Yağmurun Sesi.


Yağmur sesini dinlemeyi severim. Onun kendince soluklanma biçimleri vardır. Bazen sanki çok hızlı koşmuş da hızlı hızlı nefes alıp vermek istermiş gibi havayı yara yara zemine çarpar. Böyle anlarda sesini takip etmek zordur. Harareti dinleyicilerine de bulaşır. Dışarıda olanlar sabırsızca yağmurun dinmesini bekleyerek bir yerlere sığınır, evde olanlar evin sıcaklığının güvenliğinde ama yine de nereden geldiği belli olmayan tedirgin bir hal ile sağanağın yere ulaşan son öpücüğünün sesini duymayı beklerler. Bu bekleyiş kısa sürer; çünkü sağanak anlatacaklarını bir çırpıda haykırır.

Bazen, sanki rutin bir işi yerine getirir gibi akar taneler. Her bir tane, aslında birlikteliklerini tekrarlar: Biz yağmuruz. Taneler tek başına yeryüzüne indiğinde tenimize değen çisentiler bize bazen keyif verir, bazen tedirginlik. Bazen yavaşlatır, bazen hızlandırır. Bazen gülümsetir, bazen yüz ekşitir. Yağmurda yürümek, çisentilerin dürtüklemelerini hissetmek, insana canlılık verir. Yerküre bile canlanır, rahatlar, mayışır. Banyodan yeni çıkmış biri gibi güzelce kokar ve etrafa dinginlik bulaşır. Yağmurdan sonra hava dinlenmiştir.

Bazense hiç acelesi olmadan ama yine de bir amacı varmışçasına yerkürenin topraklarına yerleşirler ardı sıra. O zaman bu ses, tıpkı rahat bir koltuğa veya yumuşak bir yatağa ilk oturma anımızdaki gibi gelir. Gözlerini kapatmışsın da, bu sesin vücudundaki tüm kasılma ve tutulmaları esnetmesine izin verirmişsin gibi. Bu ses, hem çok dingindir hem de kararınca hareketli. Sana hareketin doğasını anlatır usul usul. Bak, der, sadece duy, dinlemek için çabalama, zaten duyacaksın rahat bırak ve böylece duy... Bu sesi dinlemek bana ayrı bir huzur verir. Çünkü doğaldır; tıpkı hareketin doğası gibi, kendiliğinden.

(26.05.25)

 


Zihin Fotoğrafçılığı.

 

Zihin fotoğrafçılığını çok severim. Evet, zihin fotoğrafçılığını. Gözlerimiz pek çok şeyi görür. Retinamız tıpkı bir... Bir... Karanlık oda gibi çalışır. Sonra beynimiz de bu karanlık odadaki fotoğrafları basar. Tıpkı eski fotoğraf makineleri gibi. Beynimiz biraz geleneksel sanırım. Mesela, beynimizle bin tane aynı selfieden çekemeyiz; ama başka binlerce farklı fotoğrafı çekebiliriz. Çoğu zaman bu fotoğrafları bile isteye, planlı olarak çekeriz. Ah, şu manzarama bakayım... Ne de güzel. Bir günbatımı, bir deniz, bir gökyüzü, bir aile, belki bir sevgili, evcil hayvan... Ayna? :) Bazense işler böyle yürümez. Belki yine bazen, bilinçli olarak fotoğraf çekmek için bakarız o manzaraya, ama bu sefer çıkan fotoğraflar arasında, eski bir fotoğraf makinesi olan beynimizin bize sürprizleri yer alabilir.

Eski fotoğraf makinelerini severim. Çocukken pek bir fikrim yoktu açıkçası. Sadece poz verirdim. Neyse ki ailem pek çok fotoğrafımı çekmiş ve neyse ki en ifşalı fotoğraflarımda bile fotojenikmişim. Ah! Sonradan neden bu özelliğim kayboldu ki... Pooofff. Neyse ve neyse ki, başkalarının zihin albümündeki fotoğraflarımızı göremiyoruz. Acaba oralarda gözümüzün kapalı ya da kırmızı çıktığı fotoğraflarımız da var mıdır? Saçımızı düzeltirken çekildiğimiz anlar? Çıkıt çıkıt yapılan anları telefona bakarak anlamak kolay da (kimi zaman?), birine bakarak bunu anlayamazsın ki. Acaba fotoğrafımı hangi anda çekti? Ah, ne stresliymiş!

