Sevmek.

 

Bir şekilde bir yolu bulunur. Bu benim bu yaşımda ilk kez öğrendiğim bir cümle. Öğrenmenin doğru kavram olduğunu düşünmesem de, doğru olmasını umuyorum. Öğrenme, yaşantı temelli istendik davranışları ifade eder. Oysa ben bu cümlenin ne yaşantı temelinde, ne istendik davranışında (ucundan biraz) olduğumu sanmıyorum. Yine de bu cümleyi kurmayı öğrenmenin ilk adımını o cümleyi kurarak atmış olabilirim. Bu, kendiliğinden gerçekleşti. Oysa yalnızca falı için Türk kahvesi yapıyordum ahhahahah.

Çocukken teyzemin arkadaşlarına ilgiliydim. Teyzem bana hep, kendi dünyası olan bir insan gibi gelirdi ve o dünya bana değme mesafesindeydi (çünkü çocukların henüz bir dünyası yoktur, sadece kendileri vardır). Bu nedenle ben de istemeden bile olsa onun gözlemcisi olmuştum. Çocuklar bir modele ihtiyaç duyarlar, onun gibi. Pelin ablayı anımsıyorum. Bir anda aklımda biten Pelin ablayı. Sana P. abla diyerek geçmek istemediğim, çünkü yine ismini ve bana bu ismi sevdiren enerjisini anımsadığım Pelin ablayı.

Onu düşünüyorum. Çocuk beni çeken yanlarını. Teyzemin arkadaşları içinde en çok ilgimi çeken olmasa da (en çok ilgimi çeken ismi nedeniyle D. ablaydı ve aslında görünümünü de anımsamıyorum - merak et ismini :), enerjisini, varlığını yansıtma biçimini en çok kendime yaklaştırmak istediğim Pelin ablaydı. Sanırım ismini sevdiğim kişilerin ismini paylaşmak hoşuma gidiyor. Bir çeşit ferah rüzgar etkisi veriyor bana. O isim, o ismi taşıyan kişinin varlığımdaki yeri gibi hissettiriyor: Yani onu sevdiğim için, ferah.

Pelin ablanın kısa saçları olduğunu hatırlıyorum. Uzun olduğu anlar vardıysa bile, kısa saçlı hallerinin daha çok o gibi olduğunu ve çevremde saçlarını o kadar kısacık saçlı kullanan kadın olmadığı için bunu ilginç ve ona çok uyduğu için güzel bulduğumu. Gözlüklerini ve gülümsemesini anımsıyorum. Sanırım gülümsemesi bana güven veriyordu. Çünkü özel olarak tek tek herkese uzanan bir gülümsemeydi bu. Merak ediyorum da kendisi bu satırları okusa acaba ne hissederdi? Biri benim gülümsememi bu kadar derinden hissetseydi sanırım çok mutlu olurdum, neyse.

Pelin ablayı kitap okurken gördüğümü anımsamıyorum ama tam olarak kitap okuyan biri gibi hissettiriyordu. Öyle görünüyordu demiyorum, öyle hissettiriyordu. Sakin bir enerjisi olduğu için mi, yoksa instagram popülerleştikten ve ben artık daha büyük olduktan sonra onun paylaştığı ve başka kimsede görmediğim alıntılar nedeniyle mi bilmem, o çok bilgili gibi ama bu bilgi sanki varlığından geliyor gibi görünüyordu. Onu şimdi anlatma nedenim de sanırım bu: Bu duru enerjisi. Üstüne yapışmayan, üstünden akan ve bu nedenle de o kendinde ne yapsa, ne giyse, ne taksa, saçlarını nasıl kestirse, ne okusa, ne paylaşsa, ne konuşsa, o gibi duran enerjisi. Sanırım buna özeniyordum. Buna gerçekten çok özenmiş olmalıyım.

Bir insan kendini nasıl sever, diye düşünüyordum. Sonra aklıma birini nasıl sevdiğim, sevmek istediğim, sevme, sevmeye direnme ve sevmeyi bırakma hallerim geldi. Acaba ben birini hiç gerçekten sevmedim mi diye düşündüm. Sevgi neydi? Ben kendimi çarpık seviyorum buna şüphe yok. Tutarlı bir sevgi değil. Bir gün var, yarın belki yoktur. Ya da belki de hep var, evet öyle; ama bugün gösteririm, yarın göstermem. Çünkü ben böyle sevildim. Bu benim bahanem mi olmalı, hayır. Zaten değil de; yine de, ben kendimi böyle sevmeye alıştım. Bu benim suçum olmasa da, bunu devam ettirmek benim sorunum olur.

Sonra aklıma, tam da kahvem kaynarken o geldi. Pelin abla. Onun bir şeyi severkenki doğallığını düşündüm. Buna şahit olduğumdan bile değil de... Onda çok doğal duran şeyleri. Çok doğalca sevdiği şeyleri. Onun ettiği bir iltifat da gerçek bir iltifat olurdu; bunu bilir ve hissederdim. O nasıl sever bilmiyorum ama onu anımsamamın nedeni muhtemelen, ondan yansıyan doğal hali hatırlamamdı. Doğal bir hal. İnsanın kendi gibi olması da böyle bir şey olmalı. Başkasında insanların eleştirebileceği (sanki hakları varmış gibi), onda eleştirilmez şeyler gibi mesela. Öyle bir hal, öyle doğal bir enerji. Çünkü öyle kendi. En azından ben onu böyle anımsadım. Bu yönüyle, bende bıraktığı izle anımsadım. Belki de şimdi bunlardan çok uzaktır, bilmiyorum.

O, kendini sevmek üzerine düşünmüş müdür bilmiyorum. O, kendini sevmek üzerine düşünecek biri miydi emin değilim. O, birini sevmek üzerine düşünmüş müdür; bu konuda çekimserim. O, sevgiyi öylece deneyimlemiş midir; evet. Onu tanımasam bile, artık yıllar sonra onu tanımadığımda bile, evet derim.


Burada sevmeyi düşünmüştüm.


Gün batarken ve doğarken.

 

Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.


Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan.


Haziran 2026.

Il Mare\ Göl Evi (2000, Güney Kore).
"Aşk hayatımıza farklı yollarla girer, ama özünde tek bir aşk olduğuna inanıyorum."
 
Bu ayın ilk günü ayın 1'ine ve hafta başına denk geldiğinden bir şeylere başlamak için uygun motivasyonu sağlıyordu. Ben de bir şeylere başlamayı düşünmüştüm. Belki de çok daha düzenli ve kararlı adımlar atmaya. Bunu ezik ezik bir yerden söylemiyorum, yani tamam bu konuda hala tetiklendiğim için böyle ifadeler kullanacağım kendini hazırla, bir şeylere bağlanma sorunlarım var. Hatırı sayılır bir süredir. Bu da tabi ki sistemimin artık alarm vermesine bağlı gelişen bir durum. Hep elinden geleni yapan sorumluluk sahibi insanlar eğer hiçbir noktada yeterli düzeyde içsel olarak tatmin elde edemezlerse (içsel tatmini kastediyorum ancak tabi ki bunun içine emek verilen duruma yine içsel olarak biçtiğimiz karşılık da girebilir), bir noktadan sonra sistemi kapanır. Benim kapandı.

Bundan sonra ise öfke, sorgulama, hayıflanma, hissizlik, yönsüzlük ve buna bağlı yine öfke, yön belirleme ve ardından yine aynı olacak inancı, en sonunda tüm süreci oluşturan, şekillendiren, yönetimi ele geçiren ve çıkışı sağlayan, tatminsizlik.

