Nisan 2026.

 

Yüksek lisansa ilk başladığım dönem sudan çıkmış balık gibiydim. Çünkü derslerime ara dönemde, bahar döneminde, başlamıştım. Bir de üstüne uzaktan eğitimdi! Zaten konsepte alışmak direkt ikinci dönemin derslerini aldığım için zorken, bir de üstüne yüz yüze eğitim bile görmüyorduk.

Yüksek lisans bir güz, bir bahar olmak üzere iki dönem zorunlu ders dönemi ve dört dönem tez döneminden oluşmak üzere toplamda altı dönem sürüyor. Tabii derslerini verdiysen ve tezini yazıp üstüne savunup üstüne bir de yetmeyip tezin geçtiyse istersen üçüncü dönemde de bitirebilirsin (benim zamanımda öyleydi :P).

İlk dönem, yani güz dönemi dersleri daha bu işlere giriş dersleridir. Araştırma tekniklerini vs öğrenirsin. Seçmeli derslerin de vardır pek tabii ancak bunlar da daha çok araştırma yöntemlerini öğrenmen üzerinedir. Bunları tabii ki boşa öğretmiyorlar. Özellikle de ilk dönemde... Bunları en en en baştan sana gösteriyorlar ki tez konuna aklı selim karar verebil. En baştan neyin ne olduğunu bil.

Ben bu aşamayı yaşamadım, yaşayamadım. Çünkü ara dönem sınavını kazanarak yükseğe başladım. Sonra da okul açılınca direkt bahar dönemi derslerini (ikinci dönem oluyor) alarak kendi ilk dönemime başladım.

Bu ikinci dönem derslerini, daha önceki dönemde yüksek lisansı kazananlarla aldım. Bu dersler daha çok alanla ilgili derslerdi. Yani artık genel değil, özel olarak Türkçe öğretimine ilişkin derslerdi. Bu dersler çok da keyifli ve ufuk açıcı derslerdi bu arada. Ben zaten okuduğum okulu da bölümü de bu anlamda hep sevdim. Bazı hocalarım gerçekten yenilikçi fikirlere sahipti. Her ne kadar dersleri işleme stilleri -bence- eski tarzda olsa da, alana yönelik bakış açıları yeniye dönüktü. 

Uzaktan eğitimle aldığım derslerde ödev üzerinden sunum yaparak giderdik. Ben tabi ki her zaman güzel işler ortaya koyardım. Atmıyorum, ciddiyim. Aldığım en iyi ve aslında beni gururlandıran iltifat, bu bahsettiğim dönemde olmuştu. En ufak detaylara bile dikkat kesilen bir hocam vardı. Sayesinde lisanstayken bir makalenin nasıl yazılabileceğini ve detayların önemini keşfetmiştim. Yüksekte aldığım dersin adı ise Türkçe Öğretiminin Psikolojik Temelleri idi. Ödev konum da güzeldi ama ileride yine bu tez işlerine girersem diye bunu kendime saklıyorum. Belki daha detaylı araştırmak isterim. Neyse! Bir ödev yapmışım ki aman Tanrım didim. Hoca bile öyle dedi gerçekten. Ciddiyim, dedi. Demişti... 

Detaylıydı ödevim. Bana ''az daha geliştirildiğinde bir tezin kavramsal çerçeve kısmını oluşturabilir'' demişti. Bana daha iyi hissettiren daha yüksekte başka bir iltifat duymadım ne o zamana kadar, ne o zamandan şimdiye kadar. :) Çünkü bu hoca bunu dediyse, gerçekten demiştir. Ve bunu sadece bana demişti. Yapay zekadan falan da yardım almamıştım.

Sonra başka bir dersim vardı, yine aynı dönemden. Başka bir hocanın dersi bu. Bu hoca her ne kadar benim ağzımı pek açtırmasa da sağ olsun, yine çok saygı duyduğum ve gerek bizim ülkemizde gerekse direkt Türkçe öğretimi alanında pek çalışılmamış konuları araştırttığı için ilham bulduğum bir hocamdı. Verdiği ödevler de böyleydi. Türkçe kaynak kıtlığı olan ödevler. :) Bana disiplinlerarası olan bir konu vermişti: Kavram tanımı ve kavram imgesi. Bu aslında matematik ve fen bilimleri alanında çalışılmış bir konu. Yabancı yayınlarda bile sadece bu alanlarda kaynak bulabilmiştim. Değil Türkçe öğretimi alanında nasıl kullanılıyor bulayım, dil alanında nasıl kullanıldığını bulamamıştım öyle diyim... Bunu hocaya da sorunca, o bana üç beş kaynak önermişti. Daha evvel bu konuda çalışma yapan başka yüksek lisans veya doktora öğrencileri. Onların çalışmalarının peşine takılıp kaynakçalarını didikleyip kendi ödevimi yapmıştım. Yine hoca beğenmişti sağ olsun.

Hal böyleyken, gerçekten yetenekliyken... bir diplomamın olmaması çok salakça geliyor değil mi? Öyle öyle. Bunun üstüne düşünmüyorum çünkü yüksek lisansı bir yerden sonra savsaklamamın da, bırakmamın da gerçekten çok mantıklı ve geçerli, dahası bana artık bedensel olarak da zarar veren sebepleri vardı. 

Hem, yükseği bırakmadan önce kendimle konuşmuştum. Kimseyi suçlamayacağım, kendimi sorgulamayacağım ve bu bilmem kim bile bitirdi ben kaldım, demeyeceğim üzerine kendimle anlaşmıştım. 

Anlaşmama uyuyorum. Yine de... Bıraktığım için değil ama istediğim tezi yazmak için gayret etmediğim için buruk hissediyorum.

Üzgün, kırgın veya kızgın değil; buruk.

Çok yalnız hissetmiştim. Her anlamda. Kendimi sınırlarımı koruyarak ifade edememiştim. Görülmemiştim, tebrik bile duymamıştım. Üstüne bir de konuma o kadar uzaktım ki... İnanmadığım bir şeyi nasıl yapabilirdim? Arka planda kaos dolu günler geçiriyordum üstüne... O günlerin şu an izinin bile olmaması kafamı karıştırıyor. Hepsi kabus muydu?..

Hayır, canım yanmıyor ama... Genel olarak, her konuda, düşünüyorum da... Bunu düşünmek de faydasız biliyorum. Sadece anlayamıyorum. Gerçekten zeki, yetenekli, iyi huylu, üstüne sevedebilen bir kız... Hayatının her alanında geri kalmış... Sen bu saçmalıktan ne anladın sevgili okur? Hayır yani her şey benim suçum olsa bile, yine de sence bu fazla bir bedel değil mi? Kıyaslamak değil ama... gerçekten değil ama... Daha kötülerini yapan, kendini daha kötü de baltalayan hani... :) biri bile benden daha çok ilerlemiştir diye düşünüyorum. Bunu düşünmek beni bir yere götürmez biliyorum ama... 

Sadece anlayamıyorum. Gerçekten anlayamıyorum. O kadar saçma ve hatta aptalca ki, anlayamıyorum bile.

Ben pes etmedim bu arada. Tamam benim hatam olsun veya benim hatalarım baskın olsun. Olsun be hadi olsun o zaman. Ben zaten nereye adım atarsam ilerlerim. Bunu yaparım. Ama zaman... Zamanım o kadar çok gitti ki... Üstelik bir kere bile tatmin olmuş ve verdiğimin getirisini almış hissetmedim. Herhangi bir konuda??