Ben zihin fotoğrafçılığını çok severim. Kaldı ki, telefonuyla bile gerekli gereksiz her güzel bulduğu şeyin fotoğrafını çeken bir insan olduğum bir dönem yaşadım. Aslında o dönem güzeldi biliyor musun; ne kadar da heyecanlıydım, ne kadar da başka hiçbir şeyi görmezdim. Bir şeyi gözüme kestirdiysem, onu veya ona benzeyen bir şeyin fotoğrafını çekene kadar pes etmez ve galiba biraz da edemezdim. Sanırım bunu yazarken de yapıyorum. Kimi zaman bazı kavram veya nesnelere kafayı taktığım olur. İstediğim pozu yakalayana kadar yazar, yazarım.

Önceden zihnimde kocaman bir sergi vardı. Aslında sanırım bu iyi bir şey değildi. Çünkü bazen kasma olabiliyordu. Sonra sanırım bu sergi, bir fotoğraf albümüne dönüştü. Bu albümü istediğim zaman karıştırabiliyordum. Sanırım bu da o kadar da iyi bir şey değildi. Çünkü çok fazla fotoğraf vardı ve ben hangi fotoğrafa denk geleceğimi bilmiyordum. Sonra, fotoğraflar silinmeye başladı. 

Bazı insanların hafızası zayıftır. Bir arkadaşım vardı; zihin fotoğraflarıyla pek ilgilenmezdi. Benim de buna özenen bir yanım vardı sanırım. Hem, bu kadar çok fotoğrafı ne yapacaktım ki? Dedim ya, zaten kasma da yapıyordu. Öte yandan bu gerekli ve sanırım bir şekilde herkesin bir zihin albümü var. Gün batımlarıyla, gün doğumlarıyla, küçük çocuklar veya kedilerle veya başka hayvanlarla, tanıdığı tanımadığı tanıyamadığı veya tanıyamayacağı insanlarla dolu bir albüm. 

Bu yazıyı yazarken bir yandan da kendi zihin albümümü karıştırmak istedim ve pek çok sayfanın boş olduğunu fark ettim. Bir fotoğrafçı için yeni fotoğraflar hep heyecan vericidir. Ben bir fotoğrafçı değilim ama fotoğraf çekmeyi seven biriyim. Bu yüzden heyecanlandım.

Peki ya sen, zihin fotoğrafçılığını sever misin? Albümündeki en güzel fotoğraf hangisi?

Güzel bir hafta dilerim.

(06.05.24)



Yıldız Postasından Çıkan Sürpriz Mektubum.


Sevgili İlkay,

Beş yıl... Öncelikle umarım hayatta ve sağlıklısındır. Ve umarım bu mail eline geçer ve şu an bu satırları okuyor olursun :) Beş yıl sonrasında yaşadığına göre 26 yaşında olmalısın. Gerçekten uzak gelen bir tarih bana :) Hayatının nasıl olduğunu kestiremiyorum. Ama umuyorum ki dilediğin gibi, kendin olabileceğin bir hayat yaşıyorsundur. Şu anda bu satırları nasıl bir ruh haliyle okuduğunu da bilmiyorum. Hep biraz melankolik oldum biliyorsun :) Muhtemelen sen de öylesin. O yüzden şimdi nasıl hissediyor olursan ol benim için kocamaaannn gülümser misin :)

Dilerim tam da hayal ettiğin gibi kendi kitaplarını yazıp bastırmış ve başarıyı yakalamışsındır. Mesleğimle ilgili tereddütlerim var. Evet şu an 3. sınıf öğrencisiyim. İstemeden okumadım değil, sen de biliyorsun. Ama kendimi bu meslekte hayal edemiyorum. Etsem bile uzak geliyor, yabancı işte. Rol yapıyor gibi. Küçükken kafamda oluşturduğum o hayali hayatlardan biri gibi. Bana ait değil gibi işte anlıyorsun değil mi? Ama şu an öğretmenlik yapıyorsan da umarım mutlusundur.

Bu zamana kadar yanında olan tek kişi kendindin. O yüzden kimseye bir şey borçlu değilsin. Kendin dışında. Kendine istediği hayatı vermek zorundasın. Çünkü tek bir hayatın var. Başka yok İlkay.

Sen benden daha tecrübelisin. Ama yine de ben günlüklerimi okurken geçmişimden pek çok tavsiye almıştım. Belki yazdıklarım senin için de bir şeyler ifade eder. Tam da bu yüzden yazıyorum bu satırları. Belki kendini yalnız hissediyorsundur. Hep öyle hissettim az veya çok, biliyorsun. Ama hissetme. Çünkü ben yanındayım. Kendine tutunduğunda daha güçlü olduğunu sana yazdığım tüm maillerde söyledim. Farklı yaşlarına :) Çünkü bunu sana birinin hatırlatması gerekiyor. Umarım 26 yaşında artık bunu içselleştirmişsindir. Ne kadar güçlü olduğunu.

