Dün gece yıldızları biraz daha geç bir vakitte izledim. Başta hüzünlüydüm. Buna daha ne kadar devam edeceğimi merak ediyordum. Dün, ''astrologlarca'', mühim kabul edilen günlerdendi. Bir çeşit dilek günü. Sanırım Jüpiter ile Venüs kavuşuyormuş. Venüs deyince tabi benim dikkatim kabarmış ve yaaaa moduna geçmiştim. Yıldızlarda ne görmeyi umduğumu bilmiyorum. Onlarla aramızda tuhaf bir ilişki var. Bazen hoşbeşli, bazen şikayet saydırmalı bir ilişki. Yine öyle oldu. Dilek haklarımı millete saydırmakla heba ediyordum. Çok güzel bir müziği kendimi pışpışlama seansıma alet etmiş, gözlerimi bile doldurmuştum. Şikayetlerim geçerliydi, malesef çok geçerliydi ama dilek haklarımı boşa harcayacak kadar değil.
Ben hayatım boyunca yaşam ile yaşamak kavramlarını birbirinden ayırdım. Çok küçükken bile. Bu durumun özellikle lise yıllarımda zirve yaptığını hatırlıyorum. Yaşamak ilgimi çeken bir alan değildi. İçimde küçük bir şımarık bilge (!) vardı. Tüm şımarık bilgeler gibi, yani bilmiş - bilgelikle ilgisi yok :), bezgin bir çocuktum. Anlamlı şeyler üzerine düşünürdüm. Hatta birazcık, belki küçücük bir açı değişikliğiyle beni bir bilmişten bir bilgeye çevirebilecek, en azından beni bunun için tutarlı yola götürebilecek şeyleri.
Otobüs hep aynı noktada trafiğe takılırdı. Bir mezarlığın yanı. Tek tek görebildiğim her ismi okurdum. Sonra da, bu haksızlık, diye düşünürdüm. Göğe uzanan selvilere bakardım. Tanımadığım tüm o insanların, artlarında bırakmış olabilecekleri yaşamak özlemini düşünürdüm. Her ruhun yaşamak eylemine olan yoğun özlemini... ancak ölülerin bunu geride bıraktıklarını. Tam olarak böyle değil... Ama içimden aynen bu kelimelerle geçen cümle şuydu: Bu haksızlık.
Çok uzun bir süre ölüm hakkında düşünmeye eğilimliydim. Bir çocuk için, bir genç kız için fazla uzun bir süre ölümü düşündüm. Açık açık değil, bu nedenle de fazla yoğun düşündüm. Açık açık düşünülen şeyler bir noktada toplanır ancak açık açık düşünülmeyen şeyler... Onlar diğer her şeyin üzerine biraz biraz siner. Bu nedenle de ben, ''yaşam'' kavramını sevdim. Yaşama yönelik sanıyorum ki kendimi bilmezden önce bile -yani ilk çocukluk yıllarımda bile- özel bir duyarlılığım vardı. Örneğin; ''gel yıldızlara bakalım'' cümlem, hayatımın ilk yıllarında bile bana eşlik etmiş. Bunu ben de sonradan öğrenmiş ve kalbimi rahatlatan bir hisle mutlu olmuştum. Belki de yıldızlar, benim için bir çeşit köprü anlamına bile geliyor olabilir. Yaşam ile benim aramda, benim ile diğeri arasında, görmek ile göstermek arasında. Bilmiyorum. Yıldızlar bana hep, ''arasında'' hissi vermişlerdir.
Sonra ne oldu nasıl oldu yaşarken anlamasam da... Ben yaşamak hakkında düşünmeye başladım. Bu noktada benim yaşam ve yaşamak ayrımıma değinmeliyim. Yaşam, etrafımızı kapsayan her şeydir; yaşamak ise yaşamı deneyimleyen bizin var ettikleri. Yani yaşam daha genel bir oluşumdur ve ölüm dahil her şeyi kapsar. Oysa yaşamak, senin özelleştirdiğin yaşamdır.
