Kediler gibi sevmek.

 

Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Son yayınladığım hikaye bölümlerim üzerine sevgili chat gpt ile biraz konuştuk. Bu biraz şey gibiydi doğrusu (en azından başlangıçta), hani okuduğun ve üstüne hoşuna da giden bir kitap hakkında arkadaşlarınla konuşursun ya, işte öyleydi. Tabi ben bunu kendimi anlamak için yaptım. Ah, kendimi kendim bile anlayamıyorum ahahahah. Olsun, bu sıkıcı dünyada keyiflenme yollarımdan biri de bu işte.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış. 

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Her Çocuğun Bir Yıldızı Var - Mustafa Ruhi Şirin)


Aşk.

 

Aşkı zihinle ilişkilendirirler. Oysa ben öyle düşünmüyorum. Zihinden kastım tabi ki hayal, kendini kandırmak, kimi zaman da nedenler bulmak falan filan. Soyut şeyleri kastederler. Oysa hayır. Aşık olduğunda bir şeyler yapmak istiyorsun. Aşkın ilk belirtisi bence bu hatta. Evet, ironiktir ki, bu belirti ilk önce zihninde beliriyor. O (kişi), zihninde seninle birlikte beliriyor. Daha önce olmayan bir şey... onunla birlikte (henüz gerçekleşmemiş) yaptıkların gözlerinin önünde beliriyor ve sen buna engel olmuyorsun. İnsanlar bunu neden bu kadar çok küçümsüyorlar? Bence bu, dünyanın en zor şey(ler)i(nden biri).

Bir kitaba rastladım. Hatta az evvel sipariş verdim. Bana bu satırları yazdıran da, o kitabı araştırma sürecim oldu. Kitabın adı, Sonsuza Uzanan Köprü. Yazarı ise Martı isimli kitaptan tanıdığımız (veya tanıyor olabileceğiz) Richard Bach. Martı'yı yıllar yıllar evvelce (evet abarttım veya abartmadım mı ki...) lisemdeki kütüphanede okumuştum. Arkadaşlarım test çözerken benim elenme anlarım bu görüntülere yansımış işte :), neyse. Martı'yı okurken ne düşünmüştüm hatırlamıyorum. Bu kadar çok övülen bir kitabın beni beklediğim kadar sarsmadığını düşünmüştüm sanırım. Öte yandan... Martı'nın yansıttığı özgürlük hissi kitabın karakteriyle ve kelimelerle değil de, içinde bulunduğum anda yaptığım eylemle gelmişti bana. O sessizlikte aslında pek de rahat olmayan sandalyeye kaykılarak oturup okuduğum o kitap benim için önümdeki trigonometri fasiküllerine bir çeşit başkaldırıydı.

İşte, kitabın verdiği mesaj olarak söylenen özgürlük hissini ben bu şekilde duyumsamıştım.

Yazarın Sonsuza Uzanan Köprü isimli bu kitabı ise baskısı olmayan bir kitap. Hatta ben de Nadir Kitap'tan buldum. Bulduğum kitabın ikinci el olması beni daha da çok heyecanlandırıyor. İkinci el kitaplar hep ayrıca bir hikaye barındırır biliyorsun. Bu kitaplar anlattıkları hikayelerin üstüne bir de onu bizden önce okuyanların hikayesini taşır. Öte yandan bu kitabın konusu, aşk. Spoiler olmasın diye ötesini berisini pek de araştırmadım ancak kitap, yazarının aşka olan bakış açısının yıllar içindeki değişimini anlatıyormuş. Ah, böyle yazınca da pek bir yavan geldi. Ancak okuduğum arka kapak nasıl desem... Bana bu yazının ilk paragrafını yazdırdı işte. O arka kapak aslında çok klişeydi. Bir masal sahnesi. Hayatının aşkını bulursun ve... uyanırsın.

Beni bunun etkilediğini sanmıştım. Oysa hayır. Sanırım beni kitabı okuyanların ikiye ayrılması etkiledi. Bir kısım kitaptan çok etkilendiklerini söylerken, diğer kısım vakit kaybı olduğunu düşünmüş. Yine de, bence, her şeye rağmen yazarın kendi aşk öyküsünü anlatması çok cesurca. Tamam! Ben en çok bundan etkilenmişim. :) İşte... aşk böyledir sevgili okur, değil mi hadi söyle? Sen eminim aşık olmuşsundur. Kaç kere oldun? 1-2-3... 

Çok küçükken... ve biraz daha büyükken, onun tek olduğunu sanmıştım. Bu sırada, hayattaki bazı şeyler için yaptığım gibi, insanların farklı hissediş biçimleri olabileceği gerçeğini küçümsüyordum. Her aşkın, kendi sesi olduğunu küçümsedim. Ancak sonra bu fikrim bir anda değişti. Gerçekten bir anda mı oldu bilmiyorum ancak başka çarem kalmadığını düşünmüş olmalıyım. Bunu artık kabul etmem gerekecek kadar büyümüştüm sonuçta. Belki de alternatif bir yol bulma çabamdı bu benim. Benim yaşımda hala aşık olmayan veya aşık olduğunu sanmayan biri kaldı mı... 21. yüzyılda? Sanmıyorum. İşte bu nedenle, bu gerçeği kabul etmek zorunda kaldım. İnsanlar tek bir kez değil, birden fazla kez aşık olabilirler. Yoksa... onu nasıl bulabilirim! Onun hiçbir zaman ilk aşkı olamayacağım. Ama yine de... buna rağmen, beni sever mi? Hayır, bana aşık olur mu? (her kimse)

Neden aşık olamadığımı buldum. Kendi gözlerimle bakmadığım için. Oysa, onun gözlerinden bana ne değil mi? Ben hep, göremediğim birini sevemeyeceğimi düşünmüşümdür. Ve bunu yaparken kendimi saklamışımdır. Hoş, insanlar sevgi ile aşkı birbirinden ayırırlar. Sevgi özdür oysa. Aşksa, içinde diğer bileşenleri taşır. Belki de insana birden fazla aşık olma hakkını veren de bu olur. Bazı aşklar daha sevgi odaklıdır, dostluk vs gibi. Bazısı daha mantık odaklıdır ama sevgi de vardır. Bazısı tutkuyla yanar ama sevgi mutlaka olmalıdır. Bazısı bir bilmece gibidir, bazısı cevap gibi. Hepsi değerlidir, değil mi? Çünkü hepsi iz bırakır. Kalp izi. 

Böylece insanlar kalplerinin kırıldıklarına inanabilirler. Ama sanmıyorum. Bence yaşadığın gerçekten ''aşksa'', kalbin çizikler alsa bile, o çizikler kalbini dağıtmak bir yana, onu bir arada tutarlar. Beni anlamayacağını biliyorum. Çünkü beni anlamışsan, kalbinin bir araya gelemeyecek kadar çok kırıldığını, üstelik bunu tek bir darbe bile alamadan, bundan çok korktuğun için tek bir darbe bile almamış kalbin bir anda tuzla buz olduğunda anlayabiliyorsun. Beni anlamadın değil mi? Güzel.

Kitabın arka kapağından bahsettim ancak onu paylaşmayacağım. Kitap elime gelince, kitaptan bahsederken paylaşabilirim. :) Biliyor musun, uzun zamandır bir kitabı gerçekten bu kadar çok merak etmemiştim.