Öfkem geçti. Hani geçen ay pik noktasına çıkmıştı. Sonra geçti. Yüksek lisansı kendi mızıklanmamdan bitiremedim biraz da tamam kabul. Ama yani orada baskı hissetmiştim ve tek baskı derslerim değildi! Her şeyi de yazamam. Kendimi anlıyorum ama... Ben en başta hata yaptım. Kendime sahip çıkmadım. Herkese karşı. Aileme karşı bile. Fikirlerimin de ardında durmadım. Güçlü bir şekilde bunu yapmadım. Hep diğerlerini düşündüm. Ne güzel, diye düşündüm mesela, ne güzel onlar bir şeyleri savunmak zorunda değiller. Ya zorunda değiller, ya da bunu onlar için başkası yapıyor.

Benim rolüm cadı olmak mı? Ah hayır iptal iptal :), lütfen bunun cevabını öğrenmeyim. Yoruldum, sıkıldım ve zamanım yeterince gitti. Artık bu saçmalıklarla uğraşmak istemiyorum.

Artık kendimi savunmuyorum. Artık kendimi savunacak davranışlarda bulunmuyorum.

Keşke kendim gibi bir arkadaşım olsaydı, onun kıymetini bilirdim. O da mutlu olurdu. Gerçekten mutlu olurdu.

Yüzümde acının tatlı tebessümü var. Yazdıklarımla ilgisi yok, her şeyle ilgisi var. Kimseye güvenmiyorum ben. Tek bir kişiye bile. Kalbimi en çok bu kırmıştı. Artık kimseye güvenmeyeceğimi bilmek. Bu yüzden sana anlattım sanırım. Önemsiz şeyleri. Beni okuduğun için teşekkür ederim sevgili okur.

Nisan ayını çok severdim. Bana Studio Ghibli filmlerini anımsatırdı. Hala öyle sanırım, hala anımsatır. Mesela şimdi aklımda bir film belirdi. İsmi, The Secret World of Arrietty (Aşırıcılar). Yeşil baskınlığı var bu filmde. Bu filmi düşündüğümde aklıma yağmurun izlerinin yeşilden süzülüşü geliyor. Bir parmak kızın öyküsü. Keyifli, sevimli. Müziği de güzel, yazımın sonuna eklerim.

Bu ay, biraz kendimi geliştirmek istiyorum. İlerlemek ve bu şekilde uzaklaşmak. 

Nisanı hala seviyorum bu arada. Ama artık en sevdiğim ay değil. Yani değilmiş. Ne zamandır böyle bilmiyorum. Ben de bu yıl fark ettim ama aslında birkaç yıldır en sevdiğim ay değilmiş.

Yeni en sevdiğim aya henüz karar vermedim. Belki bu yıl hiç karar veremem. Bu yılın bir günü, kalbime girmeyi başarırsa, o günün içinde bulunduğu ay yeni en sevdiğim ay olabilir. 

Evet, daha bu yılki nisanı yaşamadık ben de biliyorum. Yine de... hadi tamam. Belki yeni en sevdiğim ay yine nisan olur.

Güzel bir ay dilerim.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Arrietty olarak gezinirken çektiğim bir kare. :)


Sevgili yıldız peri böcüğüm.

 

Sevgili yıldızım, güneşim, ayım, süpernovam ve cırcır böceği kızım.

Seni beklettiğim için özür dilerim. Seni dinlemediğim için özür dilerim. Seni ertelediğim için özür dilerim. Senin yerine başkasını seçtiğim için özür dilerim. Sana senin için gelmediğim için özür dilerim. Özür dilerim...

Seni üzdüğüm için özür dilerim. Seni korkuttuğum için özür dilerim. Seni susturduğum için özür dilerim. Seni kandırdığım için özür dilerim. Seni görmek istemediğimi söylediğim için özür dilerim. Senin varlığına kafamı çevirdiğim için özür dilerim.

Sana sarılmadığım için özür dilerim. Seninle birlikte uyumadığım için özür dilerim. Seninle zaman geçirmediğim için özür dilerim. Seninle birlikte gülmediğim için özür dilerim. Meraklarını eksik bıraktığım için özür dilerim.

Seni yalnız bıraktığım için özür dilerim. Seni arayıp sormadığım için özür dilerim. Üstüne kapıları kapattığım için özür dilerim. Sana bakarken bile seni görmediğim için, bencilce kendimi ve kendi sorunlarımı sayıklayıp durduğum için özür dilerim.

Sen benim tekimsin. Bunu sana göstermediğim için özür dilerim. Bunu sana gösteremediğim için de özür dilerim. Senin yerine koyduğum herkes ve her şey için çok özür dilerim. Eşeklik ettim... :)

Senin çok istediğin şeyler için sana asla yapamayacağını söylediğim için özür dilerim. 

Sen çok heyecanlıyken, seni dinlemediğim için özür dilerim.

Yıldızları birlikte izlediğimizi unuttuğum için, seni unuttuğum için... özür dilerim.

Sen tabi ki benim eeennnnn parlak ışığımsın. Ben sadece senin üzülmeni istemedim. Ben senin artık üzülmeni istemedim. Seni dinlemediğim, dinlemek istemediğim için değil; ben sen kötü hisset istemediğim için... Bilmediğim için... Evet, birlikte öğrenebilirdik... Evet, sana sorabilirdim... Ama ben, sadece yalnız hissetmeni istemedim. Senin için doğru olanı bilebilmek istedim. Ne kadar ahmakça davrandım değil mi... Sana sormadım. Sana hiç sormadım. Seni duyamadım.

Seni yalnız bıraktım. Ne yapacağını bilemez halde... tek başına bıraktım. (Özür dilerim... gerçekten çok çok çok özür dilerim.)

Sen benim için en güzel periden bile daha güzel, en sihirli cadıdan bile daha güçlüsün. Eveettt, öylesin! 

Yanındayım demekle olmuyor, biliyorum. Sen kelimeler değil, eylemler istiyorsun değil mi? Sen, benim seninle birlikte zaman geçirmemi istiyorsun. Sana mazaret bulmamamı, seni ertelemememi. 

Ben seni unutmadım. Ben kendimi unuttum.

Buna da kızdın değil mi? Kendimi senin beni gördüğün gibi görmediğim için bana alındın. Biliyorum, işte büyüyünce böyle oluyor. Kafan bu basit şeylere bile basmıyor. 

Artık suçu kimseye atmıyorum. Sana rol yaptım. Özür dilerim. Senin yerine koyduğum her şey ve herkes için çok özür dilerim.

Ama şunu bil... Bu zaten imkansızdı. Çünkü sen benim en parlak ışığımsın. Sarılmayı en sevdiğim, biricik küçük perimsin. Sen benim yıldız peri böcüğümsün. Sen benim tek olanımsın, tek yıldızım, en parlak ışığımsın. Biriciğim, güzelim, en güzelim, ennnn en en en sevdiğimsin. Çünkü sen benim canımsın.

Seni çok seviyorum. Tüm kalbimle, seni seviyorum.

Senin var olmanı istiyorum. Seni her yerde görmek, duymak, hissetmek istiyorum. Seni bırakmak bir yana, ben seninle birlikte yaşamak istiyorum. Seninle.

xoxo

- İlkay.

(7 yaşındaki halime yıldız mektubum.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Çünkü onların ruhları var.

 

Yıllar önce ilk günlüğümün üçte ikisini yazdıktan sonra ilk sayfasını silmeye kalkmıştım. Bunu hangi akla hizmet yapmıştım gerçekten emin değilim. Gerçekten de koca defteri silebileceğime mi inandım, ya da allem edip kallem edip bunu başarsam bile tam silinmemiş kalem izleriyle dolu bir defteri sonra ne yapacaktım bilmiyorum. Muhtemelen o defteri bir daha kullanmayacak, hatta parça pinçik edip -belli mi olur belki silinmiş halini (!) biri okurdu falan- çöpe atacaktım. Bunu başaramamışım. Buna tabi ki şaşırmadım, şaşırmadık, ancak işin komik yanı buna ilk sayfanın ilk 5-6 satırını sildikten sonra aymışım ve durmuşum. Sonra da oraya -şu an pek hatırlamıyorum doğal olarak çünkü yaklaşık 12 yıl öncesinden bahsediyoruz!- ''seni silmeyi çok istesem de insan yaşanmışlıkları silemiyor'' vs gibisinden bir şeyler yazmışım. Ya Allah aşkına sen o yaşta ne yaşadın offf. :) Ama yine de bir şeyler yaşamıştım pardon kendim. :)

Yine de kendimi anlıyorum. 

