Volta atan gün ve gece.

 

Yeryüzü Güncesi #3 | Kelime Oyunu 117

''Yeniden ve yeniden yaşanıyor her şey. Her şey, geçiyor ve sonra tekrar, geri geliyor. Farklı bir şekliyle ama hep aynı dönüşle. Günler geçiyor, sonra aylar ve yıllar... Geriye yalnızca bir kitabın kenarına aldığın notlar kalıyor. Herkes her şeyi unutmuş gibi oluyor. Hiçbir şey olmamış gibi. Nasıl bu kadar kolay kabulleniyorlar anlamıyorum. Hepimiz mi böyleyiz Ozan? Hepimiz mi kolay kabulleniyoruz yeniden ve yeniden var olmayı...''

''Bunda rahatlatıcı bir yan buluyoruzdur belki de. İlerleme fırsatı. Sana bir ip uzatılıyor ve atlıyorsun, bu kadar.''

''Marsupilamiler gibi mi?''

''Marsupilamiler gibi.'' 

Genç kadının kırışan göz kenarları kendini ele veriyordu. Hava nihayet serindi. Otlar yemyeşil, gök mavi. Bulutlar her yanda.

''En sevdiğim gökyüzü!'' dedi birden genç kadın.

''Gökyüzünü kim sevmez... Haklısın.''

''Hayır Ozaaann, onu demiyorum. En sevdiğim diyorum, gökyüzünün eeen sevdiğim hali bu hali! Bulutlar her yanda; beyazlığın ardı uçsuz bucaksız bir deniz.''

Genç adamın dudakları gamzeleriyle buluşmuştu. Gözleri ise genç kadının bahsettiği denizle. ''Haklısın,'' dedi sonra, ''deniz gibi.''

''Geceleri de böyle. Deniz gibi.''

''Geceleri de?''

''Geceleri de.''

''Deniz gibi?''

''Deniz gibi.''

Genç kadının göz kenarları yine hafiften kırışmıştı. ''Aman Ozan... Deniz de geceleri siyah olmaz mı? Göremezsin rengini. Çünkü ışığı gitmiştir. Üstünde ancak ay ve yıldızlar titreşir. Hatta biliyor musun bazen kafamı böyle eğerim. Sonra da ay ve yıldızlar parçalara ayrılır.'' Genç kadının yana eğdiği başı aniden genç adamın omzuna düştü. ''Ah!'' dedi genç kadın.

''Ne ah! Aslı... İnsan haber verir, pat diye...''

''Pardon bir dahakine çat diye başımı düşürürüm.'' 

Genç adam yalnızca başını iki yana sallamakla yetindi. Doğrulur doğrulmaz genç kadının başı yine onun omzunu bulmuştu. 

''Neyse ne diyordum?''

''Çat diye?..''

''Ozan!..''

''Pat... Tamam tamam. Denizin geceleri siyah olmasından bahsediyordun. Ve bir de...''

''Parçalanmış ay ve yıldızlar! İşte, tamam oradaydık, teşekkür ederim Ozan. İşte!'' Genç kadının elleri kolları yerinde durmuyordu. Ancak başını genç adamın omzundan çekmedi. Genç adam kendini gülmemek için zor tutuyordu. Nasıl böyle olabilirsin, diye geçirdi içinden. Sen de sanki ikiye parçalanmış gibisin.

Genç kadın gerçekten de ikiye parçalanmış gibiydi. Bir an hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, bir an olduğu yere büsbütün çöküyordu. ''Işık,'' dedi sonra, ''ışık ve karanlık. Sanki yerden göğe volta atıyorlar. Ya da...''

''Doğudan batıya?''

''Bingo! Doğudan batıya! Volta atıyorlar. Bu seremoni böyle akıp gidiyor. Her gün. Her ay. Her yıl. Bir ömür!''

''Peki bunlar olurken bizler ne yapıyoruz?''

''Bizler... Bizler... Bir tur daha sallanacağım bana ne bana ne diyoruz. Asla doymayan yaramaz çocuklar gibi. Sıradaki diğer insanları görmüyoruz. Ya da sadece çocukların salıncakta sallanabileceğine inanıyoruz. Bazılarımız ben sallanmam bu yaştan sonra diyor. Bazılarımız daha yukarı daha yukarı diyor. Diğer bazıları da olmaz düşersin diyor. Herkes bir şeyler diyor. Herkes salıncakta sallanmanın büyüsüne kapılıyor.''

''Bu kötü bir şey mi? Kulağa eğlenceli geliyor.''

''Öyle. Eğlenceli.''

''Ama?''

''Her kafadan bir ses çıkıyor; bu, kafa karıştırıcı.''

''Olabilir...''

Şimdi ikisi de suskundu. Genç kadın başını kavuşturduğu ellerinin arasına yaslamıştı. ''Ellerim senin omzundan daha yumuşak bir yastık oldular,'' dedi sonra.

''Yaaa, ne demezsin; benim de omzum rahatladı bak sen şu işe...''

''Yaaa...''

''Yaaaa...'' 

İkili birbirlerine suratlarını buruştura buruştura ayaklandılar. Rüzgar, genç kadının eteğinin ucunda dans ediyordu.

''Rüzgar'' dedi genç kadın ''ışığın aksine, daha özgür sanki.''

''Işığın aksine?''

''Işığın aksine. Bak şimdi,'' dedi genç kadın, ''Işık, ışık her yerde. Onu kimse geçemez! Ama o tek ve her yerde. Oysa rüzgar öyle mi? Kah burada,'' genç kadın uçuşan saçlarını düzelterek genç adama döndü, ''kah burada,'' şimdi de genç adamın saçlarını dağıtmıştı.

''Bak sen şu rüzgara...'' dedi genç adam genç kadına yandan bakışlar atarak. Ancak saçlarını düzeltmemişti. Genç kadın arkasını döndüğü anda gamzeleri yine gün yüzüne çıkıverdi.

''Rüzgar sahiden eğlenceliymiş,'' dedi sonra genç adam. 

''Yaaa, öyledir,'' dedi genç kadın. ''Kah oradadır, kah'' aniden genç adamın dibinde biterek sessizce olduğu yerde duruverdi.

''Tamam tamam anladım, burada!'' dedi genç adam saçlarını korurken. Oysa genç kadın yalnızca onu izliyordu. Sonra arkasını döndü ve yürümeye devam etti. ''Ozan'' dedi biraz sonra. 

''Aslı...''

''Ozan...''

''Asl...''

''Tamam Ozan bi' dur aaa!''

''Evet dinliyorum...''

''Rüzgar da ışık da aynı aslında. İkisi de şifacı birer ulak. Yalnızca çalışma şekilleri farklı.''

''Hangi kelimeyi çeksem bilmedim Aslı. Nedir bu?''

''İşte bi' dur, açıklıyorum... İşte! Bu... Yalnızca yöntemsel bir şey,'' dedi genç kadın büyük bir ciddiyetle. Ancak gözlerinde yine bilindik pırıltılar dolaşıyordu. ''Bazen ışık artar, bazen azalır; rüzgar da öyle. İkisi de her an her yerde gibi gelir bazen.''

''Hayır burada haksızsın Aslı. Bazen rüzgar her yerde olmaz...''

''Evet olmaz. Neyse! Bunlar teferruat. Demek istediğim... Çok olduklarında da, az olduklarında da rahatsız oluruz. Görüşümüz parçalanır. Bulanır. Tepetaklak olur kafamız. Düşer, böyle.'' Genç kadın başını aşağı sarkıtıp dilini çıkardı. 

''Aslı...'' dedi genç adam artık kahkahasını tutmayı bırakıp.

''Ah pardon böyle yapmamalıyım başım böyle kalacak. Neyse! Böyle anlarda işte. Bazen kafamızı kendimiz kaldırırız, böyle. Bazense, kafamız düşerken biri gelir tutar. Bazen, biri tutmasa da kafamız cumburlop diye bir omza düşer. Sert mert, omuz omuzdur.'' Genç kadın olduğu yerde bir tam tur dönerek genç adama sarıldı. ''Sonra,'' dedi yürümeye devam ederlerken, ''bazen o omuz bizi saatlerce, günlerce, aylar ve yıllarca taşıyamaz. Bazen taşır tabi. Bazen yüzlerce güneş ve ay voltası kadar geçen süre boyunca taşır seni. Ama bazen yorulur. Bazen sıkılır. Bazen sen istemezsin taşımasını. Bazense sen kendin taşımak istersin düşen başını. Bazen kaldırırsın, yeterince dinlenince. Bazen şımarıklığın tutar, dinledikten sonra bile biraz daha durayım şu güzel omuzda dersin. Rahatsız mahatsız...''