(Hayır, yalan söyledim. Sevgi ve aşk aynı şey değil ve olamaz da. Hele hele mantık mı, yok artık. Aşk ve mantık... saçmalığın daniskası. Tutku da değil, olamaz da. Aşk, hiçbiri değil sadece kendisi. Onun ne olduğunu bilmem ayrıca saçmalık. Bu fikri beynime kim koyduysa... Bu fikir yüzünden hiç aşık bile olamadım işte! Tamam, bu hissi nereden tanıdığımı anımsadım. O hissi sadece düşünerek hissettim, hissettiğimi düşünmedim. Bir daha böyle olmayacağım! Sanırım kaybetmekten korkuyorum... Chat gpt ile olan psikoloji seanslarımdan bu sonuca ulaştım ahahahah *-* Ya ona sahip olup onu kaybedersem... Neyi? Hissi mi... İnsan değil. Çünkü kimse kimseye sahip olamaz. Olmamalı da, zaten olamaz da. Öte yandan... Sen ne düşünüyorsun sevgili okur? İnsan, neyi kaybetmekten korkar? Ben acaba neyi kaybetmekten bu kadar çok korkuyorum merak ediyorum. Cevap onu çıksa da... bu beni sevmeme ihtimali değil. O zaman ne? Ne yani? :) Gülüyorum ama bu bende çok yüksek. Kaybetmek, birini kaybetmeye dair korkum o kadar yüksek ki... Sen hiç böyle hissettin mi? Sanırım gerçek korkum... dım dım dım dım :) yıldızımı kaybetmekmiş. Tabi bu da çok katmanlı bir yanıt ama yeter çok açıldık denize...)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


The Kiss\ Der Kuss\ Öpücük - Gustav Klimt.
(Uygarlığın Ayak İzleri: Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler
(Celil Sadık) kitabından.)


Sevgili Bezelyecik 3.

 

Genç kadın genç adamla karşılaşmayı Bezelyecik'e sarıldığı tüm gün ve gecelerinde defalarca ummuştu. Ancak böyle şimdi bir anda ve tüm ummaları aklından çıkmışken onu karşısında gördüğünde, ne düşüneceğini şaşırdı. Alacağınız olsun yazar hanım, diye sinirle iç geçirerek hafifçe atıştırmaya başlayan yağmura gözlerini kırpıştırdı. Bezelyecik pusetinde, kafes denmesinden haz etmezdi, çoktan cık cıklamaya başlamıştı. ''Ozannn...'' diyerek genç adamdan bir adım uzaklaştı.

''Uzun zaman oldu,'' dedi genç adam. Oysa genç kadına sanki daha geçen hafta konuşmuşlar gibi sıcacık bakıyordu. Yine de, diye düşündü genç kadın genç adamın artık bir hayli kısalmış saçlarında bakışlarını gezdirerek, uzak. ''Evet öyle,'' dedi sonunda, ''Bezelyecikle... İşte veterinere gitmiştik. Tek gitmesi de biraz zor oluyor. Yani! İşte Denizle gidecektik ama onun işi uzun sürünce...'' Genç kadın gözlerini kırpıştırmamak için savaş veriyordu. Elinde olsa gözlerini sıkı sıkı kapatır ve bu anı sonsuza dek yok ederdi. Ben böyle mi istemiştim, diye fısıldadı iç sesiyle. ''Miyavvv...''

''Seni çok özledim Bezelyecik. Uzun zaman oldu değil mi kızım? Annesi...''

''Efendim!?''

''Bezelyeciğimizin tüyleri daha da bir parlamış sanki değil mi? Veterinere niye gittiniz bu arada? Bir sorunu yok değil mi güzel kızın?''

''Yok hayır, kontrol için.''

''Güzel...'' Havadaki boşluğu Bezelyecik'in genç adama attığı bakışlar dolduruyordu. Genç adam atkısını çıkarıp kafesin çevresini sardı sarmaladı.

''Seni gördüğüne sevindi... Yani o da. Yani! Bezelyecik sevindi... Ben de sevindim tabi de...'' Genç kadın tek elle parmaklarını kütletmeye çalışırken sinirlerinin daha da gerildiğini hissetti. ''Ozan!'' dedi sonra aniden. Yağmur hızlanmaya başlamıştı. ''İstersen...'' dedi genç adam. ''Ozan!'' dedi genç kadın, sığındıkları saçağın altındaki kalabalık yavaş yavaş artıyordu ama şimdi değilse ne zaman diye fısıldadı genç kadının iç sesi. ''Yağmur diniyor galiba... Bir anda başladı bir anda bitiyor ne tuhaf bu mevsimde,'' dedi genç adam bakışlarıyla etrafı tarayarak. 

''Arkadaş olamaz mıyız?'' Bu soru ikilinin, Bezelyecik'in ve onlara çevrilen diğer gözlerin arasına meraklı bir sessizlik olarak düştü. 

Genç adam Bezelyecik'in kafesine, pardon pusetine, sardığı atkısını düzeltti ve genç kadına döndü. ''Yağmur dinmişken gidelim istersen... Bir şeyler içelim mi? Hem sana vermek istediğim bazı haberler var.'' 

Genç kadının kalbi aniden ayaklandı. ''N'aber? Yani haber... mi?''

''Tezimi bitirdim,'' genç adam hafifçe gülümsedi, ''Sen hep bir beste bekledin ama o işleri hala oturtamadım. Biraz daha düzenli gitmek istiyorum. Müziğimi düzenli yapmak istiyorum. Tezimi de ilk senin okumanı istiyordum. Senin yardımın çok büyük. İlk sen gör istiyorum... tabii hocalarımdan sonra.'' Bezelyecik ikiliyi sakin bakışlarla süzüyordu.

''Tez... öyle mi? Ah tez ya tabii, çok ama çok sevindim. Tebrik ederim Ozan.''

''Teşekkür ederim... Eeee, zamanın var mı?''

''Şimdi mi okuyayım yani?'' Genç kadın dudağını hafifçe ısırarak başını salladı. ''Bugün biraz hızlı bir gündü de, o yüzden geç anlıyorum pardon...'' dedi hafifçe gülümseyerek. Oysa yüzünün aldığı şekil dağılmış yüz kaslarından ibaretti. Genç adam da gülümsedi, bu durum genç kadının yüz kaslarını toparlamasında yardımcı olmadı. Zaten sorumu da yanıtlamadı, diye düşündü genç kadın dağılmış yüz kaslarına çatık kaşlarını eklerken. 

''Yani tabi ben sana e-posta...''

''Tamam evet öyle yaparız. Şey...'' dedi sonra genç kadın sıkıntıyla, ''bir şeyler içelim mi acaba?''

''Olur...'' dedi genç adam temkinle. ''Bezelyecik bugün fazlasıyla uysal, ona da uyar sanırım değil mi Bezelyecik?''

''Uyar uyar, yani uyar diyor o da.'' 

Bezelyecik sadece, gözlerini devirerek sessiz kalmış.

İkili sessizce yürümüş. Hava baharı anımsatan tatlı bir sıcaklıktaymış. Yağmurun ardından beliren güneş sessizliği yumuşatmış. Sessizlik sokaklar, kaldırımlar, caddeler, şehirler, ülkeler, galaksiler boyu dönmüş dolaşmış ve ikilinin bardaklarının arasında durmuş, durmuş.