Aslında yönüm yok değildi. Ben kendimi genele baktığımızda oranlarsak çoğu insandan çok daha iyi tanıdığımı biliyorum. Düşünüyorum demedim, çünkü bunu artık biliyorum. Çünkü bunu bile analiz ettim. Bunun üzerine düşünüyordum. Düşünmemin ne kadar doğal gerçekleştiğini ve analiz etmemin aslında aşırı düşünme halinden değil, beynimin işleme mekanizmasının böyle olmasından kaynaklı olduğunu. Bunu bir sorun gibi dayatsalar da (örneğin: çok sorgulamak, hassas olmak, her şeyi anlamlandırma ihtiyacında olmak ve böyle olduğun için de seni etiketleyip suçlamaları\ yargılamaları) benim beynim böyle çalışıyordu, böyle çalışıyor ve böyle çalışmaya da devam edecek. Bunu fark ettim. 

Temel ''sorunumun'' da, beni kendimi diğerleriyle kıyaslamaya itenin de (çünkü bendeki ''eksikliği'' bulmak istiyordum) bu olduğunu fark ettim. Sonra karşıma tesadüfi yolla ''evet gerçekten de öyleymiş'' diyeceğim bir onay çıktı. Bir doktorun konuşmasını dinledim. Çoğu kişinin ''psikolojiktir geçer'' dediği durumları (ki tam da bu nedenle yıllardır aynı yerde dönüp duruyordum, çünkü ben böyleyim ve bunlar geçmesini istediğim veya geçebilecek şeyler de değil, çünkü ''bunlar'' benim dünyayı algılama anlamlandırma biçimim), doktor hanım baya baya somut olarak fiziksel süreçlerle kendi yaşantısından da örnekler vererek beynin yapısı ve işleyişindeki farklılık üzerinden açıklamıştı.

Bu, kendi kendine tanı koymak vs değil. Ancak bu anlatımı dinlediğim anda rahatladığımı çünkü birinin beni anladığını düşünmenin de ötesinde (bu nedenle yıllar içinde durmadan kendimi açıklama ve hatta açıklamanın bile açıklamasını yapma ihtiyacı hissetmişimdir), kendimi nihayet anladığımı ve bende ''bir sorun olmadığını'' gördüm. Bu durumda tabi ki doktor hanımın tüm bu olayı fiziksel olarak açıklaması etkiliydi. Demek ki benim hayata bakış şeklimin, düşünme şeklimin, bu dünyada fiziksel olarak bir karşılığı var diye düşündüm.

Bahsettiğim videoya yazımda yer versem mi bilmiyorum ama belki ilgilenenler çıkarsa diye işte linkini ekliyorum. Çoğu kişi videonun yorumlarında gördüğüme göre doktor hanımı yine de anlamamış (çünkü doktor hanımın bahsettiği şey düşünme şeklindeki farklılık, bir seçim değil\ ve başta kendisini yabancı bir doktor sanmıştım, çünkü bence bu konuyu ele alma şekli oldukça yenilikçi), belki de bu nedenle sen de benim neyden bahsettiğimi ve aslında ''beni'' anlamazsın diye bunları bile açıklama ihtiyacı içindeyim. İşte olayın ''psikolojik'' boyutu da burada. Kendini açıklama ihtiyacı. Çünkü yıllar içinde defalarca buna maruz bırakılınca insan, bunu bir çeşit kendini koruma refleksi olarak geliştiriyor. Nasıl tepki verirsem vereyim, her defasında ''farklı'' bulundum. Bu ''ben biraz farklıyım yhaaa'' olayı değil. Çünkü farklı bulunmayı hiçbir zaman istemedim (tabi bunu dümmdüz etiketlenmeye tercih ederim ama sanırım ne yaparsam yapayım bir şey olmaktan kaçışım yok). Yine de insanlar bunu açık açık belirtmeseler bile (ki yakınıma aldıklarımın yanında kendimi apaçık ifade ettiğim her anda -örneğin haksız bir duruma karşı aşırı dürüst olma anlarım- hemen ''farklı'' görüldüm ya da ilgi alanlarımı apaçık göstermem ve hatta ilgi alanlarımın kendisi (sanata olan duyarlılığım) ve kendimi ifade özgür ve özgünlüğüm (fikrim bilgim olan konularda susmamam ve herkesin dediğini kopyala yapıştır yapmamam yapamamam buna karşı çıkmam) hemen ''sen biraz farklısın sanırım''a evrildi. Bir noktada ise ne haliniz varsa görün demeye başlamış olabilirim.

Benim aslında bence dışadönüklüğe meyilli bir kişiliğim var. Çocukken de böyleydim\ böyleymişim (okul öncesi ahahahah\ okul yıllarımda sessiz ve içe kapanık olmayı yine kendimi koruma refleksi olarak geliştirmiştim ama bunun başka nedenleri var), içimde de hep böyleydim. Bir ortamda da eğer oraya adapte olmuşsam (yani örtük ifadeler ve baskı azsa -örneğin manipülasyon, diğer bir ifadeyle ''şöyle olmalı, davranmalı, görünmelisin baskısı'') en dışadönük insandan daha samimi bir dışadönüklük gösterdiğimi düşünüyorum (eğer karşımdaki kişiyi beynim tutarsa gerçekten çok konuşkan, aktif ve atılgan oluyorum, hatta bazen durup çok mu baskın oldum diye bu sefer bu konuyu açıklama ihtiyacı hissediyorum ahhhh! *-*). Ben hiçbir zaman tribünlere oynamam. Bunu yapamayacağım için değil. Bunu da yıllar içinde ara sıra düşündüm. Benim gibi bir kız, diye düşündüm sözgelimi... ah anladın işte, bana kendimi övdürme ama öyle. Hissettiğim değersizlik hissi belki ergenlik ve ilk gençlik yıllarımda çarpıtılmış sıfatlara ve etiketlerime :)) dayanıyordu ancak yıllar içinde büyüdükçe ve aslında olgunlaştıkça kendimin gayet de farkına vardım [ve haksızlığa uğrayıp (emeklerimin karşılığını net almamam) baskılanmaya çalışıldıkça (kendi özgün benliğimi yansıtma anlarımdaki her seferinde dış dünyadan gelen tribünlere oyna baskısı), sanırım sistemim yetti ulan demeye başladı bana]. Benim kadar kendi düşüncesi üzerine düşünmeyi alışkanlık edinmiş biri kendini de bir noktada fark eder. Ancak benim temel sorunum kendine inanç olmadı çoğu zaman, ben kendi yapabilme kapasitemi biliyorum. Ben kendi yeteneklerimi, sınırlarımı biliyorum (hadi en azından büyük oranda biliyorum diyelim). Benim takıldığım nokta ''diğerleri gibi olmalıyım'' baskısı. Bu kısmı da uzun uzun açıklamak istemiyorum. Dileyenler linkini bıraktığım videodaki doktor hanımı dinleyebilirler.

Özetle, bu aya başlarken aslında kendimi kabullenmeye mi başladım acaba diye düşünüyorum. Çünkü ben kendimi tanısam da, çeşitli yaşantılarım ve yaşanamatılarım :), bana kendimi sorgulattı ve sanki başka biri olursam her şey yoluna girermiş alt mesajı bana hep dayatıldı. Ancak hayır. Beni biraz bile tanıyanlarınız olduysa belki çoktan anlamıştır, benim bu hayatta en ama en tahammül edemeyeceğim şey, etiketlenmektir. Çünkü bu benim için bir kalıba sıkışmak demek. Buna dayanamıyorum. Ancak buna dayanamadığım düşüncesine takılmam da aslında bir şekilde kendimi etiketlemem ve kendimi bu fikir ekseninde sınırlamam demek. Kendimi yaşamaktan alıkoymam ve çünkü korkmam demek. İstediğim yaşamı yaşayamama korkusu, uyumlu olduğum eylemleri yapamama korkusu, derin ve gerçek bağlar kuramama korkusu. Korkunun bile korkusu. Gerçi bu sonuncuyu artık aştım (işte asıl bunlar psikolojiktir geçer, benim öz benliğim yani düşünme şeklim yani BEYNİMİN KENDİSİ DEĞİL).

