam sevdiğim ve yüksek gelirli bir işte çalışabilirmişim, sanki ancak o kız olursam biri beni hak ettiğim kadar gerçek ve yoğun şekilde sevebilirmiş gibi bir kandırmaca. Buna kanmadığım halde neden hala inanıyorum... 

Üstelik işin asıl tuhaf yanı zaten o kız olmam. O kız olduğumu kabul edememem. Hep bir detayın eksik kalması ve bu nedenle kim olduğum sorusunun bir anlamının kalmadığını düşünmem. Bunun adı bilmemek değil; bunun adı: Acımasızlık. Sanırım hayatta kendime olduğum kadar kimseye acımasız olmadım ve olamam da. Üstelik artık şefkatli olduğum zamanlarda bile bu değişmemiş gibi görünüyor. Hala kendime karşı çok sivriyim.

Geçmişteki kendime sarılıyorum, 

gelecekteki kendime hayranlık duyuyorum

ve şu andaki kendime bazen alenen, bazen sinsice darbeler indiriyorum.

Çok korkunç biriyim. Hayır değilim. Sadece fazla yargılayıcıyım. Yargılayıcılığımı kabullenirken bile yargılayıcıyım. Mükemmel olmaya çalışmıyorum. Sadece olmaya çalışıyorum. Asla gelmeyecek noktadaki biri. O biri yok. Bunu kabul edemiyorum.

Kabul ettiğini kabul etmek diye bir kullanım uydurdum. Bunu geçen bir yazımı yazarken keşfettim. Çoğu zaman sorunum bu oluyor. Kabul ettiğimi kabul edememek. Sanki hep bir şeyler eksikmiş gibi. Bana kabullenmek bile yetmiyor. O zaman sadece bırak ve dağınık kalsın (ki zaten dağınık bir şey yok). Neden hep düzenli olmak zorundasın? Değilsin, değil mi? Değilim. Düzenli olmak ve hatta bir şey olmak zorunda bile değilim. Çünkü zaten ben bir şeyim: Ben, İlkay'ım.

Peki İlkay kim? Sana okuduğum okulları mı sıralayım? Başarılarımı ve başarısızlıklarımı... Bu mu İlkay'ı tanımlar?

Sana sevdiğim insanları mı sıralayım? Beni seven, sevmeyen veya sevmesini istediğim insanları? Bu, İlkay olur mu?

Sana hobilerimi, fobilerimi mi sıralayım? Onlar ben miyim?

Benim yazan bir kız olmam, yazan kızın İlkay olduğunu mu gösterir? (ay bir dakika çok saçma oldu hahahhahahah, neyse havalı da :P)

İlkay olan bir şey değil sanırım, olmakta olan bir şey. Diğer herkes gibi. Ama ben bir şeyin tam olmamasını eksik kabul ediyor olmalıyım. Oysa yaşam, koca bir eksiklikler toplamıdır. Belki de kabul edemediğim asıl gerçek budur.

Peki sen kimsin?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu resmi seviyorum.
sanırım ben,
söylediğimde değil; gösterdiğimde tanımladığımı hissediyorum.
ve söylemezsem içimde kalır: ''oturmuşum kendimle pozu'' :)


Bir filmde görmediğimiz sahneler.

(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)

Sana da bazen oluyor mu, kitap okurken bazı kısımları film sahnesi gibi aklımda oynatıyorum. Sanki gerçekten bir filmi izler gibi her detayını işliyorum zihnimde. Kitap okumak ne büyülü, harfleri gördüğün anda bilinçaltındaki imgeler evreni canlanıyor ve zihninde birbiri ardına sahneler beliriyor. Hem de harfleri tanımladığın kısacık saliselerin arasında tüm bunlar anlık olarak bir anda gerçekleşiyor. Bence, okumak insanlığın keşfettiği en büyülü becerilerden birisi!