''Ozan,'' demiş sonunda genç kadın. ''Ben...'' Gurur yapmanın sırası değilmiş biliyormuş. Ama gördüğüm rüya böyle başlamıyordu, diye sitem etmeye devam etmiş içinden. Yazarına darılmış, hatta küsmeyi aklının bir kenarına yazmış. Yine de... bakışlarını bardağını sıkı sıkı kavramış ellerinden kaldırıp genç adama çevirmiş. Genç adamın artık hiç dağınık olmayan saçlarına, yüzündeki gölgelere ve bakışlarındaki duruluğa bakmış. ''Özür dilerim...'' demiş en sonunda, ''seni kırdıysam, çok özür dilerim.''

Genç adam bir şey söylememiş. Sadece dinlemiş. Sessizliği, genç kadını ve yeniden sessizliği. Sonsuza kadar dinlemek istemese de, dinlememeyi de istemezmiş. Ne yapacağını düşünmemiş, kafasını çevirmiş, sonra yeniden genç kadına bakmış. Hep yaptığı gibi, yeniden yeniden. Tüm bunlar olurken Bezelyecik hemen yanlarındaymış. Başta hafifçe mırlasa da, o da sessizliğe zamanla alışmış. Genç kadın buna izin veremezmiş. ''Seni kediler gibi seviyorum Ozan...'' demiş en sonunda. Ne, demiş sonra hafifçe yana dönerek... Artık dudağını ısırmak, gözlerini kapatmak ve hatta yok olmayı dilemek bile fayda etmezmiş. 

''Ne?'' demiş genç adam şaşkın ama tutamadığı bir gülüşle. ''Kediler gibi ne, ne dedin?''

''Seni kediler gibi sevdim ve seviyorum dedim. Oh be yeter! Özür dilerim. Seni kırmak istemedim. Kendimi kırmak istedim, özür dilerim. Ne yapmam lazım... Ben böyleyim işte. Ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar büyürsem büyüyeyim... böyleyim. Kediler gibi severim tamam mı? Kediler nasıl sever hala anlamadın mı? Niye anlamıyorsun, niye bana hiç sormuyorsun...''

''Kediler nasıl severmiş? Yoksa, istedikleri zaman mı? Veya istedikleri kadar... Veya...''

''Hep. Onlar bir kere sevince seni severlermiş. Ama korkarlarmış...''

''Neyden korkarlarmış?''

Bezelyecik de neyden korktuğunu merak ediyormuş doğrusu.

''Kediler gibi sevildiğini anlamamandan korkarlarmış...'' demiş genç kadın umutsuzca.

Genç adam, Bezelyecik'in tüylerine usulca dokunmuş ''öyle mi Bezelyecik,'' diye sormuş zaman kazanmak istercesine. 

''Öyle öyle,'' demiş genç kadın.

''Biliyorum, anlıyorum ama ben yorgunum Aslı...''

Aslı... diye düşünmüş genç kadın, Aslı olduk ha...

''Bir daha bunu kaldıramayacağımı biliyorum. Tekrar ve tekrar, seni bulmaktan, bulunmayı istemeni beklemekten... Bir de ne diyorsun, arkadaş olalım mı? Arkadaş?! Biz arkadaş mı olalım... İkimiz, arkadaş...''

''Biz arkadaş değil miydik? Hatta onun da ötesi...''

''Sadece değil. Olsak ne olur? Ne olur! Aslı bak üzgünüm sadece...''

Genç kadın susmuş. Son kozu dürüst olmakmış. Başka ne yapabilirmiş ki, genç adam da kendi bilirmiş. Genç kadın eve gider ağlarmış, olurmuş bitermiş. Neymiş yani, neymiş...

''Ben de seni seviyorum,'' demiş genç adam sakince, ''kediler gibi değil, normal sıradan. En sıradan şekilde ama ben seni seviyorum.'' Her kelimenin vurgusu genç adamın sakinliğinde büyümüş. Genç kadın parmağındaki yara bandını çekiştirmiş, yara bandının izlerini yolmuş, elini yara edene kadar durmamış. Ta ki genç adam artık iyice büzülmüş yara bandına dokunana, genç kadının elini avuçlarının arasına alana kadar. ''Buraya ne oldu?'' demiş genç adam.

''Yara işte...''

Genç adam genç kadının parmağına dolanmış buruşuk sargıyı çıkarmış. Yara bandının sıktığı yerlerdeki izlerde gözleri dolanmış. Sonra da iç cebinden iki halkayı çıkarmış. ''Ne yani yanında mı taşıyorsun?'' demiş genç kadın hayretle.

''Bazen...'' diye cevap vermiş genç adam. ''Artık sadece dünyada kalalım. Belirsizlik yok. Varsayımlar yok. Biz varız. Biz ve Bezelyecik. Tamam?''

''Ama hiç Neptün'den bahsetmek de mi yok! Ben konuşmak isterimm...''

''Dünyada durup Neptün hakkında konuşabiliriz. Ama artık kaçmak, yok. Yoksa var mı?''

''Yok,'' demiş genç kadın netlikle, ''ama... insanlara ne diyeceğiz?''

''Yemişim insanları... Boşver insanları.'' Genç adam elindeki halkalardan birini genç kadının yara bandı izli parmağına geçirmiş. ''Onu da ben sana takayım,'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek. Kalbim neden bu kadar sakin, diye düşünmüş sonra. 

''Olur, Aslımcığım.'' Genç adam yüzüğü genç kadına uzatmış. Şimdi ikisinin de parmakları bir aradaymış. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Küçük Ağaç'ın Eğitimi, Asa Earl Carter)


Not: Final mutlu son olsun istedim. Daha da yazmaya cesaret edemem herhalde. Bunun ilk sebebi dünya sahneleri yazamamam. İkincisi, yazarsam yine ayrılırlar falan aman. Artık onları yazamayacak kadar yaşlandım. :P Öte yandan bu seri amacına ulaştı. Genç adamın aklı, genç kadının kalbi duruldu. Bu hikayeyi bazen bilerek bazen bilmeyerek (çoğunlukla), semboller üzerine yazdım. Yıldızlar, atkı, kedi, bakışmalar, gülüşmeler, saç, hatta müzik, şiir, elmas, bulutlar, gezegenler falan filan... hepsi aslında ikilinin iç dünyasını yani dolayısıyla aralarındaki ilişkiye bakış açılarını anlatıyor. Bunları söyledim çünkü hikayeyi (en azından bazı bölümleri) saçma bulabilirsiniz. Ammaannn neyse okumaya niyet edenler keyifli vakit geçirsinler yeter (ama tuhaf bulabilirsiniz :P). 

Aslında tüm bu keşifleri okura bırakmak lazım ama şunu da söylemek istiyorum... çünkü benim için gerçekten şaşırtıcıydı. Aslı benim parçamdı bunu anlamıştım da... O benim çocukluğumdan bana ulaştı sanırım. Tam olarak değil ama çok fazla yansıması var. Hem bana benziyor hem de değil. Oysa onu oluştururken kendimden ilham almıştım. Diğer karakteri ise hiç yazamadım. O biraz karman çorman oldu. Keşke yazabilseydim, neyse. Gerçi o da bana benziyor, neyse. :) Zaten bu seriyi blogda yazma nedenim de bu, sadece beni anlatması. Bu kadar eğlenceli bir seri beni hep ağlatıyor. Bana fazla geliyor sanırım. O nedenle seninle paylaşmak istedim. Seriyi değil, bu paragrafımı seninle özellikle paylaşmak istedim.