Bu durum, yani diğerleri gibi olmaya zorlandığımı çünkü öyle olmazsam asla sevdiğim şeyleri yapamayacağımı ve hatta o çok değer verdiğim aşkı bile yaşayamayacağımı düşünmem, beni öfkelendirmişti. Ancak herkesin düşünme şekli aslında (tamam herkesin değil ama çoğunluğun diyelim) farklı ve kendine hastır denilebilir belki bilmiyorum o kadarını. Ancak bunu yargılamak da bana düşmedi. Bunu yargılama sebebim ise yargılanmak. Bana asla alan açılmamış, kendime açmaya çalıştığım alanın da hep kapatılmış olması. Sonra da yıllar içinde daha içedönük kişilik yapısı geliştirerek yine kendimi koruma refleksi geliştirmiş olmam. Ben anlamıyor muyum sanki manipülasyonları. En küçüğünü bile anladığım için zaten birine ''ikiyüzlü'' deme eşiğim çok düşük. Bunu yapamadığımdan veya yapamayacağımdan da değil; yapmamayı seçtiğimden yapmıyorum. Benim değerlerimin çoğunluğunun sonradan oluşmadığını, yani dışsal bir dayatma veya ödül-ceza sistemiyle veya duygusal bir yerden oluşmadığını, belki de yıllar içinde gördüklerimi beynimin işlemlemesi ve analiz etmemle oluştuğunu ve açıkçası bu durumu çevremde pek görmediğim için farklı bulduğumu, bu nedenle de insanların özellikle de ''kendine yarar'' davranışlarının, herkes gibi olma çabalarının, bilinçli veya bilinçsizce yapay tavırlarının (sosyal onay veya kendine iyi biri olduğunu kanıtlama çabaları) beni tetiklediğini düşünüyordum (bu nedenle de en başta en çok kendimi sorguladım, acaba bunlar bende de var da ondan mı irrite oluyorum diye: hayır veya hadi şeeeyyy görünmeyim ''büyük oranda'' hayır).

Sonra kendimi anlamlandırınca bunlar önemini yitirdi. Evet bir anda sanki üstümden tonlarca spiral kalktı gibi hissettim: Düğümler. Sanki her şey yerine oturdu ve diğer olan her şey de kendi köşesine çekildi. Bunlar bir günde bir anda da olmadı. Daha öncesinde hep zaten içsel hazırlık olur ve bir tetikleyici bunu dengeler. Özellikle de bunun dengelenmesini istiyor ve sorguluyorsanız. Bazısının tabi umuru olmaz ama tüm bunları boşuna yazmadım. Ben böyleyim, benim umurumda. Benim beynim analiz eder, her şeyi analiz ediyorum evet ve bunun da değişmesini istemiyorum, çünkü benim düşünme şeklim ve dünyayı tanımlama şeklim, gerçekliğim ve en önemlisi gerçekliğimi ve gerçekliği görme ve kurma şeklim bu (seninki başka olabilir\ bak, ''anlayışlı'' olmayı öğreniyorum yaaa). Öte yandan (yine) bu yazıyı niye yazdım bilmem. Belki de sadece alışkanlık. Bir deftere yazmaktansa sana yazmak daha anlam taşıyan bir eylem olabilir. Zaten bildiğim şeyleri sadece kendime yazmak artık benim için bir ''amaç'' taşımıyor. Birine yazmanın amacından da emin değilim ancak kendine yazmaktan daha geliştirici diyebilirim. 

Önceki yazı dizimi yine sildim. Art arda çok yayınladıklarım birbirinin devamı oluyor, bir hikaye gibi (farkında olmadan öyle yazıyorum, olaylar öyle gelişiyor). Bu nedenle de bu yazı dizilerimdeki ilk yazım hangi histen doğuyorsa (bu seferkinin alt notalarından kırgınlık kokusu buram buram geliyordu), diğer onu takip eden yazılarımda da o hisse merkezlenmiş temalar ve anlatılar dönüyor (öfke ve kırgınlık temelli yazılar yazmak ve yargılayıcı olmak istemediğimden sildim hepsini). Daha önceden mesela fazla iyimser, mantıksal olmaya çalışan (ciddi), kötümser, komik\ komiğimsi ve türevi temalarla şekillenmiş yazı dizilerim de oldu; hiçbiri tam olarak ben değilim! Ah... biliyorum biliyorum, bunlar bir bütün olarak benim bir yüzümü belki karşılar ama işte... bir kere tüm yazılarımı (sanırım geçen yıldı) toptan silince böyle oldu! Buna pişman olmasam da, sonra dengeyi asla yakalayamadım ve muhtemelen yakalayamayacağım da. Silinmeyecek tek yazılarım yorum yazılarımdır (onlarda da onları yazan benim varlığımı görmen mümkün tabi).

Dün gece çok güzel bir gökyüzü vardı. Artık eskisi kadar sık gökyüzünü izleme ihtiyacında olmadığımı fark ettim. Sanırım kendime yalan söylemeyi bıraktıkça bu ihtiyaç azalıyor ve yıldızları daha berrak görebiliyorum. Oldukları gibi, kendileri gibi. Onlara kendi anlamlarımı yüklemeden bakmak, bana daha iyi geliyor ve beni kendime yaklaştırıyor. Çoğu kişi yıldızları çeşitli kavramlarla özdeşleştirir. Benim için yıldızlar eşittir aşktı. Zamanla bu etiketin arınması beni mutlu ediyor. Cidden, doğru ifade bu: Mutluluk. Bir şeyi etiketlemek yani ona kendi anlamını yüklemek tabi ki kıymetli ancak, sanırım ben bunu çok yaptığımdan... doydum ve duyarsızlaştım. Ben kendimde kalarak, şeyleri oldukları şey olarak görmeyi daha ilham verici bulmaya başladım. Bu hep böyle değildi ancak insan değişen, dönüşen ve gelişen bir varlık. Benim de bu konudaki bakış açım değişiyor işte.

Sana bir şey itiraf edeceğim. Bir şeyleri itiraf etmek benim için zor değil, çünkü itiraf ettiğim her şey geçmiş zamana ait. Yıldız ışıkları gibi, görünürlükleri geçmişten yansıyor. Şu anda yoklar, değiştiler. Yıldızlar da böyledir. Hep değişirler, dönüşürler. Biz onları aynı görürüz, hatta özel bir ilgi göstermeden onlara bakarsak onların hep aynı olduğunu bile sanabiliriz. Bunun ne bizim ne de yıldızların gerçekliğine somut bir etkisi olmaz. Çünkü yıldızlarla ilgilenmeyen biri için her yıldız aynı olsa ne olmasa ne, hiçbir etkisi yok. Aynı şekilde yıldızlar için de; onlarla ister özel olarak ister genel olarak ilgilenelim, istersek hiç ilgilenmeyelim, onlar değişmeye, dönüşmeye, parlamaya devam edecekler. Onların parladıkları ve değiştikleri gerçekliğin bizimle alakası yok, biz sadece bunu gözlemlemeyi seçebiliriz ya da seçmeyebiliriz; fark edebiliriz ya da fark etmeyebiliriz. İşte bu kadar basit. Belki de her şey için böyledir: Bu kadar basit. Değersiz anlamında değil, sade olsun yıldızlar anlamında ahjahaj.

İtirafım: Yıllar içinde hayallerim Dünya'dan Neptün'e, Neptün'den Dünya'ya geldi. Bu ışık seyahatlerine rağmen hiç bozulmamış olmaları takdire şayan, bu kısmı vurgulamak yıldızlarıma borcumdur. Değişen şey ise, rol dağılımı olabilir. Benim odağım hep dış dünyadaydı, önceliğim de. Ama kendime karşı dürüst olmayı seçtiğimde, ki benim tüm hokus pokusum buradadır (bu nedenle acemi bir cadıyım), başrol ben oluyorum. Bunu başarmak bence zor bir şey. Diğerlerini bilmem, ancak benim için çok zordu. Ben çok zorlandım. Çok. Yine de geçti veya geçiyor bilmiyorum. Bu konu artık üzerimdeki etkisini yitiriyor. Yıldız ışıkları geçmişten bile gelse, ışık ışıktır.