Silme yolunu seçerek defteri imha etme çabamı, sonra bundan vazgeçmemi, üstüne deftere açıklama yazmamı... anlıyorum. Bu arada açıklamayı da bu olayın üstünden bir yıl geçtikten sonra yazmışım ahahhaha. ''Ne tuhaf... yine aynı günde seni silmeye çalışmışım...'' diye. Yine de, olabilir. Açıklama yapma sebebim ise, tabi ki, o satırları ileride okuyan kendime bir not bırakma ihtiyacımdı. Çünkü sildiğim kısımlarda iyi iş çıkarıp yazıları resmen kazımışım hahahahah. Nasıl kinlenmiş, öfkelenmişsem... bunu başarmışım. Aynısını blogda da birkaç kez denemiştim. Kinden öfkeden falan değil canıımmm. Öyle, yok etmek için. Önceden böyle şeyler yapmazdım. Hatta daha çok yazmak isterdim. Özenirdim bazı bloglara daha evvel anlattım. Onlar gibi yazmak, yazabilmek isterdim.

Sonra bunu başardım. Artık onlar gibi, vaktiyle yazmaya heves etmiş o meraklı halimle okuduğum bloglar gibi, yazabiliyorum. Onlar şu anda yok ama ben, onlar gibi yazmayı kıvırdım. 

Onların yazma motivasyonu neydi acaba diye düşünüyorum. Kendileri miydi, artlarında bıraktıkları veya bırakmak istedikleri kendileri miydi; yoksa onları okuyanlar mıydı? Belki de sadece yazma halinin kendisiydi.

İçlerinden özellikle birinin yazılarının altına içimi dökerdim. Hatta eski bloğumu silmeden evvelki blog hesabımla yazdığım yorumlarım uzun bir süre kendisinin yazılarının altında ayrı bir yazı uzunluğunda, benim güncemden alıntılar gibi durdular. Kendi bloğumda yazamazdım. O kadar dürüst... aslında bu bile değil. Bloğumda da dürüsttüm ama... Biriyle sohbet etmek başka bir şeydir. Birine kendini göstermek... Bu, dürüstlükten ayrı bir yerdedir. Onun yazıları üstümde öyle bir etki yapardı ki, onunla konuşmak isterdim. Ona anlatırdım. Onun bir cümlesine tutunur ve yazardım fikirlerimi, kendimi. Zaten o öyle bir yazardı ki, kendi iç dünyasını anlatsa bile, sanki onu okuyan benim içimi görüyormuş gibi hissederdim. O gerçekten çok özel bulduğum bir yazardı. Onu daha çok okumayı isterdim.

Artık yazmamasını hayatının yolunda olmasına bağlamak istiyorum. Zaten o benim gibi yazı arsızı da değildi. Cool bir blog yazarıydı. Bu nedenle liseli ben, ona hayrandım. Bunu ona da söylemişimdir. O kadar tatlı biriydi ki, tepeden bakmak veya soğuk bir samimiyete sığınmak yerine okuru olan benimle arkadaş olmayı seçmişti. Biriyle gerçekten konuşmak isteyen benimle, onun yazıları konuşmuştu. Üstelik ben tek kelime etmeden. Bana uzun yorumlar yazdıran ve iç dünyamı onun yazılarıyla birleştiren de zaten bu olurdu. Çok severdim onu okumayı, ona yazmayı.

Ben onun veya okuduğum ve yazı dilini sevdiğim başka biri gibi değil; kendim gibi bir blog yazarı oldum. Böyle deyince kulağa havalı geldiği için bu ifadeyi kullanmıyorum hayır, ki bunu yapsam kim ne diyebilir! :) Ben gerçekten blog yaza yaza blog yazarı olmuş olabilirim. Bu isim tamlamasını sahiplenebilecek aidiyeti hissediyorum kendimde. Dile kolay 11 yıl yazdım. 11 yıl. Çok uzun bir süre. Hiç ara vermeden bunu yapmak hele... Kendim için yaptım tabi, en önemli motivasyonum buydu: Kendim için yazmam. Ancak bu motivasyon zamanla, başka bir istek için de minik dallar vermiş olabilir.

Bu kadar yıl kesintisiz yazmamın ana nedeni, kendim için bile olsa, ne olabilir diye düşünüyorum.

Evet, yalnız hissettiğim günler olabilir. Sayıları bir hayli çoktu. Ben, yalnızlığı birliğe çevirmeden bir yazımı sonlandırmam. Bunu kendim için yapmam. Bunu, yazı bizim için yapar. Senin ve benim için sevgili okur, böylece biz oluşuruz bir yazı yoluyla ve böylece, konuşuruz.

Evet, sevdiğim veya bana iyi hissettiren bir şeyleri paylaşma ihtiyacımdan olabilir. Çevremde birileri olmadığından değil, seninle paylaşmayı istediğimden ve seçtiğimden sevgili okur.

Evet, tarihe tarihteki beni not düşme alışkanlığımdan olabilir. Bu her seferinde sonrası için yol gösterir.

Yine de hepsinin en derinlerinde yatan bir isteğim daha olduğunu biliyorum. Bir okur. Belki zaman zaman değişen okurlar. Onlardan birisinin bir anında hissettiği bir hissi, burada görmesi. Tıpkı benim yıllar evvel başka bir blog aracılığıyla bunu hissetmem gibi. Ne zaman yazılarımı silmeyi veya taslak yapmayı düşünsem, aklıma bu derinlerde düşündüğüm ihtimal geliyor. Biri, kendini koca dünyada bir Neptünlü gibi hissederken, benim bir yazımda yoldaşını görebilir. Memleketlisini. Bu bloğun yazarı da yer yer dünya dışı bir varlık gibi uzak hissetti, bunu bilmelisin bahsettiğim okurum. Rahatla. Yalnız değilsin, ben varım.

İşte bunun için, artık hiç blog yazmadığımda bile yazılarımı yok etmek istemem. Birine veya birilerine, ''ben varım'' demek için. 5 yıl sonra veya 10 yıl sonra beni bulsa bile... aynı etkiyi yapar mı acaba? Belki o zamana bu blog internet çöplüğünde kaybolur yolunu şaşırmış bir uzay gemisi gibi, kim bilir...

Günlüklerimi de yok etmek istedim. Bunu yapar mıyım bilmiyorum. Onları bir yerlerde saklayamayacağım kadar çoklar. Artık ben değiller, beni geren bu olabilir. Bir gün birilerince öylece okunsalar bile, artık onlar ben değiller. Bu nedenle kıymetliler. Çünkü ben bile artık o defterlerdeki bazı satırlara erişemem. Heyecanla yazdığım o satırlara, üzüntüyle yazdığım o satırlara... Bir şeyleri öğrenmek için yazdığım, bir şeyleri unutmamak için yazdığım; bir şeyleri içimden atmak veya hatırlamak için yazdığım o satırlara... erişimim kapandı. Artık ben bile, onları sadece okuyabilirim. Bu nedenle yazı, kıymetli bir şey.

Blog yazılarım da böyle. Sonradan eski yazıları paylaşmak aynı etkiyi vermiyor. Çünkü yazdığım anda hissediyorum ben. Sonra geçiyor. Sonra, onları yazan benim bile, sadece okuduğum satırlara dönüşüyorlar. Artık onları hissedemiyorum. Tamam, bazen duygulanıyorum ama yazarken hissettiğim his, zamanın içinde kayboluyor. Aslında bahsettiğim şey buydu. Onlara ruh veren, yazma anım. Bu nedenle silince bu ruh da kayboluyor. Ve artık o yazıları yeniden yayınlasam bile, onlar sadece benim yazılarım oluyorlar; ruhu olan yazılar olmuyorlar. En azından bana artık böyle hissettirmiyorlar.