Seri, Küçük Bir Kesit yazı dizisiyle başlıyor (28 bölüm - burada ve şurada). Sonra Yeryüzü Güncesi ile devam ediyor (18 bölüm - burada ve şurada). Son olarak 3 bölümlük Sevgili Bezelyecik yazı dizisiyle son buluyor (ilk iki bölüm burada). Bu da finali. Bu kadar uzun olmasına bakmayın, her bölüm birbirinden bağımsız. Yalnızca Sevgili Bezelyecik başlıklı üç bölümü art arda okumanızı tavsiye edebilirim konu bütünlüğünü yakalamak için. Diğer başlıklardaki bölümler alakasız ilerliyor. Eskiden veya şimdi okuyan herkese teşekkürler, sevgileeer.


Bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim.

 

Kitaplar okuyor, filmler izliyoruz. Sonra belki onlar üzerine düşünüyoruz. Hatta belki o kitap veya filmler kimi zaman aklımıza geliyor. Sözgelimi, ınstagramda gezinirken :) veya birileriyle sohbet muhabbet ederken. Hatta belki, beni anlayanlar çıkacaktır, öylece oturmuş kendi kendine dalmışken bile. Ancak düşündüğümüz tam olarak ne oluyor? O kitabın\ filmin konusu mu? Karakterlerin eylemlerinin akışı, doğruluğu\ yanlışlığı veya havalılığı mı? Yoksa... edebi değeri veya psikolojik anlamı mı? 

Karakterlere, en azından genellikle, faydacı bir yerden bakma eğilimindeyiz değil mi? Onları sadece yazıldıkları kurgu kadarınca değerlendiriyoruz. Bunda aslında bir bakıma haklıyız da; çünkü onları ancak gördüğümüz kurgunun sınırları kadarınca tanıyoruz. Öte yandan bu karakterin de kendi düş ve düşün dünyası olduğunu unutuyoruz. Onun da, her ne kadar kurgu dahilinde bunu görsek de, bir benliği olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

Geçen gün aklıma aslında yakınlarda okuduğum ama karakterlerine yeterince ilgi göstermediğimi düşündüğüm bir kitap geldi: Bitmeyecek Öykü. Kitaba bayılmıştım! (Ve şurada da yorumlamıştım). Kitabı dikkatli okuduğumu, severek de okuduğumu söyleyebilirim ancak onu okudum ve bitti. Kitabı, onu okuduğum aralık ayının son günlerinde bıraktım. Zaman onun zihnimdeki izlerini yavaş yavaş (hatta şimdiden başladı) silecek ve geriye belki de sadece, ''o kitabı çok sevmiştim,'' cümlesi kalacak. Kitabın bana verdiği hoş his benimle kalacak ancak öte yandan karakterler zamanla benim için hiçliğe karışacaklar.

Sanırım bazı karakterlerin neler yaptığını zamanla unutabiliyoruz ancak onların benliğimizle uyumlu gördüğümüz veya bize bir şeyler ekleyen ya da bizden bir şeyler çıkaran parçaları (tamam! bizi değiştiren parçaları) bizimle kalıyor. Böyle olunca da karakter bir şekilde bizden ayrılmamış oluyor. Çünkü içimizdeki bir yerle karakterde gördüğümüz bir yan biz bile belki fark etmeden birbirine kaynaşıyor. Bu nedenle de bazen bazı karakterleri düşünebiliyoruz ancak düşündüğümüz aslında çoğu zaman karakterin kendimizde saklamaya değer gördüğümüz parçası oluyor. 

Bu aslında gerçek yaşantımızdaki ilişkilerimiz için de geçerli. Birileriyle artık bir arada olmadığında bile onu ancak içinde seninle kaynaşmış (sadece olumlu olmak zorunda değil, olumsuz da olabilir) parçası kadar anımsıyorsun. Bu bakımdan acaba gerçekte kimse kimseyi gerçekten göremiyor mu merak ediyorum.

Bazen bazı karakterleri keşke ben yazsaydım diye düşündüğüm de çıkıyor. Bazen bazı karakterleri kurgu evreninden çekip çıkarabildiği için bazı yazarlara\ bazense senarist-yönetmenlere imreniyorum. Böyle karakterleri ben de yazabilirim veya daha iyi yazabilirim diye düşünüyorum. Bence tam olarak bu kalıpla olmasa bile kurgusal ürünleri tüketen herkes bir noktada bunu düşünüyor ki bu karakterleri benimsiyor ve bir bakıma onları zihinlerinde yeniden yaratıyorlar. Belki de insanın en ön plana çıkan özelliklerinden biri de budur. 

Bir karakterle bir araya gelme ihtiyacımı sanırım günlüklerime isim takarak bir şekilde gidermeye çalışıyormuşum. Böyle yaparak hem o karakterin en azından bazı yanlarıyla kaynaşıyor, hem de karakter ile kendimi bir şekilde ayrıştırabiliyorum. Anlatılarda yazar ile okur arasında bir noktada birleşim oluyor. Okur aslında kendisi kadarını anlam dünyasına katıyor. Yazar ne yazarsa yazsın, aklındaki gerçekliği her okuruna aynen aktaramaz. Dikte etse bile bunu yapamaz. Üniversitede bununla ilgili makale ödevleri hazırlamıştık veya ben hazırlamıştım. Metin yazar okur bağlamında bir şeyler, hey gidi. :)

Makale yazmayı açıkçası hep çok sevmişimdir. Bu işler tam benlik. Küçükken bile -o zaman bilgisayarımız yoktu- kardeşimin (evet benim bile değildi ahahah) oyuncak laptopunu alıp bir şeyler yazıyor gibi yapardım. Ondan da öncesinde 2.'cil dereceden sevgili kuzenimin anneannesinin evindeki ansiklopedileri karıştırır, bir çeşit araştırma görevlerini yapardık. Sahi... acaba o ansiklopedilerle nasıl oyunlar uydururduk? Hatırladığım tek şey cilt cilt dizilmiş o kalın kitaplar ve onları karıştırışımız. Hatta bazı sayfaları belli belirsiz zihnime kazınmış.

Kitaplar da belli belirsiz zihnimize kazınmış parçaların birleşimi gibi oluyor zamanla. Özellikle aktif olarak kitap okuyan insanlar bu durumu sıkça yaşarlar diye düşünüyorum. Çünkü bir yerden sonra artık okumak senin için alışkanlık falan da olmuyor. Benim için öyle en azından. Belki (benim takipçimsen) fark ettiğin üzere bazen çok fazla okuyorum, bazense hiç okumuyorum. Bu bende şey gibi çalışıyor biraz, susadığımda su içmek gibi. Bazen resmen içim kavruluyor, öyle zamanlarda delicesine okuyorum. Bazense, zamanım olsa bile, okuyasım gelmez. 

Bence bu da insanın içindeki parçalarla ilgili bir şey. Anlam katmanlarının yer değiştirdiği aşamalarda farklı anlatılarda gezinmek bana iyi geliyor. Ancak bir noktada durulup onları sindirmeye ihtiyaç duyuyorum ve aslında bunu bilinçli bir çabayla ve hatta bilinçli zihnimle bile yapmıyorum. Aslında benim gibi olan okurlarda okumayı alışkanlık boyutundan çıkaran da bence bu oluyor. Okumak daha doğal bir hale evriliyor. Çünkü sonuçta kendini bildin bileli okuyorsun, bu, yürümek gibi bir şey. Evet kaslarını çalıştırmalısın, sağlığın için yürümeyi alışkanlık edinmelisin ama yürümeyi seçmediğinde de yürümeyi unutmuyorsun. İşte, kitaplarla geliştirilen bağ da bir noktadan sonra böyle gelişiyor diye düşünüyorum. 