Bu yazıyı yazarken de kendimi açıklama kafesine kısıldım sanırım. :) Öte yandan sanırım, bu yazının doğduğu his, özgürlük. Bayat bir özgürlük olmaması, onu yayınlamamı ve bu yazının bana getirebileceklerini görmemi istememi sağlıyor. Özgürlükten doğan bir umut, benim tam olarak ''umut''' tanımımdır. Ben basmakalıp bir umuda inanmam. Tıpkı bayat özgürlükler gibi bayat umutları sevmem. Bahsettiğim şey temellenmiş durumlardan ziyade, içten gelen nedenlere bağlı bir umuttur. Çünkü benim temelim hep, içimde ve içimden atılır. Yoksa o temelden hayır gelmez (benim için). Çünkü benim için, içten gelen şeyler sınırsızdır; azalsalar veya artsalar bile hep orada oldukları ve daima değişip dönüşerek başka bir şey olarak doğma imkanına sahip oldukları için içten gelen şeyler benim gözümde asla tükenmezler.

Ve belki de ben, ''farklı'' bulunmadım, insanların kafasındaki ''İlkay'dan farklı'' bulundum. Bu nedenle kendimi ne kadar açıklarsam açıklayım, hep çoğu şey karanlıkta kaldı. Ben bu kadar apaçıkken, bu kadar ''gizemli'' (kapalı) sezilmek... bunu ister miyim bilmiyorum. Çünkü bunu belki de yönetemiyorum. Gizem, değerli bir şey olsa da; insanlar o gizem loşluğunu kendi kafalarına göre doldurduklarında, buna dayanamıyorum ve tetikleniyorum. Benim en büyük korkum, etiketlenmek de değil; etiketlerin benden alabilecekleri: Yaşamım. Kendi yaşamım. İlkay'ın yaşamı. Ben hayatta sadece, bundan korkuyorum. Ve hayatta en çok, tüm isteklerimi bir çatı altında toplayacak şekilde belki de tek, kendimin yaşamını yaşamak istiyorum. Kendi yaşamımı demedim; kendime zaten verilmiş, orada potansiyel olarak duran, zaten benim olan ama yine de komik bir şekilde nasıl erişebileceğimi bilemediğim yaşamımı, kendimin sahip olduğu zaten sahip olduğu yaşamı, yaşamak istiyorum. Çünkü ben içimde kendimi biliyorum, biraz fazla net biliyorum. Bu da beni yıpratıyor çünkü korkuyorum. Onun yaşamını yaşayamamaktan korkuyorum.

Her neyse.

Güzel bir ay dilerim.


Zamanı Durdurmanın Yolları, Matt Haig.


Whisper of the Heart (Mimi wo Sumaseba\ Yüreğinin Sesi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Yoshifumi Kondo 

Senarist: Hayao Miyazaki, Aoi Hîragi

Yapımı: 1995, Japonya


''Bu çocuk bir harika. Bütün kitapları benden önce okumuş.''


Kaynak: Pinterest


''Ama önemli olan içindeki cevheri keşfedip işleyerek değerlendirmektir.''


Shizuku, okumayı ve yazmayı çok seven yetenekli bir ortaokul öğrencisidir. Ortaokulun son yılına girdiği yaz tatilinde kütüphaneden bolca ödünç kitap alıp okur. Shizuku'nun dikkatini, bu kitapların hepsini kendisinden önce okumuş olan bir isim çeker: Seiji Amasawa. Tüm kitapları kendisinden önce çoktan okumuş olan bu okur, Shizuku için büyük bir gizem halini alır. Bir gün Shizuku, trende karşılaştığı havalı ve aldırmaz bir kediyi takip ederek içerisinde pek çok gizemli ve güzel antika eşyanın bulunduğu bir dükkanı bulur. Bu dükkanın sahibi yaşlı adamın torunu Seiji ise tıpkı Shizuku gibi hayallerinin peşinden gitmek isteyen yetenekli bir çocuktur. Shizuku ile Seiji arasında birbirlerine ilham olacakları bir bağ gelişir. Film boyunca başta Shizuku olmak üzere tüm karakterlerin; Seiji, Seiji'nin dedesi, Shizuku'nun ablası, Shizuku'nun arkadaşları Yuko ile Sugimura... hayallerini bazen sorgulama, bazen bulup işlemelerinin öyküsünü izliyoruz.

Bu filmi ilk kez, tıpkı o yıllarda izlemiş olduğum birbirinden güzel diğer Japon animasyonları gibi, liseye giderken izlemiştim. Filmi zaten bir tek o ilk izlememdeki zamanda izledim. Yine de filme dair bir gönderiyi ne zaman görsem, içimde hep sıcak bir his oluşmuştur. Bu durum, Japon animasyonlarını genel olarak çok sevmemden farklı olarak, bu filmin içimde özel olarak yer etmesiyle gelişen bir histi, hismiş. Öyle ki ben bu filmden sanırım sandığımdan bile daha çok etkilenmişim. Bu filmi izledikten sonra blogda kendimi ifade etmek için yazdığım öykümsüler, bu filmden izler taşıyor. Bunu bir şekilde seziyor ve biliyor olsam da, beni filmi şimdiki izlememde asıl şaşırtan durum, filmin müziği oldu. Ne zaman kendi kendime bir melodi mırıldansam, hep aynı melodiyi mırıldanırdım ancak o melodiyi nerede duyduğumu hatırlayamazdım. O melodiyi bu filmde duyduğumu keşfettim ve filmin beni yıllara yayılacak bir şekilde bu kadar çok etkilemiş olmasına şaşırdım.


''Hikayeyi bitirince neyin farkına vardım size de söyleyeyim mi? Bir şeyi sadece istemek yetmiyor. Hem Seiji kendini daha hızlı geliştiriyor. Yazmak için çok zorlandım. Ama, hep korktum. Hep korktum.''


Filmin basit ama çok tanıdık bir konusu var: İlk aşk. Filmi bu durumla sınırlamanın, filmin ifade ettiklerine haksızlık olacağını önceden olsa ilk aşk temasına haksızlık olacak şekilde düşünebilirdim ancak artık bunu düşünmüyorum. Filmin konusu gerçekten de bu, ilk aşk. Karakterler çocukluk ile ergenlik arasındaki o kafa karışıklığının yaşandığı yıllardalar. Hayatlarında alacakları ''ciddi'' kararların belki de ilki olan iyi bir liseye yerleşme olayı gözlerini korkutuyor. Özellikle de bir duruma karşı yeteneği, özel bir ilgisi olan çocuklar, yaşamlarının seyri konusunda daha tedirgin olma eğiliminde olabiliyorlar. Çünkü maddi bir oluşum var etmek ile kendi içlerindeki heyecanı buluşturacak bir seçim yapmaları gerektiğini sezebiliyorlar. Filmimizin ana karakterleri Shizuku ile Seiji, öz farkındalığı gelişmiş çocuklardı. Shizuku yazmak, Seiji keman üreten bir zanaatkar olmak için çabalıyor ve bu yeteneklerinin peşinden gitmelerinin yollarını arıyorlardı.

Bizimle ortak gayeye sahip olan insanlar ya da en azından kendi içimizdeki kıvılcımdan parçalar gördüğümüz insanlar, bize ilham olurlar; bizi, etkilerler. Bu durum özellikle de filmdeki karakterlerin yaş grubundayken, dış dünyanın kurallarıyla bakış açımız sınırlandırılmamışken, çok daha belirgin bir şekilde kendini gösterir. Karakterlerin akran olmaları, onları bu ortak gayede bir arada ilerleten durumlardan bir diğeriydi. Karakterler birbirlerini anlayabiliyorlardı. Üstelik Shizuku ile Seiji'nin çok fazla ortak ilgi alanının olması, onları birbirlerinin hem en yakın arkadaşı, hem de ilhamı yaptı. Özellikle de Shizuku'nun hisleriyle empati kurabildiğimi hissettim. 