Sana güveniyorum. Umarım sen de kendine güveniyorsundur.

Seni seviyorum. Umarım sen de kendini seviyorsundur.

Seni anlayamıyorum. Çünkü seni tanımıyorum. Ama sen beni anlıyorsun, biliyorum. Beni çok iyi tanıdığın için :)

Yüksek lisans yaptın mı bunu da merak ediyorum. Çocuk edebiyatından yüksek lisans yapmak istiyorum. Umarım bunu benim için gerçekleştirmişsindir. Kitaplarını da raflarda izlemişsindir. Kitabına dair yorumları kocaman gülümsemeyle okumuşsundur. Umarım tüm bunları yaşamışsındır. Umarım dilediğin gibi bir hayatın içindesindir İlkay. Bunu birçok kez yazdım ama bunu yaşıyor olduğunu tüm kalbimle temenni ediyorum. Mutlu olmanı tüm kalbimle, tüm ruhumla istiyorum. Lütfen sen de istiyor ol. Lütfen sen de iste.

Bir de... Onu buldun mu? Her İlkay'a sordum bunu :) Çünkü merak ediyorum. Senin onu bulma ihtimalin hepimizden daha fazla. Umarım bulmuşsundur. Ve umarım beklediğine değmiştir. Umarım onun gözlerinin içinde sadece kendini görebileceğin ve senin gözlerinin içinde sadece onun belireceği biridir. Tam da istediğin gibi. Bulamadıysan da sıkma canını. Ben varım :) Bunu hep söylüyorum ama bunu asla unutma. Kimseye bağımlı olma. Kendini yalnız ve çaresiz hissetme. Çünkü ben varım. Kendine tutun İlkay. Kendine tutunursan asla devrilmezsin çünkü.

Seni çok seviyorum ve sana çok inanıyorum.

Umutla.

Sabırla.

Merakla :)

Ve çokça sevgiyle <3

(27.03.21)

 


Sevgili 14 Yaşındaki Halim.


Öncelikle seni çok sevdiğimi bilmeni istiyorum. Hep yanında olduğumu, bana her zaman, evet istediğin her zaman sarılabileceğini bilmeni istiyorum. Sormadan. Seninle birlikte çilekli pasta yemek istiyorum. Evet, çilekli. Bolca çilek olsun; içinde, üstünde. Hayır, kahve de içmeyelim. Kahveye olan bağlılığını ben başlatmak istemiyorum. Biliyorum, yine ben başlattım ama... Bilmek ile bildiğini bilmemek farklıdır. Sen tatlım, tatlım tatlım, sen evet sen benim tatlımsın ve benim bildiğim her şeyi sen de biliyorsun. Sadece bildiğini bilmiyorsun. Bunları da ben senin için öğreniyorum. Evet, bazen keşfediyorum, bazen öğreniyorum. Keşfetmek güzel, öğrenmekse zor geliyor. Ama korkmuyorum, çünkü içimde sen varsın. Tıpkı senin içinde benim olmam gibi.

Sevgili 14 yaşındaki halim. Senden sonra bir sürü şey öğrendim. Ama uzun bir süre senden daha bilgili olamadım. Aynı noktada durmayı seçtim. Durmayı ve sonra aynı noktada hareket etmeyi akıl edebildim. Bazen aynı noktada hareket edebilmemiz gerekiyor biliyorsun, veya bildiğini bilmiyorsun, başka noktalara da hareket edebilmek için. Aslında bunu görebilmek için. Sevindiğim gün çok oldu biliyor musun? Hahhahah, nasıl da şaşırdın; evet sevindiğim dedim, tatlım tatlım. Sevindiğim. Buna izin verdiğinde, sevinmek çok kolaydır. Bu sana tanıdık geldi mi? Gülümsemek, dünyanın en kolay işidir; o halde gülümsemelisin, hele de Tanrı sana böyle güzel bir gülümseme hediye etmişken. Hayır, ah lütfen bana soğuk davranma ama hayır. Sana gelecekten ''tüyo'' veremem. Kalbini çarptıran ve titreten tüm o günleri senden alamam. Çok saçma davranacaksın; ama ne olmuş tatlım tatlım, ne olmuş? Ergen olmak için kendine izin ver. Vereceğim tek tüyo bu olabilir.