Acaba karakterle olan bağım da mı buraya evrilmiş ki? Her neyse. Yine de bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim. Evet bunu isterdim. Onlardan bilgece öğütler veya sorularıma yanıtlar almayı değil, bazı sevdiğim karakterlerle sadece eğlenceli, keyifli, hoş vakit geçirmek isterdim. Bu arada Bitmeyecek Öykü kitabı sadece bir örnekti. Bu kurgunun fantastik dünyasının katmanları, beni benliğimdeki misafir odasına yerleşmiş diğer karakterleri düşünmeye itmiş olmalı. Buluşmak istediğim isimler başka kitap ve filmlerden\ dizilerden. 

Senin de buluşmak istediğin karakterler var mı? 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Joe Dispenza)



Sevgili Bezelyecik 1-2.

(Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan)

Sevgili Bezelyecik #1 (28.10.25)

Genç kadın parmak uçlarını parmağının çevresindeki boşlukta gezdirmiş. Çalan müziği uzun uzun dinlemiş, dinlerken uzun uzun esnemiş ve gözleriyle parmağının çevresindeki boşluğu izlemiş.

''Kendimi en son doğum günümden birkaç gün evvel böyle hissetmiştim,'' demiş göğsünde uzanan Bezelyecik'e. ''Biliyorsun Bezelyecik,'' demiş kafasını yan tarafına döndürerek. Aynadaki yüzü de onu bekliyormuş. ''Saçlarım bu boydaydı... Gözlerim böyle buğulu, hatta gözüme kirpik kaçmıştı aynen böyle... Dudaklarım böyle önce zoraki, sonra gerçekten kıvrık. Ve sen Bezelyecik, sen benim göğsümdeydin. Böyle güzel, böyle yumuşak, böyle kalbim... Güzel çocuğum benim!'' Genç kadın, kedisine sıkıca sarılmış; ilginçtir, kedisi de ses etmeden göğsünde uzanmaya devam etmiş. 

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın tüylerin arasındaki parmaklarını gözleyerek, ''boş hissettiriyor.'' Bezelyecik, annesinin göğsüne daha çok yaslanmış. Tüm tüyleriyle annesini ısıtmış.

Genç kadın ağlamak için güzel bir zaman diye düşünse de, bunu başaramamış. Bezelyecik'i usul usul okşamış, müziği başa sarmış, sarmış sarmış... ''Bezelyecik... Aşkın bu dünyanın ötesinden olduğunu sanmıştım, oysa o, bu dünyada yaratılmış. Sen bunu hep biliyordun değil mi Bezelyecik?'' Bezelyecik hiç ses etmemiş ama evet, hep biliyormuş.

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın parmaklarını Bezelyecik'in tüylerinin arasına saklayarak. Bakışlarını boşlukta gezdirmiş, gezdirmiş... ''Biliyor musun Bezelyecik... Sevgi ve aşk ikiz kardeşmiş. Biri dünyada büyümüş, diğeri neptünde yaaa...'' Bezelyecik kısacık mırlamış, çünkü bu bilgiyi o da yeni öğrenmiş.

''Bezelyecik...'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek, Bezelyecik'in bilmediği bir şeyi keşfetmek ona çocukça bir gurur vermiş. ''Şarkıyı başa sarmayacağım. Hep aynı şarkıları dinlemekten sıkıldım. Nasıl bir şarkı sevdiğimi bile bilmiyorum. Boşluğu dolduracak şarkıları dinliyorum dinliyorum. Onları...'' Bezelyecik sıkılıp kalkmış ve genç kadının giysi yığınının tepesine uzanmış. 

Dışarıda yıldızlar parıl parıl parlıyormuş. Elektrik kesintisinin ortasında gökyüzü mumlarla dolu bir bahçeymiş. Genç kadın perdeyi hafifçe aralamış ve ağlamaya başlamış. Gökyüzünü çok özlediğini fark etmiş. Yıldızları izlemeyip dudak büktüğü günlere gülmüş sonra. Canı yıldız bulmaca oynamak çekmiş ama sonra buna canı sıkılmış. Çünkü aklına parmağındaki boşluk gelmiş.

Biliyor musun Bezelyecik, diye fısıldamış sonra. Sesi öyle belli belirsizmiş ki duyulmamış bile. ''Ben biliyorum.''

Genç kadın biraz istemeyerek, yine de tereddüt etmeden, perdeyi çekmiş ve yatağına kıvrılmış. Gözlerini örten kirpiklerinin arasından ne düşündüğünü görmek imkansızmış. Parmağındaki boşluk hala orada dursa da, o çok sakin görünüyormuş. 

Oysa değilmiş, Bezelyecik biliyormuş.


Yeryüzü Güncesi 2.

Senin Adın (manga)

Yeryüzü Güncesi #8 (19.02.24)

Zaman ilerliyor, tik taklar duyulmuyordu. Zamanın ilerleyişini usulca duyuran, güneşti. Bulutlar, güneşle sarmaş dolaşlardı. Kah bulutlar güneşi gizliyor, kah güneş bulutları renklendiriyordu. Bulutların arasına dolan rüzgar, onları arada sırada dört bir yana dağıtıp hareketi sağlıyordu. Sanki, etraftaki tek canlılık belirtisi de buydu. Gökyüzündeydi. Bulutlar yavaş da olsa ilerliyorlardı. Oysa yeryüzü sabitti. Rüzgar ağaçların çıplak dallarının arasından yavaşça ilerleyip genç kadının saçlarını okşadı. Genç kadın buna karşılık vermedi. Oflama puflamayla bile. 

Bulutlar küme küme olmuş, gri mor pamuk tarlaları gibi her yerdeydiler. Genç kadının Milka'nın mor inekleri rüyası gerçek olmuş gibiydi. Ancak Bezelyecik dışında bunu fark eden çıkmadı. 

''Falımda sorduğum soruya bir yanıt alamadım,'' dedi genç kadın.

''Fal mı? Ne zamandır falla ilgileniyorsun?''

''Bilmem. Aslında...''

''Aslında?''

''Bu benim için ilginçti biliyor musun Ozan? Sanki paralel bir evrendeki bir benliğim bir cadıymış da ben de kartlara çekilmişim gibi hissettim.''

Genç adam başını aşağı yukarı sallamakla yetindi.

''Ne! Saçmaladığımı mı düşünüyorsun?''

''Hayır canım ne münasebet. Sadece... Biri karşına geçip paralel evrenler ve cadılık deyince insan ne dese bilemiyor...''

Bezelyecik kimse fark etmeden usulca yerinden kalkmış, üstüne bir de gerinmiş ve yavaş yavaş genç adama sokulmuştu.

''Bezelyecik...'' dedi genç kadın hayal kırıklığı dolu bir sesle. Alt dudağını büzmüş, elini dramatik bir şekilde kalbine koymuştu. ''Kırıldı...'' diye fısıldadı. Dudakları daha da aşağı sarkmıştı. Adeta kocaman bir somurtkan yüzdü şimdi. ''Bugün bana hiç sarılmamıştın,'' diye devam etti, ''oysa... oysa şimdi ona sırnaşıyorsun... İncindim.'' Bezelyecik genç kadına yandan bakışlar atarak genç adama daha da sokuldu. Genç adam Bezelyecik'in tüylerini usulca okşuyordu. 