Shizuku, Seiji'nin kendini geliştirmesinden çok mutluydu ancak ondan hem fiziksel mesafeler, hem de deneyim farkı olarak ayrılacak olmak, Seiji'nin ''gerisinde'' kalacak olmak, Shizuku'nun kalbini kırmış, diğer yandan onun kendi yeteneklerini ciddi bir şekilde sorgulaması ve kendine gerçekçi hedefler koyması için ittirici güç, diğer bir ifadeyle ilham, olmuştu. Benim kalbimi kıran da buydu. Shizuku'nun bu saf hisleri. Mutluluk, kaygı, yalnızlık, coşku, umut, korku... Ve hepsini kapsayan ilk aşk. Yazmaya dair, geleceğin belirsizliğine dair ve ilk kez başka bir insana karşı hissedilen yoğun duygulara dair o benzersiz saf his: Aşk. Bu, kalbimi kırdı. Çünkü karakterler çok gençti, bunları en saf haliyle görebilecek kadar genç. Aynı zamanda ben de bu filmi ilk kez izlediğim liseye giderkenki halimi düşündüm. Bu saf hislerimi en derinlerimde hissedebilecek kadar küçücük olduğum yaşlarımı. Bu, gözlerimi doldurdu. Belki de tam da bu nedenle bu film benim için hep çok özel olarak kalacaktır.


''Ben kararımı verdim. Bu tepeyi birlikte çıkacağız. Seninle birlikte.''


Filmin arka planında yer alan yan olaylar; arkadaşlık ilişkileri, büyümeye dair kafa karışıklıkları, gerçekten önem verdiğin ve içinden gelen bir şey için çaba göstermek ve denemek, sorumluluk duygusunun gelişimi, aileyle ilişkiler, bir manzara gibi basit anlara yüklenen anlamlar... filmin çizimleri ve müzikleri, çok gerçekçi ve bu nedenle de sade bir etkileyicilikteydi.

Filmin çizimlerine bu noktada ayrıca değinmem ve övgüler dizmem gerekli. Her detay, tıpkı gerçek yaşamda olan veya olabilecek şekilde ince ince çizilmişti. Özellikle de Shizuku'nun odasının dağınıklığını her gördüğümde, bu odadaki her bir detay beni güldürdü. Tüm bu ince detayların düşünülmesi, hem karakter gelişimlerinin hem de zamanın akışının dinamikliğini de arttıran durumlardı diye düşünüyorum. 

Bu filmi izledikten sonra filmde yer alan Baron karakterinin başka bir macerasını daha izlemek isterseniz Sihirli Kedi (The Cat Returns\ Neko no ongaeshi) isimli filmi de izleyebilirsiniz (filmi şurada yorumlamıştım). 

Benim çok sevdiğim ve muhtemelen hep seveceğim, basit ama gerçekçi bir konu ve akışa sahip, çoğu kişinin de benim gibi kendinden parçalar bulabileceğine inandığım, benim artık konfor alanı filmim Yüreğinin Sesi.


Whisper of the Heart | Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

WHISPER OF THE HEART Soundtrack Collection için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


The Cat Returns (Neko no ongaeshi\ Sihirli Kedi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hiroyuki Morita 

Senarist: Reiko Yoshida

Yapımı: 2002 - Japonya


''Sen çocukken kedilerle konuşabildiğini söylerdin.''


Kaynak: Pinterest


''Belki de iyi olur. Bütün gün yan gelip yatmak... Kulağa harika geliyor. Harika bir yemek, ardından güzel bir uyku. Rahatsız eden kimse de olmaz. Ama bir kediyle evlenmek tuhaf olur. Her ne kadar prens olsa da...''


Haru kendi halinde ve biraz da utangaç bir lise öğrencisidir. Bir gün trafikte bir kedinin hayatını kurtarmasıyla sakin hayatı hareketlenir. Kediler Krallığı'nın prensi olan bu kedi, Haru'ya teşekkür ederek aceleyle yoluna döner. Ancak prenslerinin hayatını bir insan kızın kurtardığını öğrenen Kedi Kral, Haru'yu oğluna gelin olarak kediler ülkesine getirmekte kararlıdır. Film boyunca Haru'nun Kediler Krallığı sakinleri ile olan mücadelesini izleriz. Kediler Krallığı'ndaki herkes bir kedidir ve Haru orada zaman geçirmeye devam ettiği her an, bir kediye dönüşecektir. Kedi Kral tarafından alıkonulmuş Haru'nun yardımına centilmen Baron, azılı balık hırsızı Muta ve eski bir dost olan Yuki yetişecektir. Ah tabii bir de karga Toto'yu unutmamak gerekir!


''Bazen insan bir şey yarattığında ve yarattığı şeye ruhunu kattığında yarattığı şey bir ruh kazanıp hayat bulur.''


Bu filmi ilk kez çocukken televizyonda izlemiştim. Filmin ne kadarını izlediğimi anımsayamasam da, kediye dönüşmüş bir kızın animasyonunu izlediğim yıllar boyunca hatırımda kalmıştı. Ta ki lise yıllarıma dek. Sihirli Kedi benim hem Japon animasyon filmleriyle tanışmam, hem de bu filmleri sevmem konusundaki ilk filmimdir. Bu nedenle de yeri bende ayrıdır.

Japon animasyonları büyülü dünyalarını gerçekçi hisler içerisinde izleyiciye yansıtmaları nedeniyle pek çok kişinin kalbinde yer edinmişlerdir. Bu filmde de kedilerin gizemli dünyası büyülü bir anlatım dili ve hepimizin aşina olduğu tanıdık hislerle kurgulaştırılmıştı. Özellikle de yaz akşamlarında etrafı kolaçan edip bir yerlere kararlı bir şekilde yürüyen kedilere rastladığımda, aklıma onların kendi gizli dünyalarına yürüdüğü fikri gelir. Bu fikri de çocukluğumda yer bulmuş bu filme borçlu olduğumu biliyorum.

Kısa ama insanı içine çeken, olayların doğallıkla aktığı, sevimli bir film. Kedileri sevenler filmi zaten severler de, bunun yanı sıra ben filmde özellikle de Haru karakterinin dönüşümünü izlemekten keyif aldım. Başlangıçta utangaç bir genç kız olan Haru, yaşadığı macerayla birlikte duygularını ifade etmeyi öğreniyor ve olgunlaşıyordu. Film aslında kahramanın yolculuğu temasını olabilecek en doğal, içten ve sevimli bir şekilde yansıtıyordu. Bu bakımdan filmi yaşı küçük izleyicilerin de, yaşı büyük izleyicilerin de severek izleyeceklerini düşünüyorum.

Sihirli Kedi her ne kadar ayrı ve tek başına bir kurgu olsa da, filmde yer alan Baron ve Muta karakterlerini Yüreğinin Sesi (Whisper of the Heart) isimli anime filmde de görüyoruz (filmi şurada yorumladım). Yüreğinin Sesi filminin ana karakteri Shizuku, Baron'dan ilham alarak bir hikaye yazıyor. Shizuku'nun Baron için yazdığı hikaye, Sihirli Kedi'de izlediğimiz kurgu olmasa da, Baron karakterinin geçmişine dair bilgi edinmek için iki filmi bir arada izleyebilirsiniz. 


The Cat Returns - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz | Film Yorumu


Yönetmen: Mustafa Kotan 

Senarist: Arzu Yurtseven, Gamze Özer

Yapımı: 2025


''Bir varmış, bir yokmuş... Sihirli zaman içinde, dünyaların çok ötesinde, evreni ortadan bölen yıldız tozu nehrinin bittiği yerde güneşlerden daha parlak bir ağaç varmış. Bu ağacın sesini duyanlara peri, duymayanlara fani denmiş. Ağacın sesi perilere sihir, fanilere masal vermiş. Bu ağacın gücünden doğan perilerin bazıları buraya geri dönmüş, bazıları da ölümsüz hayatı yaşayacakları gezegenlere gitmiş. Her peri geldiği yeri bilirmiş de, hayatın akışına kaptırınca kendini, bu ağaç da zamanla bir efsaneye dönüşmüş.''