''Aslı...''

''Sonra bazen, hani dinlenmen gerekince, ellerini ensende kavuşturup bir gölgede beklersin. Bulutlar gelir geçer. Volta atan günler ve geceler, haber taşıyan rüzgar ve ışık; gelir ve gider. Sen beklersin. Yeniden ve yeniden. Beklediğin aynı şey olmaz çoğu zaman. Her yeni günde aynı şeyi bile bir başka düşlersin. Bazen farklı şeyleri aynı düşlersin. Sonuçta herkesin düşleme yöntemi de farklıdır. Rahatına hangisi gelirse... Ama bazen, salıncaktan inmen gerekir; veya artık o uzun sıradan ayrılman. O zaman ne yaparsın?''

''Kaydırağa koşabilirsin. Hem ben kaydırağı daha çok severdim,'' dedi genç adam genç kadına daha sıkı sarılıp. 

''Evet aslında. Bazen kaydırak daha eğlenceli oluyor.''

Kısa bir sessizlikten sonra genç kadın şapkasını çıkarıp genç adamın başına kondurdu. ''Hem,'' dedi, ''bunların hepsi sadece birer araç. Birer hizmetli. Bu şapka gibi. Kaydırak da, salıncak da. Birer araç. Önemli olan kendin gibi eğlenebilmen. İstersen daha yükseğe de, istersen yavaş sallan. Bazen bu senin elinde olmaz tabii. Ama yine de amaç sendedir; elinde olmamasını araca dönüştürmek de.''

''Vaoovv. Tam bir kişisel gelişim konuşmacısısın. Etkilendim!''

''Dalga geçme Ozaaan.''

''Gerçekten. Geçmiyorum. Yenilendim resmen.'' Genç adam genç kadına yeniden sarılarak gözlerini kapattı. ''Ama benim meditasyonum sadece bu,'' dedi.

Sonra rüzgar esti. Tekrar ve tekrar. Güneş bulutları, yaprakları, genç adam ve kadının birbirine kenetlenmiş kollarını usulca dolaştı. Sonra ay ışıl ışıl parladı.

(12.08.23)


Bir balığın özgürlüğü.

 

Yeryüzü Güncesi #2 | Kelime Oyunu 116 

''Çok tuhaf. Oysa her şey yolunda gibiydi Ozan. Güzel güzel yüzüyordu.'' Genç kadının sesi olabildiğince düzdü. Bu sesin içerisinde sakinlik dışında hiçbir şey yok gibiydi. ''Hem,'' dedi sonra ''son günlerde mutluydu. Sanki daha canlı, daha güzel gibi. Kuyruğu bile uzamıştı! Nasıl olur...''

''Kuyruğu mu uzamıştı?''

''Evet kuyruğu!'' Genç kadın hafifçe sarsıldı. Sonra da öylece kaldı. Genç adam genç kadının yanaklarındaki yaşlara usulca dokundu. ''Olacağı varmış Aslı,'' dedi bu sessiz yaşları okşayarak ''senin suçun değil.''

''Ah, bu avutmalı mı?''

Genç adam ne diyeceğini bilemiyordu. Sadece kollarını açtı ve genç kadına sarıldı. ''Üzgünüm'' diye fısıldadı.

''Rüya da çok üzüldü,'' dedi genç kadın. ''Zaten onun balığıydı; ama...'' Şimdi yaşlı bakışları genç adamın yüzünde bir şeyler ararcasına hareketliydi. ''Ama...''

''Onu seviyordun.''

''Onu seviyordum,'' diye fısıldadı genç kadın. ''Hem,'' dedi biraz sonra, ''onunla arkadaş bile olmuştuk. Ne?.. Anlıyordu beni, biliyordum. Yüzme stillerini de geliştirmişti. Ne zaman üzgün olsam değişik dalışlarla bana gösteri yapardı.''

''Gösteri mi?''

''Yapardı, evet!'' Ortam yumuşamıştı ama genç kadın hala sakin bir hüznün ortasındaydı.

''Sanırım aslında kendime üzülüyorum'' dedi genç kadın. ''Onunla olan arkadaşlığım bittiği için. Ne ikiyüzlüce! Ölmesi değil beni asıl yaralayan; onsuz kalmak...''

''Böyle olur bazen'' dedi genç adam. ''Bunda bir sorun yok Aslı. Herkes böyle hissedebilir. Kaybetmiş gibi. Sevdiğin birini yitirmek böyle hissettirir. Bunda bir sorun yok.''

''Biliyorum...'' Genç kadın duruşunu değiştirerek genç adama döndü. Bir yandan uzun siyah saçlarını topluyor, diğer yandan yerine yerleşmeye çalışıyordu. ''Bugün de yağmur yağdı,'' dedi sonra çok derinden derin bir nefes alarak. O nefesi içine çekti, çekti ve çekti. İçinde yer kalmayana değin uzun uzun içti o nefesi. Sonra da aynı yavaşlıkla geri saldı.

''Nefes almak,'' dedi sonra ''suyun altında yaşam nasıldır acaba? En derinlerde ama. En diplerde. Bazen, özgür hissetmek için gökyüzüne bakarız. Belki de bize uçsuz bucaksız geldiğinden. Ama o yüzerken, o afili hareketlerle, özgürlüğün çok çeşitli olabileceğini düşünürdüm. Ne kadar doğal yüzüyor!''

''Çünkü o bir balıktı...'' 

''Biliyorum Ozan! Ama diyorum ki... Diyorum ki... Bu, işte, yaradılışından gelen bir şey. Özünden. Özünden gelen, doğallıkla yaptığı bir şey. Misal ben, şimdi suyun altında olsam, yüzsem yüzsem ve yüzsem, en derinlere varsam. Işıkların kaybolduğu, sonsuzluğu hissettiren diplere. Aynı gökyüzü gibi. Sadece diğer uçta. Ama onun yaptığıyla aynı olmaz. Çünkü ben...''

''Balık değilsin.''

''Bingo!''

Genç kadının gözleri parlıyordu. Yavaşça burnunu çekerek etrafı incelemeye koyuldu. Genç adam genç kadının bu hallerini izlemeye bayılıyordu. Yine bir şeyler arıyor, diye düşündü genç kadının gezgin bakışlarını inceleyerek. Ama en azından artık üzgün değil.

''Bu tuhaf bir his,'' dedi genç kadın. ''Hani işte, özünden gelen bir şeyle özgür olmak. Bak mesela, şu kuşlar gibi.''

Genç adam bakışlarını kuş seslerinin geldiği açıklığa çevirse de kuşları göremedi. Genç kadınsa gözlerini kapatmıştı. ''Bazen uçarlar, bazen yürürler. Bazense böyle kayıplara karışırlar. Geriye yalnızca sesleri kalır. Kuşların.'' Gözlerini usulca açan genç kadın genç adamın dağınık saçlarındaki bir yaprağı alarak devam etti. ''Sonra...'' dedi yaprağı döndürerek ''sen seslerin görüntülerini ararken araya egzoz sesleri, çocuk çığırmaları ve komşu dedikoduları karışır. Son.''

Genç adamın göz kenarları kırışmıştı. Genç kadının da dudaklarının kenarları. ''İlham verici birisin,'' dedi genç adam genç kadına çok dikkatlice bakarak. Sanki yüzündeki her detayı en ufak çizgisine kadar zihnine kazıyor gibiydi. Genç kadını daha önce hiç görmemiş gibi. Genç kadın genç adama bakmadı; ama duruşunu da değiştirmedi. ''Öyleyimdir,'' dedi başını sallayarak. ''Yoksa, bu yumağı nasıl çözeceğim?'' Eli başının üstünde gezindi ve sanki genç kadından bağımsız hareket ediyormuşçasına usulca genç adamın saçlarına kondu. ''Çok yumuşak,'' dedi genç kadın bu saçları karıştırarak. 

''Ve artık dağınık da.''

''Aman Ozan zaten...''

''Aman Ozan...''

''Gıcık sen de. Zaten dağınıktı.''

''Hayır düzgündü.''

''Hayır dağınıktı!''

''Düzgündü hanımefendi. Kendi içinde bir düzgünlüğü vardı o dağınıklığın. Şimdi dağınık dağınık.''