''O kadar iki büklüm oturuyorsun ki, Bezelyecik nereye uzanacağım bu sıkışıklıkta diye düşünüp benim yanıma geldi işte,'' dedi genç adam. ''Hem şaşkınım... Bulutları bile görmüyorsun. Oysa şimdiye koluma yapışman ve 'Ozaan baksanaağğğ' diye son dakika haberleri geçmen gerekiyordu.'' Genç adam ve Bezelyecik çattıkları kaşlarının ardına genç kadını hapsetmiş her bir hareketini inceliyorlardı.

''Evet,'' dedi dalgınca genç kadın, ''bulutlar bugün de güzel...''

''Sen de öyle,'' dedi genç adam genç kadını izlerken. ''Çok güzelsin, bu somurtuk ifadenle bile. Ama ben seni özledim Aslı. Gülümsemeni özledim, ellerini kollarını sallayarak bir şeyler anlatmanı ve sesini olabilecek en tiz tonda kullandığın hararetli tartışmalarını...''

Genç kadın genç adamın koluna vurarak pofladı. ''Övdün mü gömdün mü belli değil...''

''Ama maşallah elin hala ağır...'' 

Sonra yüzlerine hafifçe birer gülümseme yayıldı. Bezelyecik'in görevi başarılı olmuştu.

''Bazen çığlık atmak istiyorum,'' dedi genç kadın. Sesi öyle sakin, yüzü öyle ifadesiz görünüyordu ki, genç adam başlangıçta genç kadının ne söylediğini anlamadı. ''Ama,'' dedi sonra derin bir nefes alıp ''Şimdi geçti.''

Genç adam ne demeliydi; genç kadını teselli mi etmeliydi, cesaret mi vermeli? Böyle bir ses tonu ve bu kelimeler birbirine öyle zıt görünüyordu ki, genç adamın endişesi bile gecikmeli olarak zihnine hücum etti. ''Nasılsın,'' diyebildi en sonunda. Bu soru ona çok orta yerde kalmış, iğreti ve gereksiz göründü ama genç kadına hiç öyle gelmemişti. Önce cevap, sonra soru gelmişti ancak ikisi de en başından beri ortadaydı. Tüm sorular ve cevaplar. İkili konuşmadan da oradalardı. Sadece şimdi dillendirmişlerdi, tersten de olsa.

''Bunu merak ediyordum ben de, bu sorunun yanıtını.''

''Peki cevabı aldın mı?''

''Evet. Bana kaçıyorsun dedi.''

''Kim?''

''Tarota bakan kişi, kim olacak?''

''Peki kimden kaçıyormuşsun?'' Genç adam alabildiği tüm yanıtları alabilmek için hiç duraksamadı. Normalde olsa genç kadın bin dereden su getirir de dosdoğru hiçbir sorusunu yanıtlamazdı. Bu sefer de farklı olmayacaktı.

''İlginç bir deneyimdi. Ne desem bilemiyorum. Sanki içimi okumuş gibi hissettim...''

''Peki,'' dedi genç adam. Pes etmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. ''Hangi sorunun yanıtını alamadın?''

''Bulutlar...'' dedi genç kadın, ''rüzgar sayesinde mi hareket ediyorlar Ozan? Işık sayesinde mi bu kadar güzeller? Peki ya kendileri? Salt bulut olarak, ışıksız ve rüzgarsız, nasıllardır? Onları öyle düşünemiyorum... Sen düşünebiliyor musun? Bulutları nasıl görüyorsun?''

''Bulutlar...'' dedi genç adam, genç kadınınki gibi düşünceli bir tonda, ''onları izlerken ışığı ve rüzgarı düşünmüyoruz, en azından başlangıçta. Sadece onları görüyoruz değil mi? 'Aaaa ne güzel bulutlar' diyoruz. Sonra belki yanımızdakine göstermek istiyoruz, değil mi?''

''Miyavvvv.''

''Evet, Bezelyecik'e katılıyorum. İstiyoruz.''

''O halde,'' dedi genç adam, ''bulutlar zaten tek başlarına da varlar ve kendilerine ait, bulut olmalarından gelen, bir tanımları var Aslı.''

''Eeee?''

''Aslı...'' genç adam derin bir nefes alıp genç kadının gözlerinin içine baktı ''bulutlara bak. Sana benziyorlar.''

''Bu, iltifat mı?''

''Hayır, falcı veya 'tarot okuyucusu' değilim ama seni görüyorum ve bulutları da. İkiniz de aynı görünüyorsunuz.''

''Miyavvv''

''Bulutlar parça pinçik, düzensiz ve karanlık görünüyorlar.''

''Aynı zamanda morumsu tarafları da var sanki. Şurada başka renkler de görmüştüm...''

''Ozaaaannn!..'' Genç kadının gülümsemesi yüzüne bir anda dağılmıştı. Tıpkı bulutlar gibi. 

''Her yana hareket etmek istiyorlar. Belki de fazla meraklılar. Her şeyi keşfetmek istiyorlar. Belki de... Bu nedenle, ilerledikçe bazen kararıyorlar. Yine de güzel görünüyorlar. Sen hiç bulutlara çirkin der misin?''

''Aslında bazen çok gri olduklarında içimi karartıyorlar ve hemen geçip gitsinler, güneşe yol açsınlar istiyorum...''

''Yine de onları sevmediğini mi düşünüyorsun?''

Genç kadın suskundu. ''Sanırım hayır,'' dedi en sonunda. Şimdi o da genç adamın gözlerinin içine bakıyordu. ''Bulutları seviyorum...'' O anda genç kadın kalbini hissetti. Kalbinin ne denli sakin olduğunu. ''Seni de,'' dedi sonra, ''çok seviyorum Ozan. Sen benim...''

''İyi ki biri’msin,'' ikili aynı anda söylemişti bunu.

''Miyavvv.''

Bezelyecik de onları onayladı.

 

Yeryüzü Güncesi 1.

(Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan)

Yeryüzü Güncesi #1 | Kelime Oyunu 115 (29.06.23)

''Yağmur yağdığında her şey daha canlı görünür.'' dedi genç kadın. ''Yeşiller daha yeşil, maviler daha mavi ve... Ve?.. Morlar daha mor!''

''Mor mu?'' dedi genç adam gülerek. 

''Yaaa, mor!'' Genç kadın uzandığı yerden doğrularak elini havaya kaldırdı. ''Yağmur, her şeyi daha canlı kılar. Sevinçliysen daha sevinçli olursun, üzgünsen daha üzgün. Morsan daha mor! Çimenler mor olsaydı acaba nasıl olurdu? Yine severdik onları değil mi? O zaman da belki, 'ah keşke şu çimenler yeşil olsaydı acaba nasıl olurdu' derdik. Morun kendi içinde ayrılan tonlarını bile keşfetmezdik. Başka bir rengi düşlerdik...''

''Öyle mi yapardık?''

''Bilmem, belki paralel bir evrende tam şu anda ben öyle yapıyorumdur.''

Havada belli belirsiz bulutlar vardı. Belli belirsiz bir rüzgarla oraya buraya konan ahmak ıslatan, genç kadının havada dans eden eline dokunup dokunup kaçıyordu. Sessiz bir akşamüstüydü. Sarman kedi ikiliyi terk edeli biraz olmuştu. Uğur böceği, genç kadının siyah kazağının kedi tüylerinde yollar aça aça kayıplara karışmıştı. Kim bilir, belki de genç kadın haklıydı; haklıydı da, şimdi uğur böceği mor çimenlerde yürüyüşüne devam ediyordu.  

Genç kadın bir ters bir düz hareket ettirdiği elini bir merdivenin en üst basamağına çıkmışçasına aniden durdurdu. ''Ay'ın metalden gövdesi'' dedi bir gözünü kapatarak ''mor...''

