Pollyanna (Eleanor H. Porter) | Kitap Yorumu

Yazar: Eleanor H. Porter, Çevirmen: Handegül Demirhan,
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kitap, babasının vefatıyla birlikte hayatta kalan tek akrabası Polly teyzesinin yanına taşınan küçük bir kızın, Pollyanna'nın öyküsünü anlatmakta. Annesini çok küçükken kaybetmiş bu küçük kız, babasıyla birlikte uydurduğu mutluluk oyununa sarılarak yoksulluk, kimsesizlik ve yalnızlıkla mücadele yöntemi geliştirmiştir. Kitap boyunca Pollyanna'nın, teyzesinin yanında başladığı yeni yaşamında hayata gülümsemeyi uzun yıllar önce bırakmış sert mizaçlı teyzesi başta olmak üzere tüm kasaba halkına yaşamdaki güzellikleri keşfetmeyi öğretme öyküsünü okuyoruz.

Çocukluğumdan beri bildiğim ancak her nedense bugünüme kadar okumamış olduğum bir çocuk kitabını okudum. Kitabı seveceğimi hızla göz attığım kitap rafları arasında kitabın adını gördüğüm an anlamıştım. Nitekim öyle de oldu; kitabı kah gülümseyerek, kah gözlerim dolarak -bazense ikisi aynı anda- ve aynı zamanda büyük bir ilgi ve merakla okudum.

Pollyanna zorluklar içinde büyümeye çalışan bir çocuk. Bu zorluklarla baş etme yöntemini ise hayatta en sevdiği insanlardan biriyle birlikte, babasıyla, geliştirmiş. Pollyannacılık günümüzde olumsuza yakın bir anlama gelecek şekilde kullanılan bir tabir. Oysa bu kavrama isim veren karakter olan Pollyanna'nın yaptığı şey körü körüne bir iyimserliğin ötesinde, mutluluğu dış dünyada aramayı bırakıp içinden dışına yansıtmakla ilgili.

Pollyanna dış dünyadaki zorluklar ve hatta güzelliklerle bile değil; bu durumların geneline yönelik kendi bakış açısını yönetme becerisini geliştirmiş ve üstüne bunu çevresindeki yaşamından memnun olmayan ve bunu düzeltme çabasında da olmayan diğerlerine de ''mutluluk oyunuyla'' öğretmiş bir çocuk. Pollyanna kendisi çok zor zamanlar geçirdiğinde ve kendisini ona babasını da anımsatan çok sevdiği ''mutluluk oyununu'' oynayamayacak durumda bulduğunda bile, diğerlerinin mutluluk oyununu oynamakta başarılı olmalarından mutlu olabilecek bir çocuktu. Yani Pollyanna mutluluğa açık bir insandı.

Bazı insanlar mutluluğa kapalıdırlar. Pollyanna böyle insanlarla kitap boyunca sıkça karşılaştı. Mutluluğu görebilen insanların böyle insanlara enerjilerini vermelerini de açıkçası artık doğru bulmuyorum ancak Pollyanna bu konuda da oldukça başarılıydı. Herkesin; en somurtuk, aksi ve ben bilirimci tavırlıların bile; içindeki parlamak isteyen noktayı sabırla buluyordu. Bu, gerçek bir yetenek diye düşünüyorum; en azından benim Pollyanna karakterine hayranlığımın asıl sebebi, içindeki mutluluk sebeplerini kolayca bulmasından öte, diğerlerinin parlamak isteyen parçalarını bulmak konusundaki doğal yeteneğiydi diyebilirim.

Benim de bir mutluluk oyunum vardı. Bu oyunda Pollyanna kadar başarılı olduğumu söyleyemesem de, ikimizin de oyunlarının çıkış noktası birbirine benziyor gibi görünüyor. Benim mutluluk oyunumun ismi yıldız bulmacaydı. En kirli ışıklarla dolu puslu gökyüzüne bile dikkatle ve sabırla bakarsanız, mutlaka bir yıldızın parladığına şahit olursunuz; ardından bir başkası daha, bir başkası, bir başkası ve bir başkası... Ve işte artık her şeye rağmen yıldızlı bir gökyüzünü görebiliyorsunuz.

Büyük küçük herkese önerebileceğim, çok güzel bir klasik.

Kitaplarla kalın.


Yuan Huan'ın Kulübesi (Miyase Sertbarut) | Kitap Yorumu

Yazar: Miyase Sertbarut, Çizer: Zülal Öztürk,
Yayınevi: Tudem Yayınları

İlhamilerin yeni Türkçe öğretmenlerinin verdiği ödev fazlasıyla zordur: Kitap okumak! Her hafta sınıfta bir hikaye anlatma ödevleri olan altıncı sınıf öğrencileri bu yeni düzene alışamaz. Her hafta nasıl kitap okuyacağı konusunda kara kara düşünen İlhami, arkadaşları Zümrüt ve Caner ile yaptığı park turunda dağılmış bir sirkten arta kalan gizemli bir telefon kulübesi bulur. Bu eski kulübedeki telefonu farklı kılan, ahizenin öte tarafından kendiliğinden ses gelmesidir. İlhami'ye derste anlatması için ihtiyacı olan öyküleri anlatan bir ses.