''Dağınık dağınık?''

''Dağınık.''

Şimdi ikisi de katıla katıla gülüyordu. ''Teşekkür ederim'' dedi sonra genç kadın. Dudaklarında hafif bir gölge kalmıştı gülüşünden.

''Ne için? Birlikte güldüğümüz için mi? Gerçekten tuhaf...''

''Hayır. Varlığın için teşekkür ederim Ozan.''

''Rica ederim, hizmette sınır yoktur bizde bilirsin.'' Şimdi genç adamın kendisi eliyle saçlarını karıştırıyordu. Genç kadının gülümsemesi genişledi. ''Hem, benim yumağım da çözülüyor böylece.''

''Buradaki mi?'' dedi genç kadın elini kendi başına dokundurarak.

''Hayır buradaki,'' dedi genç adam genç kadının elini kendi kalbine götürerek. ''Hepsi çözülüyor senin varlığınla.''

Kuşlar susmuştu. Rüzgar susmuştu. Genç kadın ve genç adam susmuştu. Ama sessizlik çok doluydu. Tüm seslerden daha anlamlı. Daha gerçek. Daha dolu.

''Uzun zamandır şiir yazmıyorsun,'' dedi genç adam genç kadının elini bırakmadan. ''Bana çektiğin fotoğrafları da göstermiyorsun. Belki de çekmiyorsun. Yoksa bana mı göstermiyorsun sadece? Kalbim!..'' 

Genç kadın elini çekemedi. Bakışlarını da. Genç adamın hafif tutuşu eliyle bütünleşmiş gibiydi. Sanki mıknatıs gibi, diye düşündü genç kadın. Bu yüzden bıraktı. Bakışlarını ve elini kaçırmadan her şeyi bıraktı. Onu geride tutan her şeyi.

''Benden şair olmayacağını keşfedeli bir süre oluyor. Fotoğraflar içinse bahanem yok. En azından listemden bir şeyler eksildi. Başka şeyler denemeliyim.''

''O zaman başka şeyler yaz.''

''Başka mı?''

''Bir masal mesela! Bir kralı anlatsın. Her şeye sahip bir kralı.''

''Ne sıkıcı! Biliyorum masallarla ilgin yok ama böyle bir kurguyu okur muydun?''

''Evet, hem daha yazılmadı. Belki de bu her şeye sahip kral o kadar da sıkıcı biri değildir.''

''Her şeyin olduğu bir kurguda heyecan verici hiçbir şey yoktur Ozan.''

''Her şeyin olduğu...'' dedi düşünceli bir şekilde genç adam. ''Olduğu...''

''Her şeyin, evet? Sıkıcı!''

''Yalnızlık ekleyelim biraz o zaman. Yalnızlık da olsun her şeyin içinde.''

''Dramatik... Sıkıcı!''

''Ve bir dost!''

''Aşk diyeceksin diye ödüm koptu.''

''Kaç bakalım sen bu bahanelerle. Ama ne demek istediğimi anladın, biliyorsun.''

''Kaçmıyorum...''

''Tamam kaçma. Bir de bir hizmetçisi olsun bu kralın.''

''Hizmetçi mi? Kahramanın yolculuğundaki ana karakterin yaveri gibi mi?''

''Olabilir. Ama... Ana karakter illa bir insan mı olmalı?''

''Ya ne olmalı?''

''Bilmem, yazar sensin.'' Genç adam genç kadının burnuna hafifçe dokundu. Genç kadının şaşkın yüzü onu güldürüyordu. Genç kadın bir süre genç adamı izledi. Sonra yavaşça esnedi; tıpkı yavaşça canlanan bakışları gibi. 

''Tabi ya,'' dedi heyecanla ''ana karakter! Ne olmalı?..''

''Ne olsa acaba, her şeyin var olduğu, var olabileceği bir kurguda?''

''Seni çok seviyorum Ozan.''

''Ah... Biliyorum mükemmel biriyim ama kendimi böyle de kullanılmış his...''

Genç kadın genç adamın cümlesini bitirmesine fırsat vermeden onun saçlarını bir posta daha dağıttı ve ayağa hopladı. ''Gidelim,'' dedi sonra bir elini genç adama uzatarak. Genç adam genç kadının uzattığı eli tutarak kendine doğru çekti. Bocalayan genç kadın aynı güçle genç adamı kendine çekti. İkili boğuşurken kuşlar sessizce gökyüzüne havalanmıştı. Şimdi cıvıltılar yerine oflamalar, poflamalar ve kahkahalar etrafa saçılıyordu.

(07.07.23)


Sen de iyi kisin, iyi ki biri ve iyi biri'msin.

 

Yeryüzü Güncesi #1 | Kelime Oyunu 115 

''Yağmur yağdığında her şey daha canlı görünür.'' dedi genç kadın. ''Yeşiller daha yeşil, maviler daha mavi ve... Ve?.. Morlar daha mor!''

''Mor mu?'' dedi genç adam gülerek. 

''Yaaa, mor!'' Genç kadın uzandığı yerden doğrularak elini havaya kaldırdı. ''Yağmur, her şeyi daha canlı kılar. Sevinçliysen daha sevinçli olursun, üzgünsen daha üzgün. Morsan daha mor! Çimenler mor olsaydı acaba nasıl olurdu? Yine severdik onları değil mi? O zaman da belki, 'ah keşke şu çimenler yeşil olsaydı acaba nasıl olurdu' derdik. Morun kendi içinde ayrılan tonlarını bile keşfetmezdik. Başka bir rengi düşlerdik...''

''Öyle mi yapardık?''

''Bilmem, belki paralel bir evrende tam şu anda ben öyle yapıyorumdur.''

Havada belli belirsiz bulutlar vardı. Belli belirsiz bir rüzgarla oraya buraya konan ahmak ıslatan, genç kadının havada dans eden eline dokunup dokunup kaçıyordu. Sessiz bir akşamüstüydü. Sarman kedi ikiliyi terk edeli biraz olmuştu. Uğur böceği, genç kadının siyah kazağının kedi tüylerinde yollar aça aça kayıplara karışmıştı. Kim bilir, belki de genç kadın haklıydı; haklıydı da, şimdi uğur böceği mor çimenlerde yürüyüşüne devam ediyordu.  

Genç kadın bir ters bir düz hareket ettirdiği elini bir merdivenin en üst basamağına çıkmışçasına aniden durdurdu. ''Ay'ın metalden gövdesi'' dedi bir gözünü kapatarak ''mor...''

''Mor çiçeklerle mi dolu olsaydı mesela?'' dedi genç adam. O da genç kadın gibi bir gözünü kapatmış, Ay'ı iki parmağının arasında tutuyordu şimdi.

''Fena fikir değil...'' dedi genç kadın genç adama dönerek. Bakışları abartılı bir onaylamayla doluydu. Büzdüğü dudaklarını serbest bıraktı ''yine de...'' dedi düşünceli bir halde ''daha iyi bir fikrim var. Mor kelebekler! Pembe kelebekler, sarı kelebekler, beyaz...''

''Bir de tabi çizgili ve puantiyeliler...''

''Ah tabii onlar olmadan olmazdı teşekkürler; çizgili ve puantiyeliler! Olsa. Bir sürü kelebek olsa ve Ay'ın soğuk bakışlarından çıkıp uça uça dünyaya konsa. Oraya buraya şuraya.''

''Ya da biz kelebekleri bol bir yerlere de gidebiliriz tabii.''

''Ne güzel olurdu! En son küçükken görmüştüm, çok fazla kelebek! Çok fazla çiçeğin arasında oradan oraya seyahat edip duruyorlardı.'' Genç kadın, bakışlarıyla uzaktaki bir noktaya dokunuyordu şimdi. Sanki ona paralel bir evreni anımsatan bir anısını bir ters bir düz yukarı çıkarıyordu zihninden. ''Anılar...'' dedi biraz sonra ''ne garipler Ozan. Sanki onlar da paralel bir evrene karışmış gibiler. Biz mi zamanda seyahat ediyoruz anılar mı acaba? Bazen çok canlılar, bazen buğulu. Bazen o buğuyu kaldırmak için anıların küflenmiş yerlerine kendi kendine eklemeler yapabiliyor zihnimiz. Daha net oluyor böylece anılar; belki daha güzel, daha çekici, daha yalancı.''

''Veya daha gerçek?''