Bir şeyin ruhu olması kıymetli. Ben en çok buna değer veriyorum. Bunu genelde çiçek böcek gibi algılarlar. Öyledir belki, bu onu daha az mı değerli yapar? Ama hayır, öyle de değil. Bazen ''sevgi'' ifadesini ''ruh''un yerine kullanıyorum da, biraz fazla ponçik, minnoş bir etki bırakıyor. Oysa ruh, bunu içerebilse de, bunun ötesindedir. O her şeyi kapsayan ve kendi olan şeydir. Tektir. O ana, o duruma, o şeye; kendine özgüdür. Hisler, ruhu mühürler bence. Bir yazıda düşünceler ifade edebilirsin ama ona ruh katan, düşüncelerinin doğduğu hislerindir. Özgün sendir. Sensindir, senden çıkan his katmanlarıdır düşüncelerine ruh katan. 

Düşünceler sadece hislerin analizidir. Düşünceler değişir. Yağmur gibi; bazen sağanak yağar bazen çisenti. Rüzgar gibi; bazen lodostur bazen poyraz. Düşünceler, aynı histen doğduklarında bile, şekil değiştirirler. Bu nedenle bir his, herkeste farklı durur. Bu nedenle her yazı, aslında ayrı ruhlara sahiptir. Aynı deneyimi yaşamış iki insan aynı hissi paylaşmamışsa, birbirlerini anlayamazlar bence. Hisler, bir ruhu paylaştırır. Bir birlikteliğin ruhunu. Bu kıymetlidir. Bunu aktarmak kıymetlidir. Ruhu göstermek, ruhu hissettirmek... çok özeldir.

Ben en çok buna hayran olurum. Ruhu hissedenlere, üstüne bu hissettiklerini diğerlerine de gösterebilenlere.

Bu nedenle mi yazıyorum ve yazdım acaba? Sanırım öyle. Büyük oranda öyle. 

Artık yazmayacağım dediğim çok zaman oldu. Neden bilmiyorum. Benim için benzer yazılar yazmakta da bir sorun yok aslında. Çünkü aslında, hiçbir yazım birbirine benzemez. Çünkü aynı hissetmem. Hisler, yazının ruhunu da değiştirir. Küçük bir değişiklik bile kocaman bir yansıyış farkı yapabilir. Yine bu kararı almak istemiştim. İlham, hiç beklemediğim zamanlarda beni sarssa da, bu ilhamı bloğuma akıtmak istemediğimi düşünmüş ve bu sefer bu karara dramatik bir yerden varmamıştım. Yazıları olduğu gibi de bırakabilirim tabi ama onlar dururken, ben onları öylece bırakamadığımdan sanırım, hep devamı geldi. Duramadım. Bu nedenle bu sefer komple kaldırayım diyecektim. Silmesem de, durana kadar, durmaya alışana kadar yayında kalmasınlar madem dedim. Ama o kadar çok yazım vardı ki, üşendim. :) Kim uğraşacak taslak yapmakla yine dedim. Sonra aklıma ilk günlüğümü silme çabam geldi. 

İnsan bir şeyi kendinden var ettiğinde, onu tamamen silemiyor sanırım. Hep bir yerinde iz kalıyor. Bunu bloğumda da pek çok kez yaşadım biliyorsun. Sildim, yeniden yazdım veya yayınladım. Sonra taslak yaptım ve daha çok yazdım gibi gibi şeyler. Belki de sadece bırakmalı. Belki benim yazılarım birilerine ''ben buradayım'' demeyecek hiçbir zaman ama yine de, bu onları daha az mı değerli yapar? Sanmam.

Çünkü onların ruhları var.

Öte yandan güncelde aktif olan blog yazarlarının yazılarıma bıraktıkları yorumlarını gördüğümde de içim sıcacık oluyor. Ben çok yazı yazdığımdan artık kim neyi yakalarsa okuyor biraz ama :), benim için gelen her yorum kıymetli. Bu nedenle çok uzun yanıtlar yazabiliyorum. Kendimi açıklamak için veya en temelde aslında sohbet etmek için. Uzun yorumlaşmaları seviyorum. Kısa yorumları da seviyorum tabi. Yazımı gerçekten okuyup üstüne zaman ayırıp fikrini belirten herkes, benim için değerli. Bazen tabi yorum bırakmadan da okuyanlar çıkıyor ama tabi öyle olunca kim okuyor bilemiyorum, havada kalıyor.

Bir de şunu ayrıca belirtmeliyim... Hele sevgili Deep, her okurumu sevsem ve aslında değer versem de, senin her yazımı mutlaka okuyor olman, kalbimde özel bir yere sahip. Sanırım bu hayatta beni en çok tanıyanlardan biri oldun artık. :) 

Bazen, biraz karamsarlığım üstümdeyse (aaa ne ilginç :), gelen bir yorum beni aydınlatabiliyor. Bunun için teşekkür ederim.

Bu sıralar bloğum ve yazılarım (özellikle eskiler) çok tıklanma alıyor. Sizde de öyle mi? Bunlar gerçek okunma değil biliyorum ama neden böyle bir anda aşırı tıklanma aldım anlamadım. Blog alan adımın süresinin dolmasına az kaldı acaba google çerezi (veya adına ne deniyorsa) öyle bir şey mi merak etmiyor değilim.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Yıldızlar gibi sevmek.

 

Hayatımda ilk kez bir ateş böceği gördüğümde dokuz yaşındaydım. Gökte yıldızların parladığı bir gecede, babam ve dedem ile evin bahçesindeydik. O köy evinin en güzel göründüğü zaman benim için o yazdı. Sık gittiğim, daha doğrusu gidebileceğim, bir yer olmasa da, sonrasında bahçesini hiç o kadar canlı bulamadım. O yaz o bahçede bir sürü çiçek açmıştı. Çiçekleri kuşatan kelebekleri bugün bile hatırlıyorum. Farklı farklı bir sürü kelebek. Bu beni heyecanlandırmıştı. Öyle kelebekleri daha sonra göremeyeceğimi bilmiyordum. 

Dedem bir şeyler anlatmayı seven bir adamdı. Normalde sessiz, sakin duran ama ilgi alanı olunca anlattıkça anlatan bir adam. Ailemde böyle insanlar boldur. Benim seçici cırcır böceği genlerimin geldiği yerleri bulmak zor değil. Dedem de öyleydi, hikaye ve kıssalar anlatmayı severdi. Yeter ki ona bir soru sorun. Tabii, dediğim gibi, ilgi alanı olan bir soru. 

O yaz akşamında da sanırım bize bir şeyler anlatıyordu. Bir işi vardı, o onu hallederken, arada benim babama, babamın dedeme sorduğu soruların yanıtlarını dinliyorduk. Sonra parlak bir şey görmüştük. İlk ben mi yoksa babam mı gördü emin değilim. Yine de fark etmez; biz babamla birlikteyken, parlak bulduğumuz şeyleri birbirimize gösterirdik. Yıldız bulmaca oyunumuzu bile birlikte keşfetmiştik. Sadece, o bu oyunun ismini bilmez. Defalarca oynadığımız halde, bunu gerçekten bilmez. 