Kitap okumaktan hoşlanmayacağını düşünen İlhami, her okul çıkışı ve öncesinde soluğu bu telefon kulübesinde alır. Arkadaşlarından sır gibi sakladığı hikayeler anlatan telefon sayesinde, Türkçe dersinden yüksek notlar alır. Ancak zamanla İlhami yüksek notlar almakla değil, hikayelerle ilgilenmeye başlar. İlhami, merak eder. Kitap boyunca okumayı sevmeyeceğine inanmış çocuklara kurgusal dünyaların büyüsünü gösteren telefondaki gizemli anlatıcının öykülerine misafir oluyoruz.

Kitabı çok severek, gülerek ve büyük bir merakla okudum. Bu kitabı bana çok tatlı bir kütüphane görevlisi önermişti. Biraz da bu önerinin güvencesiyle kitabı okumaya başladım. Kitabı beğeneceğimi düşünsem de, okurken bu kadar eğleneceğimi ve kendimi kitaba kaptıracağımı düşünmemiştim.

Kitabın ana karakteri okumayı sevmeyeceğine yönelik inanç geliştirmiş bir çocuk. Ancak bu çocuk, dinlediği öykülere doymayarak ardı ardına hepsini ve dahasını öğrenmek istiyor. Okumak, bir çeşit keşif. Okumayı sevmediğine inanan çoğu kişinin ortak noktası bana göre keşfetmeyi bırakmaları. Hem de en başında! Bazı öyküleri sıkıcı bulabiliriz; çünkü insanız, hepimiz farklıyız ve bu öyküler bizim ilgi alanımızla örtüşmeyebilir. Hatta, evet, gerçekten ''sıkıcı'' bir anlatımla bile ifade edilmiş olabilirler. Önemli olan, sabretmek ve aramaya devam etmektir. Bu nedenle zaten özellikle çocuklar olmak üzere bireylerin gelişim düzeyleri ve ilgi alanları göz önüne alınarak kitaplar yazılmalı ve önerilmelidir.

Kitabın üzerinde durduğu bir diğer durum ise yapay zeka. Kitabın arka kapağında da ifade edildiği üzere: ''Yapay zeka edebiyatı reddetmez, yeter ki edebiyat onu reddetmesin.'' Yaşadığımız çağ, içinde bol çeşitliliği barındıran bir çağ. Evet, eskiden zor olan, aranması gereken pek çok şey artık elimizin altında. Bu durum da bireyleri, özellikle de çocukları hazıra ve kolaya alıştırma, dahası çabuk sıkılma eğilimine itebilir. Ancak yapay zeka korkulması veya reddedilmesi gereken bir durum değil; hayatımıza yararlı olabilecek şekilde uyumlandırılması gereken bir gerçekliktir. Yapay zeka destekli eğitim son yıllarda ön plana çıkmakla birlikte, yapay zekadan çeşitli etkinlikleri oluşturmak için eğitim öğretim alanında yararlanılmaktadır.

Yapay zekayı edebiyat ile uyumlandırma noktamız tabi ki kurguları bir makineye yazdırmak değildir, olmamalıdır. Bunu günümüzde yapan ve kitapları çok satanlara girerek paraya para demeyen (özellikle yabancı yazarlarda bunu gördüm ama yerlilerde de varsa bilemem...), işi edebiyattan alıp ticarete çeviren yazarlar da var. Onların yaptıkları düşüncelerini bir makineye satmak benim gözümde. Hayatta bence en kıymet vermemiz, sahip çıkmamız gereken şeylerden biri de, özgünlüğümüzdür. Çünkü özgün üretim olmazsa, kendimizi ne kadar kandırsak ve kolaya kaçmak rahatımıza gelse de, zamanla tüketicilerden ibaret oluruz ve iş özgün benliğimizi kaybetmeye kadar bile varabilir. Çağımızın bence en büyük sorunlarından biri de bu, evet abartmıyorum ve çok samimiyim, bu sorun: Özgünlüğümüzün değerini bilmemek.

Kitapta yapay zekanın edebiyat ile birleştirilmesi, özgünlüğün korunması fikriyle bir arada verilmişti. Yapay zeka öyküleri yaratmak için değil, dağıtmak için bir araç olarak kullanılmalıdır. Öyküleri var edenler, insanlardır. Bu var olan öyküleri daha fazla insana ulaştırma konusunda ise yapay zeka ile işbirliği yapabiliriz.

Kitabın çocuk dünyasını eğlenceli, anlamlı ve merak unsurunu ön planda tutan bir kurgu zinciriyle işlemesi en beğendiğim noktası oldu. Okumaktan hoşlanan ya da hoşlanmayan tüm çocukların ve yetişkinlerin sevebileceğini düşündüğüm, çok keyifli bir kitaptı. Yazarın başka kitaplarını da mutlaka okuyacağım.