''Ah öyle de olur değil mi?'' Genç kadın dizlerinin üstüne oturarak olduğu yerde yükselmişti. Heyecanı gözlerinden yansıyıp genç adamın kıvrılan dudaklarına konuverdi. ''Bazen anlamayız, gerçek anları. Mor kelebekler ararız mor çimenlerin bittiği soluk Ay gövdelerinde. Ama işte oradadır çimenler tüm yeşilliğiyle. Sadece biz o an mor çimen bulma derdine düşmüşüzdür. O an geçip giderken, gerçek değildir bizim için. Biz başka gerçeklerin peşindeyizdir. Sonra başka bir an geldiğinde, eski anlar dertop olup anı ismini alırlar ve soluk metalden gövdeleriyle zihnimize çarpıverirler; ve anlarız...''

''Gerçek anları mı? Yoksa yeni an'ların eski anılara kapılıp başka anılara dönüşmesini mi?''

''İkisini de. İkisi de gerçektir. Sadece çoğumuz sahte şeylerle boğuşuruz veya boğuştuğumuzu sanırız; böylece sahte sandıklarımız sahte, gerçek sandıklarımız gerçek olur. Biz öyle olsun istediğimiz için. Öyle çok isteriz ki bunu, kendimizi kandırsak da kandırmasak da; hepsi bir olur paralel evrenlerin milyarlarca olasılığındaki bu an'ımız için.''

''Bunun üstüne düşüneyim bir dakika...''

''Ah önemli değil. Sadece dolambaçlı yollar açıp içine bakıyordum. Zihnimdeki çamuru temizlemek için.'' Sonra genç kadın yeniden genç adamın dizine uzandı. Yağmur tamamen dinmişti şimdi. Güneş denizin en ucuna çekilmiş, vardiyasını tamamen aya bırakmaya hazırlanıyordu.

''Bu güzel bir an, iyi ki bir an,'' dedi genç kadın ellerini havaya kaldırıp. ''Hava ne sıcak, ne soğuk. Etraf sessiz ve sessizlikteki sesler de güzel. Sen de öyle, iyi kisin. İyi ki biri, iyi ki an, iyi ki bu hava!''

''Sen de iyi kisin. İyi ki biri ve iyi biri'msin.''

''İyi ki biri'm...'' diye fısıldadı genç kadın. Dudakları bile hiç kıpırdamamış gibiydi. ''Bunu sevdim,'' dedi biraz sonra. ''İyi ki biri'm!'' 

''Bir kitap okumuştum,'' dedi dalgınca genç kadın. ''Orada da karakterler birbirlerine ay birimi diyorlardı. 'Biz birbirimizin ay birimiyiz.' Onun gibi; birinin birimi olmak. Biz de Dünya birimi olalım, birbirimizin!''

Genç kadın kocaman gülümsemişti, genç adam da. İkisinin de gülümsemesi gözlerine ulaşmıştı. Bu yüzden de kocamanlardı. Sonra genç kadın aniden yine ayaklandı. ''Yine de yazı özledim Ozan. Yazın da baharı özlerim artık; ama karpuz yerken değil! Acaba diyorum acaba...''

''Mor karpuz olsa nasıl mı olurdu?''

''Ah evet, Milka'nın mor kapuzları gibi, derdik. Ne güzel olurdu!''

(29.06.23)


Sevdiğini ve sevildiğini bilmek.

 

Küçük Bir Kesit #30 

''Evi boşalttım, temelli.''

''Temelli?..''

''Gitme hali rahatlatıcı. Herhangi bir yere. O yüzden, orada bir yerde gidecek bir yerin var olduğunu bilmek istedim sanırım. Ama dönmeyeceğim, çünkü bunu gerçekten istemiyorum. Bu kez gitmek istemiyorum. Artık ev demeyi değil, evim demeyi istiyorum. Hem burada olmayı seviyorum. Hem...''

''Hem...''

''Hem, senin yanında olmayı seviyorum Ozan.''

Genç kadının elleri, göğsüne yaslanmış olan kedinin tüylerinin arasında usulca mekik dokuyordu. ''Normalde kendini pek sevdirmezdi'' dedi genç kadın ''ama bugün uysal gibi.''

''Bugün gerçekten de öyle,'' dedi genç adam. ''Bugün pek çok şey sakin. Sakin bir gün.'' Genç kadın, genç adamın bakışlarını üzerinde hissediyordu. Ancak bir tepki vermedi, genç adama bakmadı; kucağına yerleşmiş sarmanı okşamakla yetindi. Sonra bir an geldi ki, neşeyle gülümseyerek genç adama döndü ''en çok beni sevdiğini söylemiştim, bak, beni seçti işte!''

''Gerçekten de öyle gibi'' dedi genç adam kedinin sırtını usulca okşayarak ''ilginç bir şekilde?..''

''Ne ilginç bir şekilde!'' Sonra kediyi yavaşça kaldırdı. ''Tatlım'' dedi tiz bir sesle ''tatlım tatlım hadi söyle bana,'' genç adama kısa bir bakış atarak ''ve abiye...'' dedi ''en çok kimi seviyorsun?''

Sarman aniden genç kadının kucağından atladı ve ikiliye son bir bakış atıp yavaş adımlarla uzaklaştı.

''Bak kaçırdın işte Ozan'' dedi genç kadın. 

''Ben mi kaçırdım? Senin ani hareketlerinden çekindi ve gitti.''

''Hımmm evet evet çekinmiştir kesin, benden! Seni sevmediğini biliyorduk zaten, o yüzden kalktı gitti.''

''Hımmm evet evet,'' dedi genç adam genç kadını taklit ederek ''çekindi kesin, benden! O yüzden kalktı gitti...''

Genç kadın oturduğu yerde kaykılarak başını gökyüzüne kaldırdı. ''Sevgi'' dedi genç adama bakmaksızın ''güzel.''

''Güzel?''

''Bir şeyi sevmek işte, güzel hissettiriyor. Böyle,'' dedi sonra genç kadın. Kendini açıklamak istercesine yerinden doğrulmuştu. Sesi biraz daha canlıydı şimdi. ''gözlerini parlatıyor. Bir şeyi sevdiğinde, güzel oluyorsun. Işıl ışıl. Her yanında oluyor bu ışıltı. Tıpkı...'' Genç kadın bu noktada siyah kazağının üstünde parıldayan tüylere göz attı ''tıpkı bunun gibi.'' İkili yavaşça gülüştü; tıpkı her yana yayılmış tüyler gibi, belirgin bir şekilde ve ışıl ışıl.

''Neden böyle peki? Biliyor musun?'' dedi genç kadın yine bulutları inceleyerek. ''Çünkü bir şeyi sevdiğinde, kalbini açıyorsun. Fark etsen de, fark etmesen de. Sanırım tam da buradan geliyor ışıltı. Kendiliğinden olduğu için. Üstüne düşündüğümüzde böyle olmuyor. Ancak gerçekten sevdiğimizde, gerçekten hissediyoruz. Bu his öyle yoğun oluyor ki, başka gereksiz hiçbir şeye yer kalmıyor.''

Genç adam sessiz kalmaya devam etti. Ancak bakışları pek çok şeyi aynı anda anlatır gibiydi. Ağaçların arasından vuran ışık genç adamın yüzünü aydınlatmıştı. Genç kadın ışıktan korunmak için gözlerini hafifçe kıstı ama diğer yandan bakışlarını genç adamın yüzünden çevirmedi. Işık öyle güçlüydü ki, genç adamın siması o ışığın içinde erimiş gibiydi. Geriye bir tek gülümsemesi ve bakışları kalmış gibi, diye düşündü genç kadın. Sonra yine kafasını çevirdi, uzaklara, belki de en uzaklara.

''Her şeyi vereceğimizi söyleriz, hatta belki de kalbimizi çıkarıp verebileceğimize bile inanabiliriz. Bazen, birini sevdiğimizi söylediğimizde. Kendimize karşı bile. O sevgiyi en uzaklara koyarız. En uzaklara...''

''Yıldızlar kadar uzaklara mı?'' dedi genç adam. Genç kadın, genç adamın bakışlarını hissetmeye devam ediyordu. ''Evet öyle,'' dedi tebessümle ''yıldızlar kadar, çok uzaklara. Erişemeyeceğimiz kadar yükseğe.''

''Korktuğumuz için mi?''

''Belki. Belki de... Cesaret edemediğimiz için.''

''İkisi de aynı şey değil midir zaten?'' dedi genç adam.