Acaba pastadan önce yemek mi yeseydik? Lezzetli bir şeyler. Ne istersen. Bak bu sefer sağlıklı - sağlıksız ayrımını bile yapmayacağım. Birlikte yiyelim. Yemekler lezzetli değil mi? Sanki bunlar da bir hediye gibi. İnsanı mutlu eden yemekler, tadını alarak ve severek yememiz -ve tabii tabağımızı mutlaka bitirmemiz- gereken o yemekler. Aç bakalım ağzını. Uçak geliyo geliyo... Tatlım tatlım? Merak etme, hayatın hareketlenecek. Hep böyle olmadı değil mi, hep aynı hissetmedin? Çok yakında göreceksin, daha iyi hissedebileceğini. Sonra belki yine biraz düşeceksin ama mutlaka kalkacaksın. Tıpkı küçükken olduğu gibi. Hatırlıyor musun o tümseği? Hep aynı yerde düşer, sonra da kalkardın. Bacağın yaralanırdı sanki, sen daha iyi hatırlarsın. Ama yine de, gün geldi, artık düşmeden geçtin o yolu. Düşersen de sorun değil, biliyorsun. Neden korkuyorsun? Ah tabii. Yanında olduğumu bilmiyorsun, o yüzden. Ama bak işte sana söyledim. Ben hep yanındayım ve istersen alışverişe bile gidebiliriz. Kitaplar hakkında da konuşuruz. Sinema? Buna ne dersin? Ne istersin tatlım tatlım... Ne, ben mi? Ah... Bu zor bir soruymuş değil mi? 

Senin yanına gelemeyeceğim için üzgünüm. Bu adil değil biliyorum. Sen kalbimdesin ama ben senin zihninde henüz yokum. Seni hayal kırıklığına uğrattığım her an için çok üzgünüm. Ne?.. Önemli değil mi? Nasıl! Ne? Çilekli mi pasta mı? Ne... Kendime iyi mi bakayım mı? Bana sarılıyor musun? Tatlın mıyım gerçekten? Ne, benim mi.... tamam kalbimi okşama, gıdıklanıyorum inandım.

Teşekkür ederim sevgili 14 yaşındaki halim. Kan pompalayan devasa Tardis'ime misafir olduğun için. Çok öptüm, sarıldım.

(07.05.24)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Sevgili 7 Yaşındaki Halim.


Hayatta bana en çok cesaret veren kişilerden biri o: Yedi yaşındaki halim. Çünkü onu düşündüğümde kalbimde kiraz çiçekleri açıyor. Onun bana gerçekten en iyi gelebilecek kişilerden biri olduğunu biliyorum ve ona bundan sonra gerçekten iyi gelebilecek kişi olduğumu da. Kendimize karşı haksızlık ettiğimiz durumlarda daha objektif, saygı ve sevgi dolu olabilmek için çocukluğumuzdan bir yaş seçip kendimizi onun annesi (veya babası) gibi düşünmemizin duygu ve düşünce dünyamızda daha adaletli bir bakış açısı oluşturabileceği fikrini bir youtube videosunda görmüştüm (o videoyu şu an hatırlamıyorum ancak önemli de değil, ben yazımda kendi düşüncelerimden bahsedeceğim - video sadece kendi düşüncelerimi anlatmam için tetikleyici olmuş).

Aslında bunu direkt anne rolüne bürünerek uygulamasam da daha öncesinde ara ara uyguluyordum. Kendimi üzdüğümde veya bir şeyin beni üzmesine izin verdiğimde yedi yaşındaki halimden özür diliyordum. Bir şey için heyecanlandığımda ve sevindiğimde başlarda ona koşmuyordum, yalan söyleyemem. Oysa düşününce, bence o da isterdi, onunla heyecanlarımı paylaşmamı. Hem, o da bence heyecanlarını benimle paylaşmak isterdi. Eğer bir araya gelseydik, onu ben de en az onun kadar heyecanlı bir şekilde dinlerdim. Sanırım söz konusu çocuklar olduğunda çok daha iyi bir dinleyiciyim. Kendi heyecanlarım konusunda ise belki de zamanla ketum oldum. Özellikle de en derinlerime karşı.

Düşününce, en azından benim için, geçmişteki İlkay'a anlayışla ve sevgiyle yaklaşmak çok daha kolay. Bu hep böyle oldu. Kendime yönelik geçmişteki yargılamalarımla karşılaştığımda ya üzüldüm, ya da şaşırdım. Aslında bu durum, şu anki abartılmış yargılamalarımın da gelecekteki benliğim üzerinde pek bir anlamının olmayacağı sonucuna götürebilir beni. Yine de şimdinin rüyasından uyanmak benim için zor. Bazen uyku sersemi oluyorum, bazı şeylerin gözümde büyütülmüş durumlar olduğunu biliyorum; yine de başkalarına -geçmişteki kendim de dahil- yönelik olan şefkatim ve anlayışımın yerinde söz konusu ''kendim'' olduğunda yeller esiyor.