Öte yandan dediğim gibi özellikle bazı sahneler -pek tabii zihnimizde yarattığımız- oyuncuların sesiyle, mimikleriyle, hatta kokularıyla canlanıyor. Sanki o sahneyi daha evvel bir filmde görmüşüz gibi tam da o anda zihnimizde canlandırıyoruz. Böyle kısımlara denk geldiğimde okuduğum kitabın bir filminin veya dizisinin olmasını çok istiyorum. Olsa kesin ellerine yüzlerine bulaştırırlar ama, diyorum, yine de keşke bu sahneler zihnimdeki filmden çıkıp diğerlerinin de görebileceği şekilde gerçekten bir yapımda hayat bulsa...

Bazen bazı kitapları yutarcasına okuyorum. Bu kitapları çok sevmem veya az sevmem hızlı okuma ya da okumama halime etki etmiyor. Eğer okumaya acıkmışsam, hızlıca okurum. Ancak böyle yapınca, her ne kadar okuduğum kitabı anlamlandırsam da, onun sahneleri arasında yeterince dolanamadığımı düşünüyorum. Bu düşünceye kitabı okuduktan bitirdikten, hatta belki üstüne uzunca bir yazı yazdıktan sonra erişiyorum. Ben bu kitabı evet anladım... ama zaten sorun anlayıp anlamamam değil ki, sorun, kitabın düş ve düşün dünyasını yeterince solumamış olmam. Ben hala o kitabın bir yabancısı oluyorum. Dünyasını yeterince gezmemiş oluyorum. Sanki gezilecek bir sürü yeri olan bilmediğim ilginç bir ülkeye üç günlüğüne gitmişim de, o üç güne artık ne kadar yeri ve deneyimi sıkıştırabilirsem o kadarını deneyimlemişim gibi bir his.

Bazense bazı kitapları yavaş okuyorum. Yavaş okuma sürecim iki kola ayrılıyor: Ya kitabı elime her alışımda rahat bir yüz sayfayı deviriyorum ancak kitabı elime alma konusunda sıkıntı yaşadığımdan süreç uzuyor, ya da kitabı okuyamıyorum çünkü kimyamız tutmuyor. Hızlı ve yavaş okumaya dair bu okuma deneyimlerim aslında kendiliğinden gelişiyor. Yani, aman şu kitabı hızlıca silip süpüreyim veya yavaş yavaş okuyayım demiyorum. Kendiliğinden ya okuyamadığımdan yavaş okuyorum, ya da okuyabildiğimden hızlı. Bir de seçimle gerçekleşen durumlar var tabii. Okuduğum kitapla edebiyatın veya fikirlerin ötesinde bir bağ geliştirdiğimi hissettiğimde, ki çok ilginçtir bu bağ çoğu zaman kitaba başlamadan evvel bile bana kendini hissettirir, o kitabın evrenini daha rahat gezmek, tadını çıkarmak ve göreceğim imgeleri, zihnimde çekeceğim sahneleri 3-5 güne sıkıştırmamak için kitabı gıdım gıdım okurum. Kitap bitmesin istemek bile değil de... o sahneleri yaşamak istemek, o sahnelerde gözlemci olarak bile olsa var olmayı istemek gibi bir şey.

Richard Bach'tan Sonsuza Uzanan Köprü isimli bir kitap okuyorum. Kitap otobiyografik özellikler gösteriyormuş. Kitabın konusunu özetlersem, yazarın ''ruh eşini'' arama öyküsünü anlatıyor. Kitabı daha yarılamadım bile ancak bu kitap sanki onu okumam için zamanın bir noktasında beni beklemiş ve ben o noktaya geldiğimde beni bulmuş gibi hissetmiştim. Bazen hani bir kitabı tam vaktinde okuduğumuzu hissederiz ya... ne daha erken ne daha geç, tam o anda okuduğumuz için kitapla uyuşuruz ya... bu, kitabı sevmenin veya beğenmenin bile ötesinde bir durumdur: Uyum. Kitapla adeta aramızda bir çeşit uyum oluşur. İşte böyle hissettim bu kitap internette öylece karşıma çıktığında. Bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Üstelik hiç uzun uzun araştırmadan karşıma çıkan ilk baskıyı bir sahaftan aldım. Ve ne tesadüftür ki, kitapla aynı yaşta olduğumu, kitabın benim doğduğum yıl birilerinin yaşamında varlığını sürdürdüğünü öğrendim. Bu çok... çok... hoş bir histi.