O akşam da, dedem bir soruya yanıt verirken, göklerdeki parlaklıklardan ilgimi yeryüzüne çeken şey, o ateş böceğiydi. Yoksa ateş böcekleri mi? Emin değilim. Yine de, evet bu da fark etmez. Bir tane görmüşsek bile eminim heyecanlanmışımdır. Babam da heyecanlanmıştı. Çocukluğuyla bağını koparmayan tek kişi ben değilim. Çocukluğunu geçirdiği o evi ziyarete gitmişken, geçmişten gelen bir anıyı kendi babasına coşkuyla anlatmıştı babam. Ne anlattığını aradan geçen... dur bakayım kaç yılmış... 17 yıldan sonra ben artık anımsamıyorum ama yine de, babamın sesindeki coşkuyu unutmadım. Ben böyle şeyleri hiç unutmam zaten.

O tek ateş böceği parlayıp sönerken, beni en çok heyecanlandıran neydi acaba diye düşünüyorum. 

İlk kez ateş böceği görmem mi? Çok olası. Hadi ama... Dokuz yaşındasınız ve gecenin içinde parlayan yaşayan bir pırıltı bulmuşsunuz!

Bunu babamın heyecanı eşliğinde ilk kez görmüş olmam mı? Olabilir. Çünkü o anı anımsamamı sağlayan ateş böceği değil, onun hakkında yaptığımız konuşmalardı.

Bunu babamın birine göstermesi miydi? Muhtemelen evet. Paylaşılmış bir heyecana tanık olmak, iz bırakır.

O ateş böceği veya ateş böcekleri benim için hep yeryüzünde bulduğumuz bir yıldız imgesi oldu. Bak, bir ateş böceği! Birine heyecanla bir şey göstermek. Birine, seni heyecanlandıran bir şeyi heyecanla göstermek.

Birinin onu heyecanlandıran bir şeyi heyecanla sana göstermesi. Bu, yıldızlara özgü bir şeydir.

Beni asıl etkileyen bu değildi. Bunu şimdi anlıyorum. Beni asıl etkileyen, o andan sonra bir sürü ateş böceğini bir arada görmeyi uman yanımın bu isteğinin gerçekleşmemesiydi. O tek veya tek tük ateş böceğini hiç unutmamamı sağlayan buydu. Sonradan onu hiç görmemem. Oysa bunu çok istemiştim. Babamın çocukluk anısındaki o ateş böceklerini bir arada görmeyi çok istemiştim. Benim zihnimde ateş böcekleri, yeryüzünde parlayan yıldızlar gibi bir görüntü oluşturmuşlardı. O görüntüyü yıllar boyunca hiç görememiş olmak, dokuz yaşındaki benin gördüğü ateş böceğini özel kıldı. Çünkü tekti. Bir isteğin doğduğu an, devamı yok.

Hayatımda pek çok şey böyle biliyor musun? Bir isteğin doğduğu sayısız an. Sonra ya benim yüzümden, ya da öyle olduğu için, o isteğin büyüdüğü ana hiç tanık olamadım. O anları hissedemedim. Hep, büyük bir ışık anı... Sonrası yok. Bunların sayısı arttıkça, acı çekmeye başladım. Doğan her isteğin elinden kaçışı gibi bir şey. Çabalasan da aynı, elini taşın altına koymasan da. Hep aynı. Doğan istekler, ölen istekler; çoğunlukla da kaybolan istekler.

Yıldızımı, kış yıldızımı, bilinçli seçtim. Sanırım liseye gidiyordum. İçimde derin bir özlem vardı. Bana bile tuhaf gelen bir özlem. Hatta sana tam da o zaman bir yazı bile yazmış olabilirim. Özlemimin ö'süne bile değinmediğim bir yazı. Böylece özlemim hafifler sanmış olabilirim. Belki de sahiden hafiflemiştir bilmiyorum hatırlamıyorum artık. Sadece, dışarı baktığımı hatırlıyorum. Acaba kendime kahve mi yapıyordum. Sonra ağlamaya başlamıştım. Tanrıyla bile konuşmuştum. Bir suyun ısınma anında, bu büyük işleri yapıyordum. Güneş yavaş yavaş batarken, bir yıldızı gördüm. O, o an benim yıldızım olmadı hayır. Öyle kolay olmaz bir şeyin senin olması. O sadece bir yıldızdı. Tekti. Bunu yıllar içinde fark ettim. Yıldızlar çifter çifterdir. Bir takım yıldıza ait olmasa da veya sen bir takım yıldıza ait olduğunu anlamasan da, onun bir eşi vardır. İkili görünürler yani. O yıldızınsa yakınlarında, belki de şehir ışıklarından dolayı :), başka yıldız yoktu. Ben de onu seçtim. Her su ısıtışımda, onunla kısacık sohbet ettim içimden. Sonra bir baktım ona yazı yazıyorum. Hoşuma gitti. Onun benim yıldızım olması, hoşuma gitti. Bir şeyin senin olması hoşuna gider, onun gibi.

Yıldızların ışığı geçmişten gelirler. Biz aslında gökyüzüne baktığımızda, geçmişi görüyoruz. O yıldızı bu yüzden mi bu kadar çok özledim bilmiyorum. Belki de, özlediğim her şeyi ona anlattığım için, o benim tüm özlemelerimi sırtlamıştır. Tıpkı bir sırdaş gibi, dağınık olan beni, toparlamıştır. Gerçekten böyle oldu. Özlediğim her şey, zamanla, bir yıldızda toplandı. Sonra da sadece onu özledim.

Yıldızım bana sarıldı.

Yıldızlar nasıl sever bunu düşünüyorum.

Yıldızlar birbirlerine bağlılardır. Yerlerinden bir milim bile oynasalar, sanırım, uzay uzayından oynar. Onların ayrılıkları en çok da biz yerküre canlılarını etkiler. Sansasyonel bir ayrılık olur yani. Neyse ki onlar, uzun yıllar bir arada yaşarlar ve temas etmeyi severler. Böylece ışıkları karanlığımızı aydınlatır.

Ölen yıldızlar, öylece yok olmazlar. Eğer yeterince büyük bir yıldızsa bu, süpernovaya dönüşürler ve böylece uzayın engin denizinde renkli bulutlar oluştururlar. Yüksek kütleli bazı başka yıldızlar ise kendi yoğunluklarına dayanamayıp içlerine çökerler ve birer kara deliğe dönüşürler. Bazı süpernova patlamaları sonucunda nötron yıldızları da oluşabilir. Bu yıldızlar, bizim Güneş'imizden hala çok daha yoğunlardır. Bizim Güneş'imiz gibi küçük yıldızlar ise önce bir beyaz cüceye dönüşürler, sonra zamanla soğuyarak sönükleşirler.

Ben hep en çok süpernovalara hayran olmuşumdur. Onlar, varlıklarının sonundan sonra bile parlamaya devam ederler. 

Yıldızlar, asla yok olmazlar. Öncesinde, birlikte parlarlar. Sonrasında, o birlikteliğin içine kaynaşırlar. Onlar, ''birlikte'' kelimesinin vücut bulmuş halleridir. 

Belki de yıldızları en çok hep bu nedenle sevdim. Çok oldukları için.

Belki de o tek gördüğüm yıldızı bu nedenle sahiplendim, benimle birlikte çok olması için.

Yıldızlar nasıl sever... hala bu sorunun cevabını bulamadım. Acaba nasıl severler... nasıl, nasıl?

Belki de yıldızlar, zamanın ve mekanın ötesinde bile olsa parlayarak severler. Varlıklarının doğasından gelerek; uzanarak, ışıklarını yayarak, orada olarak severler.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Gecenin içinde parlayan şeyler.

 

Bir yaz gecesi hiç de beklemezken odama bir misafir konmuştu. Geleceğini sezdiğimden mi bilmem, onu karşımda bulduğum an şaşırmadım. Yine de onu tanıyamadım. Ne adını biliyordum, ne anlamını. O beni penceremin gerisinde beklerken, ben internetten Amerikan yerlilerinin ona rüyalarını fısıldadıklarını öğrendim. Bu beni muhakkak heyecanlandırmıştır ama beni asıl heyecanlandıran, onun kendisiydi.