''Mor çiçeklerle mi dolu olsaydı mesela?'' dedi genç adam. O da genç kadın gibi bir gözünü kapatmış, Ay'ı iki parmağının arasında tutuyordu şimdi.

''Fena fikir değil...'' dedi genç kadın genç adama dönerek. Bakışları abartılı bir onaylamayla doluydu. Büzdüğü dudaklarını serbest bıraktı ''yine de...'' dedi düşünceli bir halde ''daha iyi bir fikrim var. Mor kelebekler! Pembe kelebekler, sarı kelebekler, beyaz...''

''Bir de tabi çizgili ve puantiyeliler...''

''Ah tabii onlar olmadan olmazdı teşekkürler; çizgili ve puantiyeliler! Olsa. Bir sürü kelebek olsa ve Ay'ın soğuk bakışlarından çıkıp uça uça dünyaya konsa. Oraya buraya şuraya.''

''Ya da biz kelebekleri bol bir yerlere de gidebiliriz tabii.''

''Ne güzel olurdu! En son küçükken görmüştüm, çok fazla kelebek! Çok fazla çiçeğin arasında oradan oraya seyahat edip duruyorlardı.'' Genç kadın, bakışlarıyla uzaktaki bir noktaya dokunuyordu şimdi. Sanki ona paralel bir evreni anımsatan bir anısını bir ters bir düz yukarı çıkarıyordu zihninden. ''Anılar...'' dedi biraz sonra ''ne garipler Ozan. Sanki onlar da paralel bir evrene karışmış gibiler. Biz mi zamanda seyahat ediyoruz anılar mı acaba? Bazen çok canlılar, bazen buğulu. Bazen o buğuyu kaldırmak için anıların küflenmiş yerlerine kendi kendine eklemeler yapabiliyor zihnimiz. Daha net oluyor böylece anılar; belki daha güzel, daha çekici, daha yalancı.''

''Veya daha gerçek?''

''Ah öyle de olur değil mi?'' Genç kadın dizlerinin üstüne oturarak olduğu yerde yükselmişti. Heyecanı gözlerinden yansıyıp genç adamın kıvrılan dudaklarına konuverdi. ''Bazen anlamayız, gerçek anları. Mor kelebekler ararız mor çimenlerin bittiği soluk Ay gövdelerinde. Ama işte oradadır çimenler tüm yeşilliğiyle. Sadece biz o an mor çimen bulma derdine düşmüşüzdür. O an geçip giderken, gerçek değildir bizim için. Biz başka gerçeklerin peşindeyizdir. Sonra başka bir an geldiğinde, eski anlar dertop olup anı ismini alırlar ve soluk metalden gövdeleriyle zihnimize çarpıverirler; ve anlarız...''

''Gerçek anları mı? Yoksa yeni an'ların eski anılara kapılıp başka anılara dönüşmesini mi?''

''İkisini de. İkisi de gerçektir. Sadece çoğumuz sahte şeylerle boğuşuruz veya boğuştuğumuzu sanırız; böylece sahte sandıklarımız sahte, gerçek sandıklarımız gerçek olur. Biz öyle olsun istediğimiz için. Öyle çok isteriz ki bunu, kendimizi kandırsak da kandırmasak da; hepsi bir olur paralel evrenlerin milyarlarca olasılığındaki bu an'ımız için.''

''Bunun üstüne düşüneyim bir dakika...''

''Ah önemli değil. Sadece dolambaçlı yollar açıp içine bakıyordum. Zihnimdeki çamuru temizlemek için.'' Sonra genç kadın yeniden genç adamın dizine uzandı. Yağmur tamamen dinmişti şimdi. Güneş denizin en ucuna çekilmiş, vardiyasını tamamen aya bırakmaya hazırlanıyordu.

''Bu güzel bir an, iyi ki bir an,'' dedi genç kadın ellerini havaya kaldırıp. ''Hava ne sıcak, ne soğuk. Etraf sessiz ve sessizlikteki sesler de güzel. Sen de öyle, iyi kisin. İyi ki biri, iyi ki an, iyi ki bu hava!''

''Sen de iyi kisin. İyi ki biri ve iyi biri'msin.''

''İyi ki biri'm...'' diye fısıldadı genç kadın. Dudakları bile hiç kıpırdamamış gibiydi. ''Bunu sevdim,'' dedi biraz sonra. ''İyi ki biri'm!'' 

''Bir kitap okumuştum,'' dedi dalgınca genç kadın. ''Orada da karakterler birbirlerine ay birimi diyorlardı. 'Biz birbirimizin ay birimiyiz.' Onun gibi; birinin birimi olmak. Biz de Dünya birimi olalım, birbirimizin!''

Genç kadın kocaman gülümsemişti, genç adam da. İkisinin de gülümsemesi gözlerine ulaşmıştı. Bu yüzden de kocamanlardı. Sonra genç kadın aniden yine ayaklandı. ''Yine de yazı özledim Ozan. Yazın da baharı özlerim artık; ama karpuz yerken değil! Acaba diyorum acaba...''

''Mor karpuz olsa nasıl mı olurdu?''

''Ah evet, Milka'nın mor kapuzları gibi, derdik. Ne güzel olurdu!''

 

Küçük Bir Kesit 2.

(Ağaçlar, Hermann Hesse).

Küçük Bir Kesit #19 (Kelime Oyunu 102)  (03.12.22)

''Aslı!''

''Uzun zaman oldu değil mi?'' dedi genç kadın yüzündeki kocaman gülümsemesiyle. ''Seni çok özledim Ozan.''

Genç adam, genç kadını gördüğünde yerinden nasıl fırladığını bilememişti. Ceketini bile yanına almaksızın soluğu dışarıda almış, insan selinin arasına karışmıştı. Ancak ne soğuğu hissediyor, ne de kalabalığı umursuyordu. Gördüğü tek şey oydu, genç kadın.

Şimdi, onca zamandan sonra, genç adam ve genç kadın karşı karşıya durmuş tek kelime etmeden, belki de edemeden, birbirlerine gülümseyerek bakıyorlardı. Dışarıdan onları izleyen gözler, aralarına giren bunca zamanı göremezdi. Ancak ikisi biliyordu, zamanın hızını. Buna karşın geçen zaman bakışlarındaki çekinceleri almış gibi görünüyordu. Onları değiştirmiş gibi.

Bakışları, diye düşündü genç kadın, farklı. Onu gülümseten buydu, buna sevinmişti. Genç adamsa bir şey düşünecek halde değildi. Onu ne çok beklemişti. Oysa şimdi aniden, hiç de beklemediği, beklemeye bile korkmaya başladığı bir zamanda, o karşısında belirivermişti. Hep yaptığı gibi, diye çarptı kalbi. Genç adam düşünmedi. ''Hoş geldin.'' Genç kadına sarılışı beceriksizceydi.

''Ah Ozan!'' dedi genç kadın bundan güç alarak ''bensizlik sana nasıl da yaramış!'' Oysa onun da kalbi beceriksizce çarpıyordu. Bu yüzden kelimelerini büyüttükçe büyüttü; ta ki onların ardında güvende olduğunu hissedene dek. 

''Öyle tabii,'' dedi genç adam ikisi yan yana yürürken. Nefesi soğuk havada halkalar oluşturuyordu. ''Sonuçta artık can güvenliğim tehlikede değil.''