İnsanlarda tersi olur sanırım. İlk önce yaşamak sonra ölüm üzerine düşünceler gelir. Ancak, tabi ki bence çoğu kişide bu düşünceler benim kadar erken yaşlarında kişinin gündeminde olmaz. :) Belki de böyle de olması gerekir. Yine de bu, insanın elinde olan bir şey değildir. Haziranın selamlama yazısında yazdığım yazıda aslında bundan bahsetmiştim. Benim beynim, benim elimde olmadan bir şeye ilgi duyar ve böyle işler, böyle genişler. Bence beyin, genişlemek ister. Algı, genişleme eğilimindedir. Ancak o algıyı taşıyan kişinin de buna onayı gerekir. Ben hep onay verdim. Hem de hevesle. Benim çoğu mutsuzluğum da buradan doğar: Genişleyememekten veya genişlemek isteyen fikrimin önünün kesilmesinden. Bu, bana gerçekten acı veren bir şeydir. Gerçekten.
Yaşamak hakkında düşünmeye başladığımda bile, aklımda keskin sınırlar vardı. Yaşam ile yaşamak kavramlarını katı bir şekilde birbirinden ayırıyor ve bu yolla -yine- kendime eziyet ediyordum. Bu konuda yazabileceğim çok durum ve örnek olsa da, bunları yazmam yazımın öznesini ben yapar. Oysa ben, beni değil, yaşamak eylemine bakışımı konuşmak istiyorum. Yine de şunu söyleyebilirim... bir hayli kafam karışmıştı. Çünkü yaşamak, bir şey olmayı gerektiriyordu. :)
Bu gece yıldızları izlerken, hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Yaşamak hakkında konuştum (içimden). Ben bu dünyaya ne için gelmiş olabilirim? Bir sürü afili cümle ve mızıltı. Hayır. Hiçbiri değil. Ben bu dünyaya, yaşamak için geldim. Acı çekerek değil, gülümseyerek yaşamak için. Keyif alarak, mutlu olarak, severek ve sevilerek ve hatta çok severek ve çok sevilerek, bir şeyleri var ederek, var edilmişler arasından takdir edeceklerimi seçerek, korkmadan değil ama kaçmadan, sağlıklı, dolu dolu, aşkla, bollukla, keyifle yaşamak için bu dünyaya geldim. Kendime eziyet etmek veya kötü senaryoları düşünüp kendime çekmek için değil! (bu arada bu sonuncu gerçek bir olay, o yüzden hep iyiyi düşünün bence :).
Dünyadaki tüm ''büyük'' şeyler, en basit olanlarmış gibi geliyor bana. En korkmadan baktıkların, en korkmadan baktıklarınmış gibi. Bence en büyük suç, yaşamını yaşamamaktır. Bu, ruha yapılmış bir haksızlıktır.
Küçük
Bir Kesit #27 (Kelime Oyunu 108) (18.02.23)
''Bir söylentiye göre şafak sökmeden
evvel buraya gelen yolcuların hayatlarındaki karmaşa çabucak
çözülürmüş.''
''Yine de o kadar erken burada olmayabilirdik
sanki...''
Genç kadın genç adamı duymamış gibi konuşmasını
sürdürdü. ''Bazen... İçimde acı hissediyorum Ozan. Bana ait olmayan ama bana
ait olan bir acı.'' Genç kadın biraz durakladıktan sonra hafifçe, çok hafifçe,
konuşmaya devam etti. O kadar hafifti ki kelimeleri, sanki, bu kelimeler genç
kadının ağzından çıkar çıkmaz havaya karışıyorlardı. Bu nedenle de genç adamın
tüm dikkati genç kadının üzerindeydi şimdi. ''Daha evvel yaşam ve yaşamak
hakkında konuşmuştuk hatırlıyor musun?''
''Evet, tabi'' dedi genç adam beklemeksizin.
''Yaşam budur,'' kollarını iki yana açarak çevresinde bir tur döndükten sonra
onları genç kadının bedeninde kavuşturdu ''ve yaşamak da bu.''
Genç kadın, kelimeleri gibi hafifçe gülümsedi.
''Biliyorum'' dedi biraz sonra da. İkili serin havadan çok uzakta, sıcacıktı
şimdi. Genç kadın başka bir şey söylemedi, genç adam da. Zaten o an araya
girecek kelimeler her ne olurlarsa olsunlar, ikili için bir
zaman hırsızından öteye gidemeyeceklerdi. Hem belki de o anı
uzatabildikleri kadar uzatmak ve günün ilk ışıkları karanlığı aydınlatırken,
hafif, çok hafif olmak istiyorlardı. Işık gibi.
Etkinlik kelimeleri: Karmaşa, yolcu, söylenti, hırsız, şafak.
![]() |
| Kitabı bir kitapçıda artık yıllar evvelcesinde incelemiştim, bir gezi kitabıydı ve adını hatırlamıyorum. |