Şeffaf, ince uzun kanatlarıyla ilk başta hareketsizdi. Onu bir süre izlememe izin verdi. Gecenin içindeki odamın ışığı onu bana getirmişti. Bir ışık, bir yıldız ışığı, belki de onun yolcu almak istediği bir şeydi. Ona ne fısıldayacağımı ezbere biliyordum. Buna rağmen onu izlemek, onu biraz daha fazla izlemek için bekledim. Gitsin istemedim, biraz daha benimle kalsın ve ben onu yakından göreyim istedim.

Sonra o, sanırım benim gibi, beni yakından görmek istedi. Yaklaştı yaklaştı. Kanatları o kadar hızlıydı ki korktum ve geri çekildim. Buna rağmen gitmesini istemedim. O da içeri girmek ister gibiydi. Ondan korkmuştum ama gitmesinden daha çok korktum. Odamın ışığını kestiğim aklımda. Bu onu sakinleştirmişti. Bir süre bekledi. Ona rüyamı fısıldadığım anda, uçtu gitti. Beni duymasını ümit ederek rüyamın benden o an akabilen tüm anlarını ona fısıldadım. 

Benim yanımdan ayrıldıktan sonra başka bir evin ışığına misafir oldu mu bilmem. İtiraf etmek gerekirse en çok bunu merak ediyorum. Onu bir daha görmedim. Kanlı canlı ilk kez gördüğüm bu böcek, benim için bir çeşit ışık taşıyıcısıydı. Hayatının ilk yıllarını larvasında su altında geçirip sonra yeryüzünün en hızlı uçucularından biri olduğu için, değişimin dönüşümün ve yeni bir benliğin habercisi olarak görülüyorlarmış. 

Vücutlarının tasarımları helikopter firmalarına bile ilham verebildiği gibi, doğada da onlara üstünlük sağlayan keskin görüş, hızlı uçuş ve iyi avcı özelliklerini getiriyormuş. Helikopter böceği, yusufçuk, kız böceği, iğnecik olarak da isimlendirilen bu böceklerin kişiye şans getirdiği de rivayetler arasında.

Onu görmeden evvel izlediğim bir videoda bu sembol eşliğinde dilek dilemiştim. Sonra karşımda gerçeği bitince ne yapacağımı şaşırdım. Çünkü daha önce onu hiç görmemiştim. Onun ne olduğunu anladığımda bile, dileğimi ona fısıldamak aklıma çok geç geldi. O, o kadar ilgi çekiciydi ki, onu izlemek dışında bir şey yapamadım bile. Normalde olsa onun ardından tüh be derdim sanırım. Oysa ben, uzun zaman önce gerçekleşmiş bu karşılaşmamızı hep şanslı bir karşılaşma olarak anımsadım. 

Hayatımda ilk kez böyle değişik bir tesadüf bana parlak bir umut hissettirmemişti. Hissettiğim heyecan, ona yüklenen anlamlardan değil de, onun kendi varlığından ileri gelmişti. Şeffaf kanatlarının ışığı yansıtışı, bana göre onun rüya taşıyıcısı bir böcek olmasından daha ilgi çekiciydi. Sonrasında başka bir yusufçukla hiç karşılaşmadım. Hissettiğim burukluk sadece bununla ilgili. Tabii dileğim de gerçekleşmedi ama canı sağ olsun. :)

Yıldız kayarken de benzer bir hisle dolarım. Meteorlar oradan oraya hiç beklemediğimiz anlarda uçuşurken, ilk başta öyle çok heyecanlanırım ki, dilek dilemek sonradan aklıma gelir. Sanırım beni asıl heyecanlandıran, gökyüzünde süzülen o pırıltı olur. O pırıltıyı gördüğüm o saliselik zaman dilimi. İşte beni heyecanlandıran budur. Dileğim veya dileklerim ağzımdan sonrasında otomatik olarak dökülse de, ilk anda sadece o pırıltılı heyecanımın süzülüşüne dikkat kesilirim. Aaaaa meteor kaydı! gibi.

Bir yaz gecesinde, yakın zamandaydı, elektrikler kesilmişti. Herkesin uyuduğu bir saatti. Benim o sırada uyumaya niyetim var mıydı bilmem... ama dışarı bir çıkmıştım ki, bir sürü yıldız. İlk önce oturmuş olmalıyım. Yıldızları izlerken hep boynum tutulur ve bu nedenle uzanmak hep daha iyidir. Uzandığımda, ağlamaya başlamıştım. Bazen yıldızlar bu kadar çokken ağlardım. Sen, güzel ve parlak bir şey gördüğünde hiç ağladın mı? Bu bana olurdu. Hem de çok sık olurdu. Güzel bir şey gördüğümde, yaşayan bir şey, canlı bir şey... Parlayan bir şey gördüğümde, ağlamak isterdim. Çoğunlukla da istemeden gözyaşlarım süzülürdü. Sanırım bünyem bu kadar güzel bir şey karşısında ne yapacağına karar veremediğinden, gözyaşlarım bu hisle başa çıkmamda bana yardımcı olurdu.

Böyle anlarda insan hiçbir şey düşünemez. Sadece o parlaklıkla bir olur. Onu izler, onu dinler. O şey o kadar güzeldir ki, başka hiçbir şeyin önemi kalmaz. Önem olayı bile anlamını yitirir. Canlılığın getirdiği güzellik karşısında her şey, benim için, susar. En azından öyleydi. Yakın zamana kadar. Sonra bu histen biraz uzaklaşmış olabilirim. Bu güzel histen.

Yıldızım, sevebilme ihtimali miydi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, sevilebilme ihtimali mi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, sevginin kendisi mi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, burada olduğumun bir hatırlatıcısı mı acaba diye anladım.

Yıldızlarımız parlarken, biz dünyada olduğumuzu anımsarız. Bu parlak şeylerle dolu canlı gezegende. Bu his insana, yaşadığını anımsatır. Bir farkındalık gibi değil hayır; yaşama anı gibi. Üstüne düşünmeden yaptığın bir şey. Güzel bir şeyle birlikteyken, sadece onunlasındır. Dalgaların sesi kulağına dolarken, sevdiğin bir şeye sarılırken, iyi olduğun bir şeyi yaparken... Beş duyunla hissederken, aslında sen de canlısındır ve canlılığı bu yolla keşfedersin. 

Yıldızımın benim için bir ihtimal olduğunu sanmıştım.

Yıldızımın benim için ihtimaller olduğunu varsaymıştım.

Yıldızımın içimde olduğuna inanmıştım.

Yıldızımla buluşacağımızı ummuştum.

Oysa yıldızlar, canlılığın bir parçasından ibaret. Yanıp sönen işaret fenerleri. Zamanın okyanusunda sana, canlılığı anımsatan, çünkü ihtimallerini çağrıştıran, hatırlatıcılar. Evet, rüya tutucular. Ama onları gerçekleştirmek için değil. Gerçekleştirmen için bile değil (sanırım). 

Hatırlaman için. Canlılığı ve canlılığını hiç unutmaman için.

Bir yerlerde rüyaları taşıyan helikopter böcekleri var mı bilmiyorum. Benim rüyam, gecenin karanlığına karışmıştı. Yine de bu anı güzeldi. Tamam... o an azıcık buruk olsa ve bir süre daha buruk kalsa bile, hep güzeldi. Çünkü hayatımda ilk kez, üstelik bu kadar yakından, bir yusufçuk görmüştüm! Dahası, o sırada gecenin içinde parlayan benim odamdan yansıyan ışıktı.

İlginçtir, bu yazının her satırını yaşamış olsam da, bu yazıyı yazmak benim için zordu. Böyle olduğunda, yazı tam olarak akmadığında, bir şeyleri eksik hissederim. Bu yazının nesi eksik sence sevgili okur? Ben bulamıyorum. Bence paylaşmam lazım. Çünkü bu yazı tam da ileride benim için parlayacak bir rüya tutucusu olabilecek yazılarımdan. Yine de, eksik... Yoksa bana mı öyle geliyor?