Kaynak: Pinterest


''Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor. Yıldızlara bakmaktan, hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin; vazgeçmeyin ki, gerçek olsunlar.''


Uzak bir gezegendeki hapishanesinden çıkan Gogo (Kutsi), Periliçe'nin (Ayşen İnci) emriyle birlikte üvey ablası Dudu (Nevra Serezli) ile birlikte yaşamaya başlar. Gogo, peri hapishanesinde geçirdiği günlerin intikamını almaya yeminlidir. Sonsuz ömrünü bir fani gibi sihirli güçleri olmadan geçirmekle cezalandırılmış Gogo, çeşitli hinlikler yaparak perilerin başına dert olacaktır. Film boyunca Gogo'nun periler dünyasının başına dert olma hikayesini izlediğimiz gibi, olayların arka planında Sihirli Annem'in 2003-2006 yılları arasında yayınlanmış ve artık klasikleşmiş sezonunda yer alan karakterlerin yıllar içinde hayatlarında yaşanan değişikliklere de tanık oluruz. Bu bakımdan film, yıllar evvel çıkan ana dizinin fandomu (hayranları) için bir çeşit nostalji etkisi barındırmakta.

Filmin çekildiği haberini geçen yıl aldığımda çok heyecanlanmıştım ancak o zaman da, şimdi de filmin çok oldu bittiye getirilerek çekildiğini düşünüyorum. Sanki ana diziyi yıllar evvel izlemiş birileri bir sohbet sonrasında bu senaryoyu genel hatlarıyla oluşturmuş da hemen ardından detayları düşünmeden filmi çekmeye koyulmuşlar gibi bir his verdi bana film. Bence ana sorun filmi özellikle de senaryo anlamında zayıf bulmam bile değildi; ana sorun, filmdeki yapay oyunculuk performanslarıydı. Ben karakterlerin kendilerinin bile yıllar sonra onlara biçilmiş hayat akışını içselleştirebildiklerini düşünmüyorum açıkçası. Özellikle de Toprak (Jennifer Boyner) ve Çilek (Zeynep Özkaya) karakterlerinin yaşamının seyri yalnızca diziye çocuk oyuncu çeşitliliği kazandırmak için o şekilde çizilmiş gibiydi. Hele hele Çilek ile Toprak'ın eşleri olan karakterler köşe yastığı gibi gıklarını çıkarmadan sahnede bekliyorlardı. Aynı şekilde çocuk oyuncu ve peri karakter sayısı artsın diye filmdeki karakterleri net çizilmemiş çocuk oyuncular da vardı. Özetle, doldurma karakter çoktu.

Sihirli Annem dizisi ilk versiyonunu 2003-2006 yılları arasında televizyon ekranlarında yayınladı. Yıllar sonra izleyicilerin isteği üzerine 2011-2012 yıllarında ikinci bir dizi versiyonu daha aynı oyuncularla çekildi ancak o versiyon bile benim gözümde dizinin ilk sezonlarının etkisine sahip değildi. İlk sezonu bu kadar özel yapanın diziyi ilk çocukluk yıllarımda izlemem veya dizinin bana çocukluk yıllarımı anımsatması olduğunu düşünmüyorum. Bu sezonları daha başarılı bulma nedenim duygusal değil, somut nedenlere dayanıyor. 

İlk sezonlarda oyunculuk performansları daha gerçekçiydi. Pek çok izleyicinin de benimle aynı veya benzer görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Karakterler arası ilişki dinamikleri (örneğin kardeş kavgaları, aile bağları), peri-fani dünyaları arasındaki geçiş ve geçirgenliğin doğal akışı, olayların çok yönlü ve en önemlisi gerçek hayat senaryolarından üretilmesi... Zaten bu diziyi daha sonraki yıllarda çekilmiş olan sihirli çocuk dizilerinden ayıran temel unsur da bu: Gerçek yaşamda yaşanan veya yaşanabilecek olaylar hakkında izleyicide duyarlılık oluşturmak ve bunu yaparken de doğal yaşam tepkilerinden kopmamak (yani doğal bir oyunculuk performansı sergilemek).

Bu filme gelecek olursam, filmin hedef kitlesi çocuklar olduğu için çocuk oyuncu bolluğu (karakterlerin doldurma karakterler olması buradaki ana problem) ve yetişkin oyuncuların sanki çocuklar onlar düzgün ve doğal bir telaffuzla ve mimiklerle konuşmazlarsa onları anlayamayacaklarmış gibi abartılı mimik ve tonlamalarla konuşmaları bahsettiğim yapaylığa neden olan temel durumdu. Böyle davranmayan Periliçe (Ayşen İnci), Dudu (Nevra Serezli) ve az sahnede yer alan Perihan (Gül Onat) karakterlerinin performansları ise doğal olmaları sebebiyle başarılı ve akıcıydı. Karakterler dümdüz konuşsalar bile daha gerçekçi bir akış olurdu ciddiyim. Zorlama bir ''rol yapıyoruz'' havası filmin her sahnesinde görülüyor. Aynı şekilde Taci karakterinin seslendirmesini de asla beğenemedim. Zaten ilk sezonlardaki eğitimli bir köpek olduğunu oyuncuların her röportajında ifade ettiği köpek Taci ile onu seslendiren Metin Serezli'nin verdiği sanki gerçekten de insandan köpeğe dönüşmüş bir karakteri izliyormuşuz hissi sonraki sezonlarda bana hiç geçmedi. Bu filmdeki Taci ve seslendirmesi ise fiyaskoydu.

Filme dair en beğendiğim ve duygulandığım sahne ise, sevgili Defne Joy Foster'ın hayat verdiği Eda karakterinin yapay zeka aracılığıyla yer aldığı sahneydi. Burada da çok başarılı bir görüntü çıkmamıştı ortaya ancak bu karakteri ve karaktere hayat veren oyuncuyu çok sevdiğim için filmde onu görmek, onun anısına oyuncuların ve yapım ekibinin hep saygılı davranması, beni duygulandırdı. Öte yandan film boyunca tekrar eden ''hepimiz biriz'' fikrini anlamlı bulmakla birlikte, olaylara yedirilişini çok çiğ bulduğumu eklemeliyim. Bu fikrin film boyunca gerçekten oturduğu sahne de, sevgili Eda periyi gördüğümüz andı. Perilerin başka bir yerden gelip oraya döndükleri ve dönüşümün yaşamın bir gerekliliği olarak var olduğu, bu nedenle sevdiklerimizden hiçbir zaman gerçekten ayrılmayacağımız fikri, alışıldık ama anlamlı bir fikir. Filmdeki işlenişi ise, filmin genel senaryosunun acemiliğine rağmen, başarılıydı.

Film bittikten sonra bitiş jeneriğinden önce ve jenerik sırasında ilk sezonlardaki set arkası görüntülere yer verilmesi ise oldukça duygusaldı. Hatta koca filmde beni gerçekten etkileyen sahneler de bunlardı. 

Filmin, özellikle de dizisiyle büyümüş bir izleyicisi olarak, çok fazla eksik noktası olduğunu düşünmekle birlikte, izlerken hiç sıkılmadığımı ve hatta zamanla bahsettiğim olumsuz durumlara da alıştığımı ve kabullendiğimi, bundan sonrasında ise filmden keyif aldığımı söyleyebilirim. Gerek senaryo, gerekse oyunculuk performansları olarak çok çok çok daha başarılı olabilecek ancak mevcut haliyle de keyifle izlenebilir bir film. 


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz (Fragman) için tıklayabilirsiniz.



Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Dune - 1. Kitap (Frank Herbert) | Kitap Yorumu

Yazar: Frank Herbert, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni, gezegenin yapısında bulunan melanj isimli bir baharat nedeniyle önemli bir konumdadır. Bu baharat, uzay yolculukları için gerekli olduğu gibi, baharatı tüketenlere ömrü uzatma ve geleceği görme yetisi vermesi gibi özellikleriyle de önemlidir. Arrakis bir çöl gezegenidir. Öyle ki bu gezegende; deniz, yağmur, sandal, boğulmak vb. kavramların bir kelime karşılığı bile yoktur. Bu gezegende su, kutsaldır. Gündüzün güneşi insanların düşmanıyken, gece ve doğan iki ayı, Fremen adıyla bilinen Arrakis yerlilerinin yoldaşıdır. Gözyaşı da kutsaldır; vücuttan çıkan hiçbir su boşa gitmemelidir.

Çöl insanları her daim damıtıcı giysiler giymek zorundadır. Bu giysiler vücutlarının her bir zerresinden atılan suyu arıtarak, insanların kendi vücut sularını yeniden içmelerini sağlar. Çölde damıtıcı giysisi olmayan bir insan, acılı bir ölüme ilerlemektedir. Fremen halkı için can, vücut suyu demektir. Bu insanlar için su o denli kıymetlidir ki, tek bir su zerresinin bile (bakın damla demiyorum) boşa gitmemesi için her şeyi yapabilirler. Fremenlerden ölen bir kişinin vücut suyu, kabilesine aittir. Hatta bu halkın bu konuda bir deyişi vardır: ''İnsanın eti kendisine, suyu kabilesine aittir...'' (Sayfa 675)

Bu topraklar gelişmemiş ama insan gücü olarak güçlü bir halktan oluşmaktadır. Arrakis'in yönetimi uzun yıllar Harkonnen Hanedanı'na bağlı kalmışken, Padişah İmparator'un emriyle yönetim Atreides Hanedanı'na geçer. Bünyesinde bu kadar kıymetli bir maddeyi (melanj) taşıyan bu gezegende yönetimin el değiştirmesi de sessizce olmayacaktır. Atreides Hanedanı'nın başındaki Dük Leto, ailesi ile birlikte kendi vatanları olan Caladan gezegeninden oldukça farklı olan bu çöl gezegenine yerleşir. Dük'ün resmi olmayan eşi Leydi Jessica'dan olma tek oğlu genç Paul, bu gezegenin ve evrenin kaderini belirleyecek isim olacaktır.

Altı kitaptan oluşan Dune serisinin ilk kitabıyla birlikte Dune'un zengin evrenine ilk adımımı attım. Bu kitapla yazar, Dune gezegeninde yaşanacak olaylara başlangıç yaptığı gibi, bu evrenin kurallarını da okurlara aktarmış. Bilimkurgu kitaplarında bir okur olarak benim gözüme çarpan iki ilerleme yolu var: 1. Fütürizmden yola çıkarak kurguyu biçimlendirmek, 2. Var olan dünyamızın kurallarını kurgusal bir dünyaya aktararak eleştiride bulunmak. Her iki yol da bilimkurgu türünün özellikleri ve sınırları gereği tabi ki birbirinden net sınırlarla ayrı ilerlemiyor ancak bu tip kurgularda mutlaka birinden biri daha baskın olarak kurguda işlenir.

Bu kitapta ise ikinci maddede ifade ettiğim, var olan sisteme eleştiri getirme amacı ön plandaydı. Bu bakımdan kitabın arka kapağında da yazan şu yoruma katılmıyorum: ''Yüzüklerin Efendisi dışında bu kitapla kıyaslanacak başka bir kitap yok'' (Arthur C. Clarke). Bu karşılaştırmanın temelden problemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Yüzüklerin Efendisi tür olarak bir epik fantastik eseriyken, Dune bilimkurgu türünün bir ürünü. Tüm kurgusal yapıtlarda temel amaç yeni bir gerçeklik oluşturmaktır. Bazı eserlerde ise yazarlar, bu gerçekliği yalnızca alternatif bir hikaye alanı olarak değil; yeni bir dilin, coğrafyanın, varlık türlerinin ve hatta dini, siyasi, sosyal ve kültürel yapıların şekillendirdiği bütünlüklü bir evren olarak kurarlar. Bahsi geçen her iki seride de (Yüzüklerin Efendisi ve Dune) benzer olan tek ortak nokta bence buydu: Yeni bir evren oluşturulması. Bunun dışında ise iki seri arasında benzerlik bulmanın zor olduğunu söyleyebilirim. Bu bakımdan, en başta türleri farklı olduğu için, iki seriyi kıyaslamanın doğru olmadığını; çünkü en başta aynı bağlamda değerlendirilemeyeceğini düşünüyorum. 

Farklı kurgular birbirleri ile kıyaslandığında aralarında ortak bir gayeden çıkan veya ortak bir gayeye ilerleyen bir benzerlik ilgisi, ortak bir noktada onları buluşturan bir bağlam olmalı. Bu bakımdan ben Dune serisinin bu ilk kitabı ile, eğer bir kurgu ile illa ki kıyaslamak lazımsa, Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler isimli romanı arasında benzerlik kurdum diyebilirim. Mülksüzler'de de bilinen dünyanın kurallarının dışında bir dış dünya faktörü olayların gelişimini etkilemekte ve bilinen dünyanın sınırlarını okura sorgulatmaktaydı. Dune'da da benzer bir yapıyı görüyoruz. Kitaba da (ve hatta seriye de) adını veren Dune (Arrakis) gezegeninin jeolojik ve iklim yapısı, toplumu ve toplumsal kuralları, yönetim biçimi ve yöneticileri, hatta yöneticiler arasındaki güç mücadelesi; gezegendeki siyasi, sosyal, dini ve kültürel yapı yoktan var edilen bir içerikten ziyade, varolan dünyamızın kurallarının kurgusal bir gerçeklikte yeniden yorumlanmasıyla oluşmuştu.


Yazarın bu gezegenin kurallarını oluştururken dünya toplumlarının bakış açılarından, dillerinden ve kültürlerinden ilham aldığını görmek zor değil. Dune pek çok açıdan (gezegenin fiziksel ve halkının toplumsal\ düşünsel yapısı) Orta Doğu ülkelerini çağrıştırırken, bu gezegeni sömürme yarışına girmiş hanedanlar ve imparatorluk ise daha gelişmiş toplumları simgeliyordu. Hanedanlar için bu gezegen yalnızca bir sömürü alanıydı. Gezegenin halkı ise kendi içerisinde yönetime bağlı şehirliler ile çölde yaşayan bağımsız halktan oluşuyordu. Yönetim, şehirlileri yağmalarken; barbar olarak nitelendirilebilecek bağımsız bir yaşam süren Fremen isimli çöl halkı, zorlu koşullar altında ama özgür bir yaşam sürüyordu. Bu halkın kimliğinin oluşumuna yıllar evvel Bene Gesserit rahibeleri aracılığıyla ekilmiş olan ''bir kurtarıcının geleceği'' fikri ise, halkın dininin özünü oluşturmaktaydı. Kitabın ana karakteri olan Paul (Usul\ Muad'Dib), yüzyıllar ve hatta bin yıllar öncesinde ekilmiş bir tohumun büyümesini sağlayan bir can suyuydu diyebiliriz. 

Bene Gesserit yönetimi, Padişah İmparator'un bir yan kolu olarak mistik öğretilere bağlı katı kuralları takip eden ve çok büyük oranda kadınlardan oluşan bir tarikat-okuldu. Bu okulun ana hedefi, evren planlaması amacıyla soyların kaynaşmasını sağlayacak üreme programlarını faaliyete sürerek ''Kuisatz Haderah'' makamı için en güçlü soyların en iyi özelliklerini almış bir lider var etmekti. Bunu yapmak için de yüzyıllara yayılan bir öğreti sistemiyle farklı hanedanların soyundan gelen ve soyları gizli tutulan çoğunlukla kız bebekleri bir öğrenci olarak yetiştirerek onları zihinsel ve fiziksel açıdan güçlü ve maddeyi yönlendirebilecek yetenekte yetiştirmeyi amaçlamışlardır. Sonrasında büyük hanedanların arasına karıştırılan bu kadın öğrenciler, güçlü nesillerin üretilmesinde rol oynamaktadır. Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirilmiş bu kadınlar, zihni kontrol etme konusunda ustalaştıkları için maddeyi etkileme, yani karşısındaki kişiler üzerinde güç sahibi olma (ses ile emir verme bu güce bir örnek), duygularını düzenleme ve üst boyutlardan bilgi alma gibi insanüstü nitelendirilebilecek becerilere sahip olmaları nedeniyle ''cadı'' olarak da anılmakta ve diğerleri bu kadınlara hem saygı duymakta, hem de onlardan çekinmektedir.