Yazarın ''ruh eşi'' sanırım eşiymiş. :) Bu nedenle google'dan yazarın eşinin ismine bile bakmadım biliyor musun? Sürpriz olsun istedim. Kendisini yakıştırdığım bir hanım var. Her şeyiyle çok cool bir kadın. İkisinin ruh eşi değil ama Dünya'daki iyi birer takım oldukları o kadar belli ki... Yine de ruh eşini her yerde arayan bu adam, karşısına çıkan her kadın için ''acaba bu kadın ruh eşim olabilir mi'' diye düşünürken, yanında en çok kendisi olabildiği ve üstüne hayranlık duyduğu kadın için bunu bir anlığına bile düşünmedi. Acaba onu kaybetmekten mi korktu diye düşünüyorum... Belki bunu bir erkek okusaydı, yazarı daha iyi anlayabilirdi. Zaten bir erkek bireyin ruh eşini arama öyküsünü okumak -açıkçası- benim için yeterince ilginç bir deneyim. :) Gerçi bunu HIMYM'da Ted karakterinde de görmüştük ancak o da ''ruh eşini'' değil, mükemmel kadını arıyordu. Belki de ''ruh eşi'' bizim olabileceğimiz mükemmel versiyonumuz sanıyoruz ve bu kavramı sanrılarımıza karşı bir çeşit kalkan olarak kullanıyoruzdur. Oysa bu dünya, ruhların ötesindeki bir gerçekliği barındırıyor: Deneyim. Bu dünyada tıpkı kitapların imgeler dünyasındaki gibi bizler de deneyimleri keşfediyoruz. Tıpkı harfleri anlamlandırır gibi, belki de, zamanı anlamlandırıyoruz. Yaşadığımız an'ı anlamlandırıyoruz saliseler içinde. Belki de bu, diye düşünüyorum, ruhumuzun en çok keşfetmek istediği şeydir (en azından benimkisi için öyle olabilir :).

Kitaba dönersem, kitabı çok sevdiğimi anladığınızı düşünüyorum. Onu daha okumadan sevdim. Elime ilk ulaştığında ikinci el olduğu için ayrıca bir heyecan duydum. Okumaya başladığımda biraz gözlerimi devirdim itiraf ediyorum :), öte yandan yazarı anladım ve bu kadar açık sözlü bir anlatıma başvurması ile sanki aramızdaki duvarları kaldırmış gibi hissettim. Özellikle de Leslie karakteriyle olan sahnelerini bir dizide veya filmde izlemek istedim. Her gün veya hafta veya ay, en olmadı yılda bir kere :), birkaç doz izlemek isteyeceğim sahneler olacaklarını düşündüm. Birisiyle varoluş hakkında, dünya hakkında, hayat hakkında, diğerleri hakkında, diğerlerinin arasındaki sen hakkında, sadece kendin hakkında ve nihayetinde tüm bunları konuştuğun kişiyle ikiniz hakkında sohbet etmek, bazense susmak... bazen sadece birlikte dondurma yemek veya sinema kuyruğunda beklemek, üşüyünce birbirine sarılmak ve sıradan bir hayatın sıradan anlarında birlikte ''büyüler'' yapmak... işte, bu benim izlemek istediğim bir şey olurdu.

Kitabın bir filmi yok, muhtemelen olmayacak da. Yine de kitabın anları arasında dolanmak keyifli. Bazen bazı kitapların anlarını somut olarak göstermek için yazılar yazasım geliyor. Böyle kitaplar benim için eşsiz oluyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)


Popüler Yayınlar