Belki de eksik hissettiren, dönüşen parçamdır. Alışmadığımdan. Onu ilk kez görüyor olduğumdandır.

Sanırım hep ''canlılığı'' gösterdiğim kişi kendimdim. İnsan hissetse de, görmek farklı bir şey. 

Sanırım nihayet gördüm.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus şarkı (şarkıların alakaya çay demleyelim.)




Mutluluğu anımsamanın ne ile ilgisi olabilir?


Bazı fotoğraflara bakarken hissettiğimiz hisler unuttuğumuz anıların hatıralarını hissettirebiliyor. Büyük ananenin evindeki fotoğraflarım benim için öyleler. O fotoğraflarda gerçekten çok küçüğüm, buna karşın onlara baktığımda, belki de hepsinde tüm yüzümle sırıttığımdan olacak, o günlerin unuttuğum hatıralarını bir şekilde hissediyorum. Hatta eğer şanslıysam beynim bana belki gerçek belki kurgu olarak birkaç zihin karesinden oluşmuş anı parçaları bile sunabiliyor.

Ben doğduğumda teyzelerim ve dayım çok gençtiler. Bundan da olacak, sanırım, ilk kez bir yeğenleri olmasının heyecanını gerçekten taşımışlar. Hatta duyumlarıma göre ben doğduğumda dayım çevresindeki topluluğa (çalıştığı yer mi bilmem) tatlı falan almış ahahahahha. Böyle deyince kulağa küçük geliyor ama o yıllarda çok genç olduğunu, hatta çocuk yaşta olduğunu düşünürsek... Tatlı bir durum bence.

Ben küçükken anneannemin evine gider miydik anımsamıyorum. Sanırım bunu pek yapmazdık. Her ne kadar büyük ananenin evi ile benim anneannemin evi birbirlerine çok çok yakın olsalar da, büyükler anneannemin evine giderken bana, ''sen burada kal,'' demiş olmalılar. Çünkü anneannemin evinin farklı bir ev olduğu bilgisi o yıllarda bende yoktu. Hatta, belki de daha evvel söylemişimdir, ben büyük ananenin evindeki herkesin evinin orası olduğunu sanıyordum. :) Bunun doğru olmadığını öğrendiğimde ise bir hayli şaşırmışım. Görünen o ki o zamanki çocuk benliğimin algısına göre o ev, herkese yetecek kadar büyükmüş.

Bugün o evin önünden geçerken (yani şimdiki zaman anlamında bugün :P), tuhaf hissettiğim zamanlar oluyor. O ev başkasının evi olalı yıllar geçti. Hatta belki başkasının olduktan sonra bile daha başka kişilere de ev olmuş olabilir. Anlayacağın o kadaaarr uzun bir zaman öncesi bahsettiğim yıllar... Buna karşın o ev, önünden duraksamadan geçtiğim o ev, hatta anılarımda bile belli belirsiz olan o ev hakkında her seferinde bir hisse kapılıyorum. Çünkü o ev sadece büyük ananenin evi veya onun çocuk ve torunlarını toplayan bir çatı değildi; o ev, benim yaşamımın ilk yıllarını sarıp sarmalayan yuva hissiydi.

Tam olarak böyle değil ama yine de, gerçek olduğundan şüpheye düştüğüm tüm parça parça anı sahnelerimde o eve hoplaya zıplaya gidiyorum. O evde oynadığım oyunları veya yaptığım cırcır böceği konserlerimi hatırlamıyorum. Hatırladığım üç beş parça şey içinde büyük anane var bu kesin. Onun bazı eşyaları, onunla olan bazı kısacık anların görüntüsü ve çocuk benin zihinsiz gözlemciliğinin bana bıraktığı miras... Küçükken dünyayı böyle algılıyoruz sanırım. Ben en çok da çocukların ve bebeklerin dünyayı nasıl algıladıklarını merak ederim. Sonsuz bir zaman algısının içindeki dünyalarından çevrelerini nasıl gördüklerini. Sanırım ben de henüz bir çocukken, hepimiz gibi sonsuzluğu deneyimlerken, sadece gözlemciymişim. Ya da en azından bana, 20 (küsur) yıl sonrasına bile ulaşan anılarıma, bunu borçluyum. 

Eski fotoğraf makinelerine olan tüm övgülerimin merkezinde, onların geriye yalnızca gerçek anları bırakması vardır. Bu anlardan biri aklımda belirdiğinde, sana bu yazıyı yazmak istedim. Aklıma gelen bu fotoğraf, bir albümün ve flash belleğin içinde zamanda yolculuk yaptı. Ben o kadar küçüğüm ki... Bir insanın bir zamanlar bu kadar küçük olması ne tuhaf. Sen kendi küçük yaşlarını nasıl algılıyorsun? Hatırlayamadığında bile, onu bir fotoğraftan izleyebilecek kadar ondan uzak düşmüş olsan bile, ona baktığında ne görüyorsun sevgili okur? Ben ne görüyorum biliyor musun, çok komik bir çocuk ahahhahaha. Kendim gibi bir çocuğum olsa yemin ediyorum hiç sıkılmazdım ahahhahahah.

Fotoğrafı kim çekmiş bilemiyorum. Koltukta yedi kişi var: Teyzem, annem, anneannem ve teyzem ile kucağındaki ben. Dayım da başımızda. Büyük anane ise yan tarafta. Arkamda pembe bir ayıcık var. O ayıcık yıllarca benimle kaldı. En eski oyuncaklarım şimdi nerede gerçekten bilmiyorum. Sanırım bir yerlere kaldırıldılar. Oysa onlar ben çocukken benim arkadaşımdılar. Hatta oyuncaklarımı koltuğa dizip ortalarına oturup da sırıttığım bir fotoğrafım bile var. Acaba onu bir anlığına bile olsa senin için paylaşmalı mıyım... Bloglarımın kapanma mevzuları olmasa hiç düşünmeden paylaşırdım da, insan ne kadar çok kendine ait bir şeyi bir yere akıtırsa, o akıttığı yeri kaybettiğinde üzüntüsü artıyor. 

Sanırım tüm yazılarım bir fotoğraf. Bazısında beni bir gölge gibi görüyorsun, bazısında elimi kolumu... Bazısında yan duruyorum veya arkamı dönmüşüm. Bazısında sana dönüğüm ama objektife bakmıyorum. Bazen bilerek bunu yapmıyorum, uzaklara dalmışım... Bazense istesem bile objektifi bulamıyorum. Bazen, tam olarak sana bakıyorum. Bazen pek çok şeyle birlikteyim bu yazılardan oluşmuş fotoğraflarda, bazen tek. Bazen tek bir yazı başlı başına tek bir fotoğrafım. Bazense birçok yazı ancak bir fotoğrafı var etmeye yetiyor veya yetmiyor. Yine de hepsini ben çektim, kelimelerden örülmüş baskılar. Tüm bu yazı banyosu ortaya benim fotoğraflarımı çıkardı. En gerçek fotoğraflarımı. Bazen rol yaptığım, bunu asla amaçlamasam bile öyle çıkan, fotoğraflarımı. Bunu sevdim. Tüm bu fotoğrafları, birileriyle paylaşmayı sevdim.

Ne ilginç, bu benim için çok kolayken, ki her zaman öyle değildi, artık ''gerçek'' bir fotoğrafı paylaşmak daha da zorlaştı. Hangisi gerçek; yazılardan örülmüş fotoğraflar mı, görüntüler mi? İkisi bir bütün, bunu bilsem de, herkes ikisi arasındaki farkı anlamayacağı için ve yazı her zaman için insana farkları anlama becerisi katacağı için, direkt bir fotoğrafı paylaşmaktansa, onu kelime kelime örmeyi ve sadece onu görebilecek olanlara göstermeyi tercih eden bir yanım var.