''Her zaman değil, bence. Bence... Korkmak daha farklı bir şey. En azından bazen. Cesaret edememekse bir sonuç. Korktuğunu belli etmemek için.''

''Neyden korkarız peki? Sevilmemekten mi? Yoksa sevmekten mi?''

''Bazen sevilmemek, bazen sevmekten. Bazense, sevdiğini ve sevildiğini bilmekten.''

''Nasıl?''

''Bunu ben de bilmiyorum,'' dedi genç kadın. ''Ama işte bazen, en çok da, bundan korkabilirsin. Çünkü belki de bu şey öyle ışıl ışıldır ki, senden uzak kalmalı gibi gelir. Bir yıldız kadar uzak. Böylece daha özel olacağını düşünürsün belki, daha ışıl ışıl.''

''Ama sadece kaçarsın. Belki de, dönecek bir yerin var olsun diye uzaklarda bir ev yaratırsın.''

''Belki de'' dedi genç kadın.

''Sence de,'' dedi genç adam bakışlarını ilk kez genç kadından ayırarak ''gökyüzünden yeterince şey öğrenmedik mi?''

Genç kadın bir süre daha sessizce bulutları izledi. Sonra aniden başını genç adamın dizlerine koyarak uzandı. ''Evet,'' dedi nihayet ''bence de yeterince şey öğrendik. En azından şu ana kadar öğrenebileceğimiz kadar çok şeyi.''

''O halde ne yapmalı?'' dedi genç adam genç kadına bakmaksızın.

''O halde...'' dedi genç kadın düşünceli bir sesle ''ne yapmalı...''

Rüzgar çimenlerin üzerinde usulca seyahat ediyordu. Genç kadının siyah kazağının üstünde kedi tüylerinin yanı sıra bir tane de uğur böceği vardı şimdi. Gideceği yere kararlı adımlarla ilerler gibiydi. Ancak onu ne genç adam, ne de genç kadın gördü. Tam da bu sırada genç kadın gözlerini kapattı. Göz kapaklarının arasından gün ışığı sızıyordu.

''O zaman biz de yeryüzünü keşfedelim,'' dedi genç kadın usulca çimenleri okşayarak.

''O zaman biz de yeryüzünü keşfedelim,'' dedi genç adam da usulca genç kadının saçlarını okşayarak.

(11.03.23)


Benim Yıldızım.

 

Küçük Bir Kesit #29 

''Şansımıza bu gece hava açık.''

''Gerçekten de öyle, şans...''

''Yaaa, ben sana demiştim! Ne olacağını asla bilemezsin.''

Genç adam, genç kadına kısa bir bakış atarak hafifçe başını salladı. Ancak genç kadın pek oralı değil gibi görünüyordu. ''Hem,'' dedi sonra genç kadın ''istediğin bir şey için bahane üretmemelisin.''

''Gökyüzü bulutluydu Aslı, ikimiz de gördük.''

''Ama şimdi değil.''

Gökyüzü, siyaha çok yakın bir laciverte bürünmüştü. Bu lacivert tonun önünde sıraya girmiş bulutlar etrafa saçılmış gibi görünüyorlardı. Tıpkı, düzgün bir sıranın ortasından geçenlere yol verir gibi. Sahne şimdi yıldızlarındı. 

''Hala bulutlu tabi,'' dedi sonra genç kadın omzunu genç adama hafifçe çarparak. ''Bulutlar da biz gökyüzünü izlemek istediğimiz için dağılmış değiller. Ama yine de...''

''Yine de geliyor gelmekte olan...''

Genç kadın genç adama yandan bir bakış atarak konuşmasını sürdürdü. ''Yine de'' dedi dudaklarındaki belli belirsiz bir gülümsemeyle ''eğer onları izlemek için dışarı çıkmasaydık, onları izleyemeyecektik.''

''Evet'' dedi genç adam ciddi bir şekilde. Bakışları düşünceliydi. Ancak bu bakışların ardında dolanan pırıltılar çoktan dudaklarına yansımıştı.

''Gülmesene'' dedi genç kadın genç adama yine hafifçe çarparak. 

''Sen de güldürmesene o zaman.''

''Hadi bir yıldız seçelim'' dedi genç kadın biraz sonra.

''Bir tane mi?''

''Bir tane.''

''Niçin?''

''Ona baktığımızda birbirimizi bulabilmemiz için.''

''Anlamadım.''

''Bak mesela'' dedi genç kadın eliyle bir yıldızı işaret edip ''ben seçtim. Bu yıldız seni bana anımsatacak. Hadi sen de seç. Böylece birbirimizden uzakta da olsak, o yıldıza baktığımızda bir arada olabiliriz.''

''Aynı yıldızı bir daha nasıl bulacağız ki?''

''Hangi yıldızı bulursak bulalım. Birbirimizi bulmak istersek yıldızların aynı olup olmamasının bir önemi kalmaz. Sadece bir hatırlatıcı işte. Bir bahane.''

''Hımmm'' dedi genç adam. Bu sefer gerçekten düşünceli gibi görünüyordu. ''O zaman,'' dedi biraz sonra da, ''o zaman senin yıldızın da bu olsun.''

''Hangisi?''

''İşte şu Aslı...''

''O kadar küçük ki göremiyorum!'' Genç kadın buruşturduğu yüzüyle uzunca bir süre yıldızına baktı. ''Neden o?'' dedi en sonunda. ''Büyük değil, parlak bile değil; zar zor gördüm. Hatta onu şimdiden kaybettim. Neredeydi göremiyorum...''

Genç adam, genç kadının elini kendi elinin arasına alıp havaya kaldırdı. ''Bak orada'' dedi sonra da. ''Tüm bu parlak yıldızların arasında bile o hep orada, gördün mü? Onu nerede olursa olsun bulabilirim. Nereye gizlenirse gizlensin…''

''Bana biraz olayı kıvırmaya çalışıyormuşsun gibi geldi ama neyse'' dedi sonra genç kadın omuzlarını silkip. Ama eli hala genç adamın avucundaydı. Hava iyi ki karanlık, diye düşündü genç kadın, iyi ki saçlarım salık...

''Peki sen,'' dedi biraz sonra genç adam, ''sen neden demin gösterdiğin yıldızı seçtin? Büyük olduğu için mi?''

''Kolayca bulunabildiği için. Herkes onu kolayca bulabilir.''

''Ah!..'' dedi genç adam boşta kalan elini kalbine götürüp. ''Bir de bana laf söylüyorsun. Herkesin bulabileceği bir yıldız benimkisi... Tamam...''

''Evet, o yıldızı herkes kolayca bulabilir. Ama benim dışımdaki kimse ona benim baktığım gibi bakamaz. Çünkü kimse, onun senden olduğunu bilmeyecek. Benim dışımda. Bu da onu benim yıldızım yapar. Senden bana bir şey.''

''Bana da şimdi sen kıvırmaya çalışıyormuşsun gibi geldi ama neyse...''

İkisi de birbirlerine omuz silkmiş yıldızlarını izliyorlardı. Çok geçmedi ki genç kadın ayağa kalktı. Genç adamın elini hala bırakmamıştı. ''Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?''

''Tabi ki hanımefendi ancak biliyorsunuz'' dedi genç adam. Çoktan ayağa kalmış, diğer elini genç kadının beline götürmüştü. ''Ben dans etmeyi bilmem.''

''Ne tesadüf'' dedi genç kadın ''ben de.''

Sonra ikili yavaşça kendi etraflarında dönmeye başladılar ve gökyüzü de, onların etrafında. Müzik yoktu; hatta hiçbir ses yoktu. Ancak ikili bunu duymuyor gibiydi. Müziğin olmamasını.

''Aaaa yıldız kayıyor'' dedi sonra genç adam. Meteor hızla üstlerinden geçmişti. Çok uzak bir yerlere düşmüş gibiydi ama o anı ikisi de yakalamıştı. Sonra genç kadın genç adama baktı. Genç adam ona bakmazken o, ona bakmayı sürdürdü ve nihayet genç adam da ona döndüğünde ''doğum günün kutlu olsun Ozan'' dedi kocaman gülümseyerek. ''İyi ki doğdun.''

(06.03.23)

 

Yerleşecek bir nokta.