Muad'Dib lakabıyla öne çıkarak Arrakis lideri olacak Paul'un annesi Leydi Jessica da bir Bene Gesserit üyesiydi. Ondan istendiği üzere bir kız evlat doğurmak yerine, rahibe ananın ve okulunun emrine karşı çıkarak bir erkek bebek dünyaya getirmiş ve onu Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirmiştir. Paul küçük yaşlardan beri aldığı eğitimler ile; hem Bene Gesserit yönteminin ona sağladığı zihinsel güç, hem de savaş eğitiminin getirdiği bedensel çeviklik ve güç ile bir lider olmak için biçilmiş kaftandı. Üst tabaka tarafından canı çekilmiş bir halk, sömürülen bir gezegen ve Paul'un ailesine yönelik uygulanan entrika ve ihanetler sonrasında kendisinin gezegende çoktan yeri hazırlanmış bir liderin boşluğunu doldurması doğallıkla gerçekleşti.

Kitabın düşünsel arka planının çok sağlam olduğunu söyleyebilirim. Yazar pek çok toplumsal ve dini öğreti ve düşünce yapısından ilham almakla birlikte, bunlardan bağımsız yeni bir yapı oluşturarak kurgusunu özgün bir temele yerleştirmiş. Kitap kalın bir kitap olmasına rağmen (ekler ve terminoloji kısımları dahil 707 sayfa), dil ve anlatımı oldukça akıcı, kurgunun işlenişi sürükleyiciydi. Kitaba yönelik getirebileceğim olumsuz eleştiri, kitabın kurgusal zeminine veya dil anlatımına yönelik değil; olayların akışına yönelik olacak. 

Olaylar arasında gerçekleşen zaman atlamaları doğal bir şekilde verilmeye çalışılmış ancak bu yapılırken aradaki boşluklarda gerçekleşen olaylar ifade edilmediği için kurguda kesintiler meydana gelmiş. Ben kitaba hiç ara vermeden okuduğum için aradaki atlamaların boşluklardan oluştuğunu takip etmekte zorlanmadım ancak kitabı okumaya çok değil birkaç gün veya hafta ara vererek okusaydım ''bu olaya nasıl geldik'' cümlesini kurmam ve kafamın karışması kaçınılmaz olurdu. Zaman atlaması sorununun yanı sıra, bazen kitaptaki bazı önemli olayların başı verilip sonrasında birkaç cümleyle olay geçiştirilerek bu olay yaşandı bittiye getirilmesi de bir eksiklikti. Kurgu sağlam olduğu için pek çok okurun bunlara dikkat etmediğini okuduğum yorum yazılarında gördüm ancak bunlar anlatımdaki ciddi eksiklikler diye düşünüyorum. Kitap zaten kalın olsa da, aradaki önemli olayların oldu bittiye getirilerek ve hatta yer yer hiç anlatılmadan sadece ''bu olay yaşandı'' mantığında geçiştirilmesi, benim kitaptan etkilenme oranımı azalttı doğrusu.

Bunun dışında benim genel olarak beğendiğim bir başlangıç kitabıydı. Kitabın ayrıca belki de pek çoğumuzun bildiği 2021 yılında gösterime girmiş Dune: Çöl Gezegeni ve en azından benim yeni haberdar olduğum 1984 yapımı Dune isimli iki farklı film uyarlaması bulunmakta. İlgisini çekenlere önerebileceğim genel olarak başarılı bir bilimkurgu klasiği.

Kitaplarla kalın.


Hıdrellez.


''Bu duayı her kim okuyorsa...

Yüzüne, gözüne, yanaklarının ucuna can gelsin. Hücreleri, midesi, içinde düşünceler dönüp duran beyni sağlıkla dolsun. Güneş kirpiklerine dokunsun, göz bebeklerinden kalbine ulaşsın. İçi ışıl ışıl parlasın.

Hayattan korkmasın. Kendini akışa hop diye bırakmayı bilsin. Neşe onu kucaklasın, başından aşağı kova kova şans dökülsün. Sevdikleri hep yanında olsun.

Kafası karıştığında, şüphe tohumları zihin kıvrımlarında oynaşmaya başladığında... gözlerini Toprak Ana'ya çevirsin. Yağmuru izlesin, rüzgara sarılsın. Her şeyin geçeceğini bilsin.

Hırsla, kibirle koşup durmak yerine hayata teslim olmanın gücünü hissetsin. Gökyüzü kadar engin, kar tanesi kadar eşsiz olduğunu hatırlasın. 

Duygularından korkmasın. Küçük bir çocuğun cesaretiyle dinlesin karnının sesini. İçine sinmeyen hiçbir şeye ''evet'' demesin. Kendini köşeye sıkıştırıp ''keşke''lerle, ''ama''larla, ''oysa''larla ruhunu çürütmesin.

Kalabalığın sesiyle arasına mesafe koysun. İhtiyacı olmayan sözlerin kalbine girmesine izin vermesin.

Meyvenin yere düşmesini beklemesin. İstiyor mu? Koparsın dalından. İştahla yesin, afiyet bal olsun.

Geceleri uykuya dalmadan önce sahip olduklarını hatırlasın. Hiçbir şeyi yok mu? Pencereden baksın. Yıldızlar hepimizin, unutmasın.

''Olması gerekenler''le ''var olan'' arasında sıkışırsa, aynaya baksın. Doğa Ana'ya, Gök Baba'ya, Dünya'ya... Aynada ona bakan gözlerin uğruna güvensin.

İnansın, tüm kalbiyle inansın: Güneşin daha parlak doğacağına, bulutların dağılacağına, yağmurun dineceğine inansın. Güzel günlerin geleceğine.

Kendine sahip çıksın. Bu bedende, bu kirpiklerin arasından dünyaya bakarken... Küçük bir çocuğun resim yapışındaki heyecanla. Usta bir şairin kalem tutuşundaki özgüvenle çizsin sınırlarını. Kendi olmaktan korkmasın.

Bu mavi dünyaya yıldız tozu gibi serpilmiş milyarlarca insandan biri olduğunu da, bir su damlasına eşsiz bir okyanus sığdırdığını da unutmasın.

Evini aradığı anlarda kalbine baksın. Kendini yalnız hissettiğinde her kalabalıkta yeri olduğunu hatırlasın.

Bu dünyada kocaman bi' yeri olduğunu, hayal edebildiği her şeyin gerçek olabileceğini bilsin.

Yüzünü güneşe dönsün. Dönsün ki tüm gölgeler arkasında kalsın...''

(alıntıdır).


Not: Bu yazıyı her yıl paylaşıyorum. Vaktiyle bir yerde görüp defterime not almış ve bloglarımın birinde (eskisinde de olabilir emin değilim) paylaşmıştım. Sonra her yıl paylaşır oldum. Kaynak belirtemiyorum bu nedenle ama zaten sosyal medyada da 5 Mayıs yaklaştı mı bu konularla ilgili her hesap yazıyı paylaşıyor, yani zaten her yerde aynısını veya benzerini görebileceğimiz bir yazı. İçime aydınlık bir enerji veren bir yazı. 

Hepimizin dileklerinin en güzel şekliyle gerçekleşmesi dileğimle. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. :)




Popüler Yayınlar