Küçüklük fotoğraflarımı çok sevme nedenim, sadece bana mutluluk vermeleri değil. Evet, mutluluk. Bu kelimeyi nihayet doğru yerde kullanabildim! Alkışlar alkışlar. Büyüdükçe, mutluluk fotoğraflarım azaldı. Acaba beni üzen bu mu diye düşünüyorum.

Bazı zamanlarda fotoğraflarım olmadığı için üzgünüm. Çünkü zaman kaçtığında, o fotoğraflar sonsuza kadar kaybolurlar. Bir zaman yolcusu olsaydım kesinlikle fotoğraf çekilirdim! Acaba mutluluğu anımsamanın bununla bir ilgisi olabilir mi?


öylece karşıma çıktı, dinleyelim.


Oyuncaklarım ve küçük Ben.
Aslında fotoğrafın aslını paylaşacaktım ama dediğim sebeplerden dolayı 
aslına sadık kalarak üretilmiş animelisini paylaşıyorum :).
Evet yine de orijinali daha güzel...


Ben gölgesinden bile hızlı kalem çeken bir kovboyum.

 

Uykulu halim ile uykusunu almış halim bambaşka iki kişi diyebilirim. Uykum olduğunda ama bu uyku bedenimin ön yüzünde değil, zihnimin gerisinde hissedildiğinde gerçekten yaratıcı oluyorum veya yaratıcı olduğuma dair bir izlenime kapılıp buna gerçekten inanmışım (yok öyleyim öyleyim). Burada belirgin bir şart koşmam tabii ki tesadüf değil; uykulu olmam evet yaratıcılığımda bana yardımcı oluyor (veya evet öyle sanıyorum) ama öte yandan bu uyku yorgunlukla birleşmemeli. Yoksa, evet, uyumam gerekir ne yazı yazması?!

Uyku ile gelen yaratıcılığımla tanışmam tabi ki tamamen tesadüfen gerçekleşmemişti. Bu genellikle böyle de olmaz. Ödevlerim. Lisede ufaktan sezdiğim bu durum, üniversitede tepe noktasına ulaştı. Hele yüksek lisans döneminde bunun iyice... Neyse. Ödevlerimi yetiştirmek için (bazen ödevin kendisi, bazen onu ertelemem nedeniyle öhömmm) gece boyu uyumaz ve ne olursa olsun tam vaktinde, nizami bir şekilde yaptığım ödevimi ilgili hocama veya okul sistemine postalardım.

Hatta biliyor musun, tam da bu gece, evet şimdi! bu durumu, bu hissi (hayır uykusuzluğu değil *-*) özlediğimi hissettim. Evet, ödev yapma hazzını. Ah! O hissi biliyor veya anımsıyor musun sevgili okur? Bu ödev nasıl yetişecek bea derken kahve suyumun kaynamasını bekler ve mutfakta volta atardım. Bir küçük yıldız karşılaşmam sonrasında (belki de ayılmak için yüzüme serin gece havası çarparken) birkaç pırıltı kapar ve kahvemin suyunu nasıl bardağa döktüğümü bilmeden bilgisayarıma koşardım. Tepede açık olan bir sürü pdf, masamda ve hatta yerde üst üste birden fazla kitap... Abartmıyorum, böyle bir manzara vardı. Hatta şu an gözümün önünde, sen de gördün mü?..

İlk önce not alma yolunu denemişim. Bir yarım sayfa falan notum da olabilir. Oysa ben zaten psik- yok canıımmm... Yani diyorum ki, zaten dersleri dinlerken en küçük ayrıntıyı not alan bir ine- Yok yok. Ders notlarım şahsına münhasır ve detaylı olmuştur. Evet, hep! Hatta bazen hocanın dediklerini not alırken, yanına kendi fikrimi ve sonradan anımsamak istediklerimi bile yazardım. Yazma konusunda hızlıyım, tek rakibim gölgesinden bile hızlı kalem çeken Red Kid. Evet, biz yalnız kovboylarız.

Öyle demeee! Defter notlarım beynimi müthiş açan yıldız, yani ilham, pırıltılarına sahiplerdi. Kendi notlarıma göz atıp üstüne okuduğum pdf'ler, kelimelerimin önünü açardı. Bir şeyin çıktısı olması için, girdisi olmalı neticede. Bir şeyin özgün bir çıktısı olması için ise, özgün birkaç pırıltıyı yoluna Hansel ve Gratel'in cadı evi yolculuğundaki gibi serpmelisin: Böylece kendi yolunu kolaaayca bulabilirsin! İşte, ben böyle yapardım. Yoluma, kendi ekmek kırıklarımı serper ve sonrasında o yoldan ayrılsam bile (ki bu, üretim için gereklidir) o ilham kırıklarımın izini içimde bilirdim. Bana yol gösteren de bu olurdu. Sanırım hala öyle, yani hala, bana yol gösteren bu olur.

Okuduğum her şeyi, bazen okuma anında, kendi üretimime dönüştürmek zorundaydım. Ben aman her şeyi okuyup bitireyim de sonra durmadan ara vermeden tam gaz yazarım... insanı olmadım, olamam da. Böyle bir şey olabilir mi hiç canım yok artık. Beynin kafası karışır bi' kere ahahhahaha. Der, ben yol bilmem iz bilmem: Bura nere?! Bu nedenle yola çok da boş çıkmadan ama yolda dolarak ilerlemek hep en sonuç odaklı yaklaşım olmuştur benim için. Keşke bu bilgeliğimi yaşamımın her alanında eyleme dökebilseydim. Sonuçta kervan yolda hem düzülür hem düzelir. Amannn Allah ne verdiyse, olacağı varsa olur, bakan görür, kaderde varsa sevinmek neye yarar düşünmek... yok o öyle değildi, neyse!

Blogda yazarken de böyle oluyor. En kafası değişik yazılarımı (hepsi mi acaba :) uykum varken yazmışımdır. Gerçi bu sadece bir inanç kalıbı da olabilir. Çünkü bu yazımı uykudan uyanmışken (oldu öyle bir hata gecenin bu saatinde) yazıyorum. Uykumu aldığımda, hem elim yüzüm ve cildim daha düzgün... Ne diyordum, işte uykumu aldığımda zihnim daha açık olmasa da mantıklı oluyor. Daha, daha... Yetişkin oluyorum sanırım. Taşkın bir ruh halinde olmuyorum aslında demek istediğim bu; dengeli oluyorum.

Evet, bu yazı dengeli bir zihnin ürünüydü ahahhahahah. Dengeli ama biraz sarkastik laf ebegümeciliğine de omuz atan bir hal. Böylece yazı canlanıyor, itiraf et, evet öyle değil mi?

Sanırım benim beynim genel olarak böyle çalışıyormuş ya, uykuyla alakası yokmuş. İyi bari uykumu alıp yazayım bir daha o zaman ahahahahahh.

O değil de, bazen ben yazık olmuşum gibi hissediyorum. Boşa akmış bir yaratıcılık, ne yazık. Gerçekten buruk hissediyorum. Bir yıldız ışığından kendime ait hiçbir şey var edemediğim, buna karşın bunu yapabilecek güçle dolu olduğum, hatta öyle ki bu güç beni zehirlediği için. Kullanılmayan her şey, sisteme kötü gelir. Onun gibi. Artık bilmiyorum bile. Bu yıldız ışığı, ne oluşturabilir: Bilmiyorum. Eksik hissediyorum. Bu eksiklik beni üzüyor. Gözyaşlarımı gördün mü...

Acaba Red Kit olsa ne yapardı?..


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Red Kit'in beklenen yanıtı.



Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.



Popüler Yayınlar