 

Küçük Bir Kesit #28

''İçim içime sığmıyor Ozan. Tabii, yolda da içim dışıma çıkmadı değil; ama her neyse... Konumuz bu değil! Çok heyecanlıyım. Uzun zamandır belki de ilk kez!'' Genç kadın, gerçekten de, içindekileri tutamıyor gibiydi. Genç adamın karşısına oturmuş elleriyle havada daireler çize çize hararetle konuşmaya başlamıştı. Susturabilene aşk olsundu. 

Genç adam, şaşkınlıkla genç kadını dinliyordu. Gözlerinde beliren pırıltıyı ise onlara en uzaktan bakan kişi bile rahatlıkla görebilirdi.

''İyi güzel de,'' dedi nihayet genç adam ''hala neyin seni bu kadar heyecanlandırdığını söylemedin Aslı?''

''Aaaa evet,'' dedi genç kadın çok önemli bir şeyi aniden fark etmiş birinin ses tonuyla. Ancak neyin onu bu kadar çok heyecanlandırdığını bilmeceler şeklinde bildirmeden söylemeyecekti. ''Nihayet'' dedi genç kadın ''nihayet bir nokta buldum!''

''Ne noktası Aslı?''

''Yerleşecek bir nokta.'' Genç kadın burada kısa bir mola vererek bakışlarını uzak bir noktada sabitledi. Sanki bahsettiği nokta orada bir yerlerdeymiş gibi. ''Ozan'' dedi bir süre sonra ''çok uzun zamandır bir daire çiziyor gibi hissediyordum. Öyle uzun zamandır böyle hissediyordum ki, her yeri ezberlemiş gibiyim. Ama şimdi, şimdi,'' genç kadın yerinden doğrulup hafifçe öne eğilerek fısıldadı, tıpkı çok önemli bir sırrı paylaşır gibi ''o dairenin de noktalardan oluştuğunu görüyorum. Bir noktada ayağım kaydı ve işte! Bir kıvılcım. Hem... Yaşamak seksek oynamak gibi değil, değil mi?''

''Seksek mi?'' dedi genç adam hayretle.

''Evet! Hani şu belli taşlara basarsın sadece. O oyun... Önce bir taş atarsın, tabii belli bir yere, sonra çizgilere basmadan belli yerlerde tek, belli yerlerde çift ayakla hoplar hoplar durursun; ta ki yanana dek. Ancak işte Ozan, hiç yanmazsan bu bir döngü olur ve hep aynı kişi aynı oyunu oynar durur. Ne sıkıcı!''

''Seksek ne biliyorum, ama?..''

''Aması, içimde bir heyecan var Ozan! Başta yoktu; ama şimdi var. İşte tutabileceğim bir şey, bir ateş!''

''Ateşi tutmak da ilginçmiş.''

''Alevleri sen üretirsen, değil.''

''Yaaa...''

''Yaaaa!''

Kısa bir sessizlikten sonra genç kadın devam etti. ''Yani işte, bir kıvılcım yakmak... Kendin yakarsın bunu. Dış dünya da sana yardım eder tabi; ama işte... Kendin yakarsın. O ilk kıvılcımı.'' Genç adamın bakışları şüpheliydi. Genç kadının söylediklerinden ne anladığını kestirmek güç olsa da, tek kelime etmedi. ''Yoksa tam tersi mi?'' dedi biraz sonra genç kadın. Uzaklardaki o noktadan yeni bir soru çıkarmıştı. Bu yeni soruya kendisi de şaşırmış gibiydi.

''Ne tam tersi mi?'' dedi genç adam yavaşça.

''Yoksa kıvılcım dışarıdan yakılmış olur da, onu sen mi büyütürsün? Böyle mi olur?..'' Genç kadın bunun üstüne yine uzaktaki noktaya dikti bakışlarını. Sanki o noktanın içinde özel bir yer varmış da, tüm sorular ve cevaplar orada gizliymiş gibi. ''Ama mühim değil!'' dedi biraz sonra. ''Günün sonunda ikisi de aynı noktaya getiriyor gibi, değil mi?..''

''Öyle gibi...'' demekle yetindi genç adam da. Genç kadını tam olarak anladığı söylenemezdi. Ancak; kıvılcımları tek tek göremese de, genç kadının bahsettiği alevleri görebiliyordu. Tam da genç kadının gözlerinin en derinlerinde.

''Hadi bisiklet sürelim'' dedi sonra genç adam.

''Bisiklet mi? O da nereden çıktı?''

''Ben senin seksek oyununu hemen kabul ettim ama. İşte bisiklet de oradan çıktı'' dedi genç adam. Ayağa çoktan kalkmıştı. ''Hadi gel'' dedi sonra elini genç kadına uzatıp.

''İyi de'' dedi genç kadın biraz sonra ''ben bisiklet sürmeyi bilmiyorum.''

''Nasıl?..''

''Ne nasıl? Bilmiyorum işte. Çocukken öğrenmedim.''

''Tamam sorun değil'' dedi genç adam anında ''şimdi öğrenirsin.''

''Offf'' dedi biraz sonra genç kadın. Ancak genç adamın peşinden ilerliyordu.

''Hadi bin'' dedi genç adam gülümseyerek ''korkmana gerek yok. Hem ben de uzun zamandır sürmedim. Ama biliyor musun, bisiklet sürmeyi bir kere öğrenince unutmuyorsun. Ömür boyu unutmayacağın bir şey işte. Şimdi sana da öğreteceğiz.''

Genç kadın sıkıntıyla çevresine göz attı. Az evvel tüm cevaplarını çekip çıkardığı nokta çok uzaklarda kalmış gibiydi. Hava daha ağırlaşmıştı şimdi sanki. Bu güzel bir öğleden sonrasıydı. Baharın ilk zamanları. Yine de mevsim normallerine göre sıcak. Tabii genç kadının normallerine göre tam kıvamında bir hava. Yine de o an, bu hava, çok ağır geldi genç kadına. Sonunda ''ya düşersem'' dedi göz ucuyla genç adama bakıp. Diğer yandan o sırada bisiklete yerleşmişti bile.

''Düşmene izin vermem'' dedi genç adam sadece. Sonra, genç kadın pedalları çevirmeye, genç adam da onu tutmaya başladı. Başlarda genç kadının dengesi bozuktu. Ancak genç adamın tutuşu güçlüydü. Çok geçmedi ki, pedallar birbiri ardına çevrildi. Genç kadın için hava daha hafifti şimdi. ''Ozan'' dese de, genç adam çok gerisinde kalmıştı. Güneşin batışını ardına almış, genç kadına el sallıyordu.

(02.03.23)

 

Bazı şeyleri planlayamazsın, yaşaman gerekir.

 

Küçük Bir Kesit #27 (Kelime Oyunu 108) 

''Bir söylentiye göre şafak sökmeden evvel buraya gelen yolcuların hayatlarındaki karmaşa çabucak çözülürmüş.''

''Yine de o kadar erken burada olmayabilirdik sanki...''

Genç kadın genç adamı duymamış gibi konuşmasını sürdürdü. ''Bazen... İçimde acı hissediyorum Ozan. Bana ait olmayan ama bana ait olan bir acı.'' Genç kadın biraz durakladıktan sonra hafifçe, çok hafifçe, konuşmaya devam etti. O kadar hafifti ki kelimeleri, sanki, bu kelimeler genç kadının ağzından çıkar çıkmaz havaya karışıyorlardı. Bu nedenle de genç adamın tüm dikkati genç kadının üzerindeydi şimdi. ''Daha evvel yaşam ve yaşamak hakkında konuşmuştuk hatırlıyor musun?''

''Evet, tabii'' dedi genç adam beklemeksizin. ''Yaşam budur,'' kollarını iki yana açarak çevresinde bir tur döndükten sonra onları genç kadının bedeninde kavuşturdu ''ve yaşamak da bu.''

Genç kadın, kelimeleri gibi hafifçe gülümsedi. ''Biliyorum'' dedi biraz sonra da. İkili serin havadan çok uzakta, sıcacıktı şimdi. Genç kadın başka bir şey söylemedi, genç adam da. Zaten o an araya girecek kelimeler her ne olurlarsa olsunlar, ikili için bir zaman hırsızından öteye gidemeyeceklerdi. Hem belki de o anı uzatabildikleri kadar uzatmak ve günün ilk ışıkları karanlığı aydınlatırken, hafif, çok hafif olmak istiyorlardı. Işık gibi.

(18.02.23)


Yaşam ve Yaşamak.

 

Küçük Bir Kesit #26 (Kelime Oyunu 107)

''Çoğu zaman yaşamımla ne yapacağımı bilemem.'' dedi genç kadın.