Bu muhtemelen insanın kendisini tanımlayış biçimiyle de ilgili. İster herhangi bir dış kaynaklı olay söz konusu olsun, ister başkalarından kaynaklı durumlar; yine de merkezde algılayan kişi kendimiz dediğimiz kişi oluyor. Geçmişe dönük objektif bakış açısına sahip olmak da zor bir durum kabul ediyorum. Bunun, kendimize daha şefkatli bir yerden bakmakta yararlı olabileceğini ve zamanla kararlarımızı kendimizi -duygu ve düşüncelerimizi- önceleyerek almamızda yararlı olacağını da düşünüyorum. Ancak belki de burada devreye zaman algısı giriyor benim için. Çünkü yedi yaşındaki İlkay, artık ben değilim (veya başka herhangi bir yıldaki).

Bu noktada, geçmişten tavsiye almak güzel bir çözüm yolu olabilir belki de. Mesela, sözümona yedi yaşındaki İlkay'ın yanına gitsem ve sorun ettiğim durumları ona anlatsam, o bana nasıl bir cevap verirdi bir düşüneyim. Hani hep biz yetişkin aklımızla çocuk halimizi avutuyoruz ya, bir kere de tersini düşünsek, bu sefer nasıl olurdu? Ben hep böyle yaparım biliyor musun? Tabii bunda da kırıcı bir yan var ama yine de şu anımda göremediğim bir şeyi geçmişte görebildiğimi ve hatta kendime yol gösterebildiğimi görüyorum. 

Tabii lafı dağıtmayalım, yedi yaşımdaki halim bana ne derdi? Muhtemelen, amma da abarttığımı. Hatta o, şu an benim onun sorunu olduğunu düşündüğüm durumları bile benim kadar kafaya takmadığını bile söyleyebilirdi belki ve belki kafaya takardı, evet takardı ama ben karşısına geçip ona abartılmış bir duygusallıkla salya sümük sarıldığımda o muhtemelen bana şaşkın şaşkın bakardı ve bu ikimizi de güldürürdü. 

O zaman neden, diye sormaz mıydı bana bu küçük İlkay, illa bunca yol mu gelmen gerekiyordu akıllım, neden kendini orada da güldürmedin?

(16.03.24)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Burada yedi yaşından daha küçüğüm aslında
ama olsun şimdilik. :)


Eski Mutluluk Yazıları #3

 

(22.04.22) 

Mutluluk açık bir yürek gibi bir şeymiş. Yüreğinin kapılarını açmak ve sadece olduğun gibi olmak gibi bir şey. Sonra üşüyüp kapıları pencereleri kapatsan bile, içerideki is kokusunun yerini güzel bahar havasının aldığını fark etmek gibi bir şey.

Bir karakter var; uzun zaman önce bir kere, çok da uzun zaman önce olmayan bir zamanda ikinci kere okuduğum bir serideki fantastik bir dünyanın fantastik olmayı reddeden ana karakteri. Alina Starkov. Grisha serisinden. Alina özel güçleri olan bir karakter. Dört elementin de ötesine geçip ışığa hükmedebiliyor. Ama koca seri boyunca Grisha olmayı gerçekten hiçbir zaman istemedi. Yer yer gücünü kullandı, yer yer kaçtı. Kaçtı çünkü kendisi olması için bir şeylerden vazgeçmesi gerektiğini düşünüyordu. Oysa kendimiz olduğumuzda vazgeçmemiz gerekenler aslında sahiden bize mi aitlerdir? Peki bize ait derken aslında kastettiğimiz nedir?

Sence de yaşamda fazlasıyla eğlenceli olan çok fazla şey yok mu? Neden sadece var olanı hafifçe okşamak, onunla birkaç tur dans etmek; bazen ona hafifçe gülümsemek, bazense kocaman sarılmak yerine o şeye, ''benim'' demek isteriz? Mutlu olmak için illa bir şeye sahip mi olmamız gerekir? Evet bir şeylere sahip olmayı da isteyebiliriz. Bu şey mutlu da edebilir bizi. Açığa çıkan bu duygu, hayattaki en doğal şeylerin başında gelenlerden bir gerçek de olabilir. Ama neden soyut şeyleri bile somutlaştırma çabasına girişiriz? Peki neden bir şeyler kötü gidiyor diye veya birileri kötü diye; iyi olan şeylere hakkını vermeyiz? Peki her şey net midir, keskin sınırları mı vardır? Sınır derken kastedilen nedir? O sınırları koyan kimdir?