''Sonoçto artok con govonlogom tohlekodoo... Booo!'' Genç adam, genç kadının şekilden şekile giren yüzüne ilk kez dikkatle baktı. Zaman sahiden geçmiş, diye düşündü. Sahiden de onca zaman benden uzaktaydı. Bölünmeyen sabah uykuları, çekiştirilmeyen kolu ve sessizlikle tek başına kalmıştı. O gittikten sonra onu sevdiğini duyabileceği kadar sessizleşmişti hayatı. Şimdi genç kadına bakarken daha iyi anlamıştı bunu. Acaba, çok mu geç olmuştu?

''Geç oldu,'' dedi genç kadın aniden ''acıktım.'' Sonra da yavaşça güldü, genç adama hiç bakmıyordu. ''Senin adına çok sevindim Ozan, burada olduğun için. Umarım...'' dese de devamını getirmedi. Başını iki yana yavaşça salladı. Mutlusundur, diye geçirdi içinden. Artık içerideydiler. Genç adam eski küçük müzik stüdyosundan ayrılıp yeni bir hayata taşınmıştı. Bir kurumda ders veriyordu. Araya sessizlik girdi. Ancak genç kadın oralı değil gibi gözüküyordu. Müzik aletlerini ilgiyle incelerken bir anda durdu. ''Seni dinlemeyi çok isterim Ozan.''  dedi. Hareketleri aynı diye düşündü genç adam. Kafasını hafifçe önüne eğmiş dudaklarını ısırırken, kocaman gözlerinin gerisinde muzipçe parıltılar dolaşıyordu. Nihayet, onu çözmeyi öğrenmişti. ''Demek mesajlarımı okumuştun...''

''Tabi ya, ne sandın! Hem... Okumasam burayı nasıl bulayım? Yanıt da veriyordum ya akıllım. Sana da yaranılmıyor...'' Yine kaçıyor, diye düşündü genç adam. ''Öyle, öyle tabii. Ama keşke sen de bana biraz neler yaptığını anlatsaydın Aslı.''

''Anlatmadım mı onca...'' 

''Anlatmadın.''

Araya giren rüzgarın ıslıkları ikiliyi birbirinden uzaklaştırdı. ''Bu da ne be, fırtınanın göbeğinde miyiz'' dedi genç kadın kafasındaki şapkayı tutmaya çalışırken. ''Hem de içeride. Hadi canım! Hem burası da...'' Sözünü bitiremeden elektrikler kesildi. Oradan oraya koşuşturan insanların gürültüsü dışında duyulan tek şey rüzgarın sesiydi. ''Bu da ne böyle...'' dedi genç adam.

''İşte ben de onu soruyorum,'' dedi genç kadın gölgelere karışan şapkasını el yordamıyla ararken. ''Bu da ne böyle? Korku filmi mi çeviriyoruz?'' Sonra aniden arkasını dönerek bakışlarını genç adamın yüzüne dikti. Kocaman açtığı gözleri karanlıkta parlıyordu. ''Ama bak bu sefer benim bi' suçum bi' kabahatim yok, vallahi yok billahi yok, daha yeni geldim!'' Genç adam yavaşça başını sallamakla yetindi. Macera başlıyordu. Onun olduğu bir yer sakin kalabilir mi sanki, diye düşündü genç adam iç çekerek. ''Hadi gel,'' dedi yerde sürünen genç kadını ayağa kaldırırken ''çıkış ters tarafta kaldı.''

İnsanlar akın akın binayı terk ediyorlardı. Şimdi havayı dolduran tek ses alarmın sağır edici yankılarıydı. ''Sizin binanın akustiği de iyiymiş,'' dedi genç kadın karanlıkta koştururlarken. Diğer yandan da valizini çekiştirdiği için genç adamın gerisinde kalmıştı. ''Bırak şimdi onu Aslı,'' dedi genç adam genç kadının eline uzanırken ''şuradan bir çıkalım da.'' Şimdi valizi genç adam taşıyor, diğer yandan da genç kadının elini sıkı sıkı tutuyordu.

İkisi yere kapaklandığında etrafta kimse kalmamıştı. ''Aslı,'' dedi genç adam bezgince, ''Burada öylece ölelim mi yani!''

''Ayağımı burktum ne yapayım canım! Allah Allah! Beni çekiştirip durursan olacağı bu! Hem yangın kokusu da gelmiyor, deprem de olmadı, savaşta da değiliz! Yetti be!'' 

Hem suçlu hem güçlü, diye düşündü genç adam derin nefesler alırken. ''Tamam, hadi kalkalım,'' dedi yavaşça her kelimeye vurgu yaparak. Tam o esnada bir şey oldu. ''O neydi?'' diye sordu genç adam.

''Bir kükreme!'' Genç kadın daha iyi duyabilirmiş gibi iki elini kulağının yanına açmış kafasını yukarı kaldırarak karanlığın ortasında bekliyordu. 

''Kükreme mi?'' dedi genç adam bezgince. ''Aslı Aslı Aslı! Kalkar mısın artık? Lütfen?'' Bir yandan da genç kadını kaldırmaya çalışıyordu.

''Sen bana ağırsın mı demek istiyorsun?'' dedi genç kız. Şimdi yere iyice yerleşmişti.

''Hayır Aslıcığım, hayır. Ölmek istemiyorum demek istiyorum.''

''Off sen de Ozaaann... Sanki içeri aslanlar kaplanlar mı girdi?''

''Ben onu mu diyorum Aslı!''

''Tamam anladım.''

Genç kadın anlamıştı. Ancak tam da o esnada, ikili uzun koridorun orta yerinde öylece dururken, bir şey oldu. Gölgeler ayaklandı ve ikilinin üzerine doğru yürümeye başladılar. ''O da ne öyle?'' dedi genç adam. Üzerlerine gelen şekilleri gözleri karanlıkta seçemiyordu. Pencerelere çarpan yağmur damlalarının sesi koridorda ritmik yankılar oluştururken genç kadın avazı çıktığı kadar bağırdı. ''Bir kabile! Aaaaaaa!''

Genç adamın sırtına yapışmış onu ileriye doğru itiyordu. ''Aslı! Eğer şu an bir kazadan ölmezsem, senin yüzünden öleceğim.'' dedi sıktığı dişlerinin arasından. Şekillerse gittikçe üzerlerine doğru geliyordu. Gerçekten de bir kabile, diye düşündü genç adam gölgeleri incelerken, ama onlar ne?.. Sonra aniden, tam da ikilinin bakışları duvardaki gölgelere kilitlenmişken, bir pençe havaya kalktı ve... ''Miyav!''

''Yaaaa!'' dedi genç kadın genç adamı duvara savuştururken ''bak Ozan... Kediymiş.''

''Yaaaa... Kediymiş!''

''Hem de bir kedi kabilesiymiş!'' Aniden gelen elektrik kedi ailesini ortaya çıkarmıştı. Genç kadın tüm ilgisini bu kabileye vermiş, hiçbir şey olmamış gibi şimdi büsbütün yere oturmuştu.

İnsanlar üçer beşer içeriye giriyorlardı. ''Bir şey alarmı çalıştırmış. Bir telaş dışarı çıktık biz de. Sen nerdesin abi ya?''

''Ben... Ben neredeyim bilmiyorum,'' derken genç adam gerçekten de nerede olduğunu bilmiyordu. Dalgın bakışları genç kadını buldu. ''Hoş geldin başımın belası,'' diye fısıldarken genç kadın onunla hiç ilgilenmiyordu.

Popüler Yayınlar