''Sadece adımlar atıp neler olacağını görmek de bir seçenektir.'' Genç adam, adımlarını genç kadının adımlarına uydurmaya çalışıyordu. Adımları da kendisi gibi, diye düşünürdü sıklıkla genç adam. Genç kadın çoğu zaman hızlı hızlı yürür, sonra aniden yavaşlardı. Hem, yanındakinin adımlarının ne önemi vardı...

''Yine de bu heyecanlı değil,'' dedi genç kadın gözlerini kısarak. Sanki bir şeyin içini görmeye çalışır gibiydi. Genç adamın söylediği cümleyi hızlıca tartmıştı, kendi içinde. ''En azından beni heyecanlandırmıyor.'' Sonra bir anlığına, çok çok kısa bir anlığına durdu ve belki de o sırada aldığı nefesin etkisiyle ara vermeksizin konuşmasını sürdürdü ''hem'' dedi uzaklara bakarak ''hem bu senin yöntemin Ozan, benim değil. Çoğu zaman çoğu kişi bunu düşünmez... Muhtemelen,'' dedi sonra aceleyle ''muhtemelen, olması gereken de bu. Ama ben beceremiyorum işte. Yine de... Endişelenme Ozan,'' genç kadın genç adamın sorgulayıcı bakışlarına kısa bir yanıt vererek tekrar uzaklara daldı ve ''yaşam çok güzel, yine de ben kendi yaşama biçimimi bulamıyorum,'' dedi.

''İkisi arasındaki ayrım bu kadar net mi sence,'' dedi genç adam genç kadına bakmaksızın. Kışa rağmen yapraklarını üzerinden atmamış ağaçları inceliyordu. Tıpkı genç kadının az evvel yaptığı gibi, ciddiyetle.

''Net,'' dedi genç kadın hızla. ''Bugün de bitiyor,'' dedi sonra da çok yavaşça. ''Biten her günün üstünde bir çarpı var ve işte bir yenisi daha ekleniyor. Önceden bu düşünce biçimini de karamsar bulurdum. Ama hayır, böyle bir şey yok. Karamsarlık değil. Bu, bu sadece olan şey! Neden biten şeyleri, olmuş olan şeyleri, dile getirdiğimizde içimize bir hüzün çöker? Oysa yaşam budur. Yaşamak o çarpılardır; atılmış ve atılmamış çarpılar yaşamaksa, yaşam da hepsidir işte. Hepsinin ötesi! Yaşamak bir algılayış biçimidir; yaşamsa bunun ötesindedir.'' Sonra bakışlarını ağaç dallarından yansıyan kızıllığa çevirerek genç adama döndü ''yaşam budur Ozan...''

''O zaman yaşamak da onu görmemiz olabilir,'' dedi genç adam, genç kadının cümlesini tamamlayarak. Ancak bu yanıt genç kadını afallatmıştı. Genç adama baksa da sanki farklı bir şey görüyor gibiydi. ''Evet öyledir!'' dedi az sonra gülümseyerek. Gözlerindeki sis dağılmıştı sanki. Şimdi bakışları çok daha canlı ve genç kadın gibiydi. Bu durum genç adamı da gülümsetti. 

''Ne var,'' dedi bunun üstüne genç kadın. ''Komik mi?''

''Heyecanlı halini seviyorum Aslı...'' Genç adam kısa bir anlığına durmuştu. Sanki o da çok önemli bir şeyi fark etmiş gibiydi. Dile dökmek isteyeceği bir şeyi. Ancak devamını getirmedi. Sadece, ''sadece bu kadar.'' diye yanıtladı genç kadının soran bakışlarını. Belki de gerçekten de sadece o kadar olduğunu düşünmüştür kim bilir... Hem, en basit şeyler hep en bizden olanlardır. Genç kadın da böyle düşünürdü. O sırada da bunu düşünmüş olacak ki, hızla genç adama döndü bir kez daha. Hızlı adımları aniden yavaşladığından olacak, genç adam bu dönüşü birkaç saniye öncesinden fark etmişti bile.

''Evet,'' dedi genç adam. ''Sıradaki gündem maddemiz nedir?'' Genç kadın, genç adamın sataşmalarını duymazdan gelerek etrafında hızla döndü ve ''vuuuuuuu! Kendimi bir hayalet gibi hissediyorum,'' dedi. ''Yani işte, çimenler o kadar yumuşak ki, sanki üstlerinde süzülüyor gibiyim. Sence de öyle değil mi?''

''Öyle,'' dedi genç adam kahkahalarla ''hayalet gibi hissettiriyor gerçekten!''

''Ah!'' dedi hemen sonra genç adam kolunu ovuşturarak.

''Sen dalga geç bakalım! Hayaletlerin de bir kalbi vardır ama unutma!'' Genç kadın da dudaklarını sıkıca birbirine bastırmış kahkahalarını tutmaya çalışıyordu şimdi. Sonra ikili, çimenlerin üstünde yavaşça süzülerek bir kenara oturdular. Kararmaya başlayan havayla birlikte hava biraz daha serinlemiş olsa da, ikilinin içi sıcacıktı. Bu, bakışlarından belliydi. Taa en uzaktan bile çok belliydi. Çünkü ikili yan yanaydı ve yaptıkları kısa sohbet onları birbirine daha da yakınlaştırmış gibiydi.

Genç kadın ''çok yorgunum,'' dedi biraz sonra. ''Neden bilmem, az evvel yorgunluğumu hissetmemiştim. Ama şimdi... Çok uykum var.'' Genç kadının başı genç adamın omzundaydı. Kapalı gözlerini çevrelemiş uzun kirpikleri titreşiyordu. Sanki hemen uykuya dalmış gibiydi. Rüya görüyor gibi, diye düşündü genç adam genç kadının yüzünü incelerken. Ancak tam da o anda genç kadın ''parfümün çok güzel kokuyor,'' dedi mırıldanarak. Bunu o kadar kısık bir sesle söylemişti ki, genç adam başta duyduklarını uydurduğunu sandı.

''Burası yemyeşil,'' dedi biraz sonra genç kadın. ''Güzel bir müzik çalıyor uzaklardan... Ama o da ne! Mö'leme sesleri... Bir ahırın kapısı açıldı. İnekler her yerde! Milka'nın mor inekleri gibiler. Bazıları yeşil, bööööö! diye möööö'lüyorlar? Yine de ahırdan berbat kokular geliyor, dur biraz senin parfümünü koklayayım; hım tamam, şimdi kokular dağıldı. Her şey daha güzel. Evet, Milka'nın mor inekleri -ve yeşiller de aralarında- ve ben.'' Genç adam ilgiyle genç kadını dinlerken genç kadın aniden gözlerini açarak doğruldu. ''Bu sabah bir rüya görmüştüm. Ama bir türlü hatırlayamıyordum. Bu sıralar çok rüya görüyorum ama çoğunu hatırlayamıyorum. Omzunu ödünç verdiğin için teşekkür ederim Ozan, sayende hatırladım. Artık her şey daha güzel ve... Hava da daha soğuk! Gidelim mi?''

Genç adam sadece ''gidelim,'' demekle yetindi ve genç kadının elini sıkıca tuttu. Birbirleriyle aynı adımları atarak, ne yavaş ne de hızlı, süzülürcesine yürümeye başladılar. Dağılmış bulutların ardından parlayan yıldızlar ikiliye göz kırpıyordu.

(29.01.23)


Oysa gökyüzü hep aynı.

 

Küçük Bir Kesit #25 (Kelime Oyunu 106) 

‘’Bazen, kendimizi bir çölün ortasında gibi hissedebiliyoruz değil mi? İçimizden gelen pıtır pıtır bir şeyler var. Dışımızdan gelen başka pıtır pıtır bir şeyler de. Sonra bu, bu karmaşa, bazen bir serap bazen bir vaha gibi gözüküyor bize.’’

‘’Ama tabii,’’ diye söze girdi genç adam ‘’bu vahada uzun süre kalırsak, o da bir seraba dönüşebilir.’’

‘’Dönüşür.’’ dedi genç kadın uzaklara bakarak. Sonra ışıl ışıl bakan gözlerini genç adama çevirdi. ‘’Ama bu da önemli değil, değil, değil mi…’’

‘’Ne, önemli değil?’’ diye sordu genç adam. Ancak daha soruyu sorduğu anda duruşu değişmişti. Belki de cevabı çoktan sezmişti.