''...tahminimce her şey var ve yokların içinde saklı,'' diyor Alper Canıgüz'ün bir karakteri. Oğullar ve Rencide Ruhlar'ı okuyalı uzun zaman oldu. Bir yazarla adaş olan kitabın büyümüş de küçülmüş ana karakteri Alper'i, bir de bu alıntıyı hiç unutmadım. Bana yaşamayı çağrıştırıyor. Yaşamı değil hayır; çünkü bence her şey dediği şey yaşamın kendisi, yokluktan açığa çıkıp varlık bulan da yaşama eylemi, yani ilerleyiş. Belki de benim söylediklerim yazarın anlatmak istediğinin yakınına bile yaklaşmıyordur. :) Ama sorun değil; ben yalnızca okuduklarımdan anladıklarımı bilebilir ve dillendirebilirim; ve bence de her şey var ve onu yokların içinden çıkarmamızı bekliyor.

Bu arada... Grisha serisini ilk okuduğumda Alina'dan nefret etmiştim :) İkinci okuyuşumda ona haksızlık ettiğimi düşünmüştüm. Sanırım şimdi onu seviyorum.


Gölge ve Kemik, Leigh Bardugo (Grisha Serisi #1).


Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?


Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?

(28.03.26)


De ki işte, Oruç Aruoba.


Kuşlar ve Gıdıklayan Gerçekler Üzerine.


Kuşları çok seviyorum. Sanki, varlıklarıyla bile dünyayı güzelleştirmeye katkı sağlıyorlarmış gibi. Kuş deyince de, hangi kuş, sorusu akla geliyor tabii. Güvercin, keklik, baykuş... belki pelikan? Hatta karga! Ne?.. Karga gördüğümde eğer aramızda cam varsa çok heyecanlanıyorum ve içim pır pır oluyor. Aramızda cam yoksa da çok heyecanlanıyorum ama bu sefer içimdeki uçuş hızlanıyor. Sanki kalbimin kanat çırpması gibi. Pır pır... Por por? Par par? :)

Evet! Doğru tanımlamayı buldum. Kuşlar, kalbime kanat çırptırıyorlar. Her kuş farklı şekilde uçmayı öğretiyor sanki. Bazen, sanki, bir hedefe atılır gibi kendinden emin, bazen kandırdım der gibi aniden alçalıp yükselen bir süzülüşle... Hatta bazen kah yerde sekip kah birkaç karış yükselerek. Ama hep aynı: İstediği gibi. Bazı kuşlar bazı uçuş şekillerini daha çok seviyorlar. Belki de bu şekilde uçtuklarında daha fiyakalı göründüklerini düşünüyorlardır. Sonuçta fiyakalı görünmek güzeldir, cesaret verir. Peki yeteneğimizi gösterdiğimiz anlar, en fiyakalı halimiz midir? Yoksa en fiyakalı halimizi mi yeteneğimiz yaparız? Kuşlar buna yanıt veremiyorlar ne yazık ki. Hem, onların böyle gereksiz sorular üzerine düşündüklerini sanmıyorum. Düşünmek yerine sadece uçuyor olmalılar.

Vaktiyle anneannemlerin bir muhabbet kuşu vardı. Ben ilkokula gidiyordum. Ona dair hatırladığım üç şey var: 

1) Maviydi ve adı da yaratıcı bir şekilde Boncuk'tu. 

2) Çok zeki ve konuşkandı. Bunu hatırlıyorum, çünkü kelimeleri hızla kapardı ve sanırım bu beni eğlendiriyordu.

3) Güvendiği insanların kafasına, omzuna konmayı severdi. Babamla bir fotoğrafı bile var.

Onu sanırım en çok teyzem severdi. Boncuk'un ölümü trajikti. Belki de onu şu anda bile hatırlıyor oluşumun sebebi budur. Öldüğünde teyzemin çok fazla ağladığını ve hatta evin arkasında ona bir mezar kazdığımızı hatırlıyorum. Ben sadece şaşkındım ama teyzemi anlamış olmalıyım. Ben de küçükken balıklarımdan ayrı düştüğümde benzer bir his deneyimlemiştim. Aynısı değil belki; ama benzer. Bu nedenle, bir hayvanı sahiplenmeye hep çekindim sanırım. İşin içinde başka nedenler de vardı tabii. Aslında bundan çok sonrasında eeeennn büyük hayallerimden birisi Mrs.\ Mr. Aomame ile birlikte yaşamak olmuştu. Niye ''-du\ -tu'' diyorsam, hala böyle bir hayalim var. Bu hayalimin gerçekleşmesine biraz var; ama yine de orada. Bak sana da gösterdim işte, bir yıldız gibi parlıyor. Gördün mü? Sonuçta, yıldızlara bakarken onların ne kadar uzakta olduğu fikri ilk aklımıza gelen şey olmaz. Çoğu zaman? İlk olarak parlaklıklarına bakarız. Nasıl da gecenin içinde asılı durduklarına. Hayaller de böyle. Nasıl da asılı duruyorlar, değil mi?