‘’Önemli olan titreşim. İçindeki atış,’’ genç kadın ince parmaklarını boynunda gezdiriyordu şimdi ‘’dışındakinden daha güçlüdür her zaman için.’’ Sonra aynısını genç adam da yaptı. Gerçekten de boynunun sol tarafında bir yerlerde titreşen bir şeyler vardı. ‘’Sadece yabancıyız’’ dedi genç kadın genç adamın bu hareketi üzerine, gözlerindeki güzel gülümseme dudaklarına yayılmıştı ‘’kendi gölgelerimizi yaratıyoruz, yansımalarımızı. Belki de dış dünya için kim bilir… Ama bir an geliyor, o gölge benliklerimize biz kanıyoruz. Çöldeki bir seraba kanar gibi. Oysa çöl bile yokken, serap nasıl olsun; değil mi?’’

İkili yavaş yavaş yürüyordu. Nerede oldukları bilinmez. Zaman mı? Güneş tepede görünüyor. Demek ki henüz vakit erken. Ancak bunlar sadece biz okurlar için birer detay. Neticede sevdiğin biriyleyken zaman da önemsizdir, mekan da. İşte genç adam ve genç kadın da öylece yürüyorlardı. Zamandan ve mekandan uzakta, yan yana ve ve’si olmadan.

Tabii çevrelerinde de başka insanlar vardı. O andan çok çok sonrasında sadece kendi zaman ve mekanlarını anımsayacak pek çok insan. Neticede zaman böyledir. Mekanı da siler, güneşin konumunu da. Geriye yalnızca sen kalırsın, bir de seninle olanlar. İşte, genç adam ve genç kadın da o andan çok çok sonrasında hep yan yana kalacaklardı. Diğer insanlar gibi.

‘’Çok garip,’’ dedi genç kadın namazdan çıkan cemaati işaret ederek. ‘’Birinin ölümüydü ama gökyüzü pırıl pırıl.’’ Genç adam yanıt vermese de bakışlarını genç kadına doğrultmuş merakla bekliyordu. Genç kadın da konuşmasını sürdürdü. O an farklı bir zamanda ve mekanda gibiydi. ‘’Kaç yaşında olursa olsun, herkes bu gökyüzünün altında olmak ister,’’ dedi genç kadın. ‘’Yaşlılık, geride kalanlar için bir rahatlatıcı. Oysa gökyüzü hep aynı Ozan. Hep çok güzel. Ancak gölgelerimizle boğuşurken, onun altında olduğumuzu unutuyoruz.’’

İkili yürümeye devam ettiler. Yürümeye ve bir süre konuşmamaya. Susmaya değil elbet. Çünkü bazı insanlar bir aradayken konuşmadıklarında bile aslında susmazlar. İşte genç adam ve genç kadın da bir arada olduğunda konuşmadıklarında bile aslında hiç susmuyorlardı.

‘’Seni seviyorum Ozan,’’ dedi genç kadın, genç adam çok yakınındayken ve onun sol tarafında titreşen kalbini hissederken.

‘’Ben de seni seviyorum Aslı,’’ dedi genç adam. Günışığı gözlerindeydi sanki, öyle ışıldıyordu. ‘’Çok.’’

(23.01.23)


Anı.

 

Küçük Bir Kesit #24 (Kelime Oyunu 105) 

''Taş...''

''Kağıt.''

''Makas!''

''Ben kazandım!''

Genç adam ve genç kadın bahardan kalma bir zamanı anımsatan güneşli bir günün içinde bağdaş kurmuş karşı karşıya oturuyorlardı. Nerede olduklarını söylemek güç. Hem, bu bir sır! Çünkü ikisi, her şeyden kaçmış ve sadece kendilerinin bildiği yerlerinde aylaklık eder haldeler. Genç adam fazlasıyla gergin. Her şeyi boş vermek pek ona göre olmasa gerek. Hatta gururuna yedirse, genç kadının ikna kabiliyetini ayakta alkışlayabilir. O alkışlamasa da hadi biz alkışlayalım. Çünkü genç adam, her ne kadar genç kadına hayır demekte pek iyi olmasa da, sınırlarını hiç bu kadar genişletmemişti. Belki de bu esnekliğini henüz farkında olmadığı kendi başarısıyla değiş tokuş etmişti. Sonuçta bu hep böyledir; tüm dramatik duygular günün sonunda insanı aptala çevirir. Aşk gibi.

''Tebrikler Aslıcığım, bininci denememizde kazandın!''

Ancak genç kadın pek de oralı değildi. Genç adamın sitem dolu bakışlarını görmezden gelerek önündeki kağıtları incelemeyi sürdürdü.

''Bence bunu çıkarmalısın,'' dedi genç adama bakmaksızın. Diğer yandan elindeki kağıdı kenara ayırıyordu.

''Aslı!.. O performanstaki en önemli parça!''

''Kime göre önemli? Hem...'' dedi genç kadın hafifçe başını kaldırarak ''seni yansıtmıyor bu parça.''

''Ama işler böyle yürümüyor Aslı.''

Genç kadın tek kelime etmeden nota ve şarkı sözlerinin yazılı olduğu kağıtları incelemeye devam etti.

''Aslı...'' Genç adam genç kadına bakmayı akşama kadar sürdürebilirdi; ancak genç kadının kendi istemediği sürece ona bakmayacağı açıktı...

''Ben seni dinlemek istiyorum,'' dedi sonunda genç kadın. ''İşler böyle yürümüyor diyorsun ama kendi istediklerini belirtmiyorsun bile. Kendi şarkını yapmıyorsun bile...''

''Ben işimden de şarkılarımdan da memnunum Aslı.''

''Öyleyim diyorsan... Öylesindir tabii.''

Genç kadın her şeye rağmen kağıtları incelemeye devam etti.

''Bilgisayarı getirseydik daha kolay olurdu ikimiz için de. Hem dinlediğinde daha çok seveceksin bu parçaları.''

''Sevmeyeceğim!'' Genç kadın çatık kaşlarını biraz yumuşatmıştı şimdi. ''Hem, yanımda sen varken neden başkasının sesinden duyayım ki bunları? Hala anlamadın mı şapşal... Ben seni dinlemek istiyorum. Bu ucuz şarkılardan bile olsa, aralarından senin sesini seçmek istiyorum. Hep bunu istedim.''

''Söylemeyeceğimi biliyorsun Aslı.''

''SOYLOMOYOCOĞOMU BOLOYORSON ASLO....''

Genç kadın kağıtları bir kenara bırakmış gökyüzünü izliyordu şimdi.

''Tamam hadi yeniden yapalım. Taş...''

''Bulut...''

''Ağaç!''

İkilinin gülüşmeleri sessizlikte kaybolsaydı çok yazık olurdu. Çünkü o an duyulmaya değerdi, hem de kesinlikle değerdi. Neyse ki çok da uzak olmayan uzak bir noktada birkaç balıkçı vardı. Uzaklardaki balıkçıların kulakları bu sesleri işitti. Pek de bereketli olmayan o güneşli günde, belki de az sonra dalacakları kendi anılarının jenerik müziği oldu bu gülüşmeler.

Genç adam ve genç kadın uzun süre küs kalamazlardı. Dargın bile olamazlardı. Konuşmadıkları anlarda bile ne diyeceklerini bilirlerdi. Belki de tek sorun, bunu bildiklerini bilmemeleriydi. Yine de genç kadın farkındaydı, genç adamı ne kadar çok sevmek istediğinin. Genç adamsa belki de çoktan biliyordu, genç kadını ne kadar çok seveceğini.

Bir an sonra bulutlar gelip geçerken, tam da o anda, genç adam bir şeyler mırıldanmaya başladı. Neyse ki genç kadın çok yakınındaydı. Bu şarkıyı duydu. Duyduğunu nereden mi biliyoruz, çünkü kocaman gülümsemişti. Tabii bir de...

''Şak şak şak şak şak!''

''Hemen de cıvıtırsın Aslı.'' Böyle dese de genç adamın da göz kenarları kırışmıştı.

''Hem... Şarkı söylerken çok daha karizmatik oluyorsunuz beyefendi.''

Genç adam ne yanıt vermişti bilinmez. Genç kadının bir teşekkür beklemediği su götürmez. Şimdi batan güneşin ardından ikilinin silüetleri de kayboluyor. Tüm anılar gibi.

(13.01.23)

 

Popüler Yayınlar