Acaba kuşlar isteseler gökyüzünde asılı durabilir miydi? Ah! Bu ne çocukça bir soru! Neden ''saçma'' diye düşündüğümüz fikirler için bazı durumlarda (kimi zaman çoğu durumda) ''çocukça'' deriz ki? Bence çocuklar en mantıklı düşünen insanlardır. Mesela bak geçen gün herkes hurraaa diye otobüse koştururken arkamdan ince bir ses yükselmiş ve yanındaki muhtemelen abisine ''neden insanlar sıraya girmezler ki'' demişti. O an bu ince sesin somurtuşuma çarptığı andı ve bu çarpış beni gıdıkladı. Sonra da gülümsedim.

Kuşlar da beni gıdıklıyorlar. Aman canım, dudaklarımı gıdıklıyorlar işte. Ama hepsi değil... Özellikle de bir kafesin içinde sıkış tepiş satılmayı bekleyen kuşları görünce içimi öfkeyle karışık bir hüzün kaplıyor. Çünkü kimse bunu hak etmez! Hiç kimse ve hiçbir şey. Zaten kafesler onlar için çok hüzünlü yerler olmalı. Bir de öyle sıkış tepiş olduklarında, sanki neden orada kısılıp kaldıklarını anlamak ister gibi bir o yana bir bu yana hopluyorlar. Tabii yeterli alanları varsa! En değerli varlıkları öylece bekliyor sırtlarında... Kullanılmadan. Keşke hepsini özgür bırakabilsem diye düşünüyorum ne zaman bindiğim otobüs o kuş dükkanının önünden geçse.

(23.01.24)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir?


Kediler gibi sevilmek nasıl bir histir bunu düşünüyorum.

Hayır.

Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir, bunun üzerine düşünüyorum.

Öncesinde şu yazımda ''kediler gibi sevmek'' kavramı ve aslında hali üzerinde yoğunlaşmıştım. Nedir bu kediler gibi sevmek... Kulağa şirin gelen bu ifadenin aslı nedir? Nedir nedir?

Her kedinin sevme biçimi farklıdır. Tekiri ayrı sever, sarmanı ayrı. Karası ayrı, beyazı ayrı, calicosu ayrı... Scottish'i başka biçimde, sfenksler bambaşka olmalı...

Kediler nasıl sever?

Kediler, kendilerine özgü ve kendi karakterlerinin doğasına uygun severler. Bu cepte. Kediler... seni severler, sana özel severler; bu da cepte.

Kediler gibi sevmek, köpekler gibi sevmekten farklıdır. Kediler özgün imzalarıyla severler. Lovebombing gibi sevmezler hayır. Bir anda şap diye sevmezler hayır. Kendilerini harap ederek de sevmezler hayır. Onlar kendilerini önceliklendirerek severler evet ama seni sevdikleri anda yanından ayrılmazlar. Sen iyi hisset diye sana parlak hediyeler ve zamanlarından verirler. Onlar kesinlikle cömerttirler. Sana ısındıklarında onlardan sıcakkanlısı olamaz. Seni ve aslında sana olan sevgilerini sahiplenirler. Köpekler gibi değildir onların sevgilerinin yoğunluğu, daha çerçevelidir ve bu nedenle ölçülü gibi görünür. Senin ne kadar sevildiğini anlaman için bu sevgiye gerçekten kıymet vermen ve bunu kedine göstermen gerekir. 

Kediler seni bazen tınlamıyor gibi görünebilirler ama seninle vakit geçirmeyi severler. Hatta onlara özel zaman ayırmazsan güvenleri bile zedelenebilir. Onlar meraklı hayvanlardır, ele avuca sığamazlar. Bundan olacak onların dünyaya olan sevgilerini anlayamayanlar onlara ''nankör'' bile demişlerdir. Onlar ne bilirler ki? Kediler yoğun sever, seni seçerlerse sevgilerine imzalarını bile atarlar. Kediler seni seçerek severler. Sana güvenerek, sana yanaşarak ve belki sığınarak, sokularak... Seni seçimle severler. Bu bakımdan onların sevgisi köpeklerinkinden farklıdır.

Peki... kediler gibi seven biri tarafından sevilen biri ne düşünür, ne hisseder? İşte iş bu noktaya gelince tıkanıyorum. Bunu bir kediye sorsaydık acaba bize ne derdi?

''Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sevenlerin sevgisini nasıl görüyorsunuz?''

miyaaaoovvvvv.

''Ah olmadı tabii... Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sizin gibi seven birisiyle karşılaşsanız... bu sevgi hakkında ne düşünürsünüz?''

mıırr meoooovvvv.

''Evet haklısınız.''

Sanırım kediler sadece sevmek ve sevilmekle ilgileniyorlar. Ötesini berisini karıştırmıyorlar. Onlar bu dünyaya gönderilmiş bilgeler.

(06.03.26)

 

Bir Kediyi Terk Etmek - Babam Hakkında, Haruki Murakami.


Işık.


Işığın hareketlerini izlemeyi seviyorum. Bana kendimi canlı hissettiriyor. Yaprakların arasından süzülen ışıklar, binaların arasından yansıyan ışıklar, duvarda şekiller oluşturan ışıklar... Küçükken bir keresinde gözümü Güneş'e dikmiş ve tam şeklini bulmaya çalışmıştım. Resim defterimdeki Güneş, kollarını açmış yeryüzüne kucak kucak kucak yaparken; gökyüzünde gördüğüm Güneş, kendi içine dertop olmuş ve fazla aksiydi. Nitekim sonrasında gözlerimde siyah siyah noktalar belirmişti de korkmuştum. Hayır yani anneme söylesem bu sefer azar da işitecektim. Neyse ki uzun sürmemişti ve bana ders olmuştu. Ben de bir daha Güneş'i yakından incelemedim.

Küçükken pek çok şeyi yakından incelerdim. Yeryüzünü, gökyüzünü. Sana anlattığım cırcır böceği hikayesi de buradan geliyor. Hep bir şeyleri merak ederdim. Hep bir şeyler hakkında konuşmak isterdim. Bir şeyleri keşfetmek isterdim. Gerçi bu hala değişmedi. Neyse ve çok şükür ki dünyaya hala bir kaşifin gözlerinden bakabildiğimi hissediyorum. Bazen ben de bunalıyorum, sıkılıyorum, kızıyorum, üzülüyorum ve bunlardan bile en en en en en fenası, umutsuzluğa kapıldığımı düşünüyorum. Ama öyle değil; dünyaya bir kaşifin gözleriyle bakabildiğim sürece değil, biliyorum.

Bazen gökyüzüne baktığımda, geceleri veya gündüzleri hiç fark etmez - yeter ki sakinlik ve sessizlik olsun, sanki bakışlarım ve hayranlığım gökyüzüne yükseliyormuş da, sonra bana geri çarpıyormuş ve ben böylece, hissettiğim şeyi çarpı iki kat fazla hissediyormuşum gibi hissediyorum. Yani, hayranlığı! Bu yaz bir gece yine gökyüzünü izleyip takım yıldızlarını bulmaya çalışıyordum. Aslında benim yaptığım -daha ziyade- yıldızlardan resim çizmekti. Evet evet, resim çizmek! Parmağım bir yıldızdan öbürüne zıplardı. Sonra bir an, bundan belki onlarca, belki yüzlerce, belki de binlerce yıl önce veya sonrasında başka bir kızın yıldızları izlemiş olduğu gerçeğini düşündüm. Ne düşünmüştü, ne hissetmişti? Yıldızlar onun kalbine ne söylemişti? Keşke onunla tanışabilseydim diye düşündüm kısa bir anlığına. 

Keşke yıldız postası olsaydı ve biz gecenin bir yarısı resimler çizen yıldız kaşifleri kendi keşiflerimizi birbirimizle paylaşsaydık. Neyi yansıtıyorduk, baktığımız şeyde neyi görüyorduk? İçimizde ne vardı ve dışarıdaki neleri önemseyip içimize çekiyorduk? Bunları merak etmiştim. Sonra geçmişti; çünkü yıldızları izleyen çoğu kişi hemen hemen benzer şeyleri hisseder. Önemli olan sonrasıdır. Yıldızları izledikten sonra, onları artık göremedikten sonra; ne hissetmiş olabilirlerdi, ne düşünmüşlerdi ve ne yapmış, nasıl bir hayat sürmüşlerdi?

Gökyüzünü birileriyle birlikte izlemeyi de çok severim. Tercihen sevdiğim kişilerle. Öyle anlarda sevdiğim birileri yanımdayken ışığın süzülüşünü daha bir derinden hissederim. Işık içime dolar, ışık dışıma dolar; onu görürüm, ışığı. 

Işık kalbimize dolsun ve sonrasında onu yansıttığımız bir yaşama kucak açalım.

(25.12.23)

 



Popüler Yayınlar