Bu kitaptaki çizimlerin tarzında da hafif karanlık bir atmosfer hissedilse de, geçen yazdığım Masal Koleksiyoncusu isimli kitabın yorumunda (yorum yazım burada) eleştirdiğim çocuk kitapları için uygun bulmama durumunu bu kitapta yaşamadım. Çünkü önemli olan aslında kitabın bağlamıyla örtüşen çizimlere uygun yaş grubuna göre yer vermek diye düşünüyorum. Yani çizimler sevimli veya renkli olmak zorunda değil; yaş grubuna ve bağlama uygun olmak durumundadır. Bu kitaptaki çizimleri dolayısıyla beğendim.

Kitaplarla kalın.


Masal Koleksiyoncusu (Nihan Temiz) | Kitap Yorumu

Yazar: Nihan Temiz, Resimleyen: Meltem Şahin,
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları

Kitap; yaz tatili, çocukluk arkadaşlıkları ve masalların iç içe geçtiği bir kurguya sahip. Nazlı, Mert, Alper ve Gözde aynı sitede yazlıkları bulunan dört arkadaştır. Yaz tatillerini paylaşan bu dört çocuk bir yaz akşamında sıkılmış bir şekilde macera aralarken Koleksiyoncu isimli bir tekneyi fark ederler. Bu teknenin bir tekne için alışılmadık isminden, elindeki kağıtları okumak dışında başka bir şeyle ilgilenmeyen sahibine kadar her şeyi çocukların çok ilgisini çeker. 

Bu tekne, masal koleksiyonu yapan yaşlı bir gezgine aittir. Bu gezgin adam çeşitli kıyılara yaklaşarak masallarını onları merak edenlere anlatır ve yeni masallar toplar. Bizim yaz ekibi başlangıçta masalları ''çocuk işi'' olarak görseler de, zamanla masalların büyüsüne kendilerini bırakırlar. Kitapta koleksiyoncunun çocuklara anlattığı dört, çocukların koleksiyoncuya anlattığı bir masal yer alıyor. Bu masallarda kitabın ana karakterleri olan çocukların kişiliklerine ve yaşamlarının ileriki yıllarına bir çeşit ışık tutulduğunu görüyoruz.

Kitabı fazla bir beklentim olmadan kütüphaneden seçsem de, kitap daha ilk sayfasından beni kendine bağlamayı başardı. Çocukların gündelik yaşamlarını konu edinen çocuk kitaplarını hep ayrıca bir seviyorum ve yazmanın ayrıca zor olduğunu düşünüyorum. Fantastik temada çocuk kitaplarını yazmanın da kendince zorlukları olsa da, bu tip kitaplarda yazar düşsel anlatının bilinmezliğine sığınabilir. Ancak direkt olarak çocukların gündelik yaşamını anlatan kitaplarda yazarların gözlem güçlerini ve çocukların düşünce ve düş dünyalarına duyarlılıklarını ayrıca güçlü bir şekilde ortaya koymaları gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu kitaba dair en sevdiğim durum da konusundan ziyade, ki masallar üzerinden bir kurgusal akış oluşturmak gerçekten hoş bir fikir, çocukların kendi iç dünyalarını ve bunun dış dünyalarına yansımasını ele alma şekli oldu. Bu noktada yazarın biyografisine değinmekte de yarar var. Yazar lisansını psikoloji, yüksek lisansını gelişim psikolojisi alanında yapmış. Çocukların dünyasını bu denli doğallıkla yansıtabilmesinde muhtemelen bu da etkilidir.


Bu arada bu yine en iyilerinden birisi.
Ben genel olarak bu çizimlerdeki depresif havayı ve
özellikle de mayolu çizimleri beğenmedim.
Ama tabi ''ben'' beğenmedim.

Kitabın konusundan anlatımına, masallarından karakterlerine kadar her şeyini beğendim. Ayrıca kitabın dil anlatım yönünden de zengin olduğunu düşünüyorum. Çocuk kitabı diye bir kitabın anlatımının sadelik adı altında basit olması gerekmiyor. Sıfatlar ve zamirlerin doğru ve ölçülü kullanımıyla, kitapta yer alan atmosfer ve karakter portreleri çocuk kitaplarında da bence zengin bir dille anlatılmalı. Kitaba dair beğenmediğim tek şey çizimleri oldu diyebilirim. Bunun nedeni çizimleri ''kötü\ başarısız'' bulmam değil, ki zaten çizim konusu benim uzmanlığım da değil. Çizimleri gerek çizim stili, gerekse teması bakımından bir çocuk kitabı için uygun bulmadığımı söyleyebilirim. Sanki bir edebiyat dergisinde gördüğüm depresif yazıların illüstrasyonları gibiydiler. Kitap kapağına da bayılmadım ancak en azından renkli diye yine bir oluru görünüyor. Çizimleri de beğenseydim, özellikle de ortaokul seviyesindeki çocuklara kesinlikle önereceğim bir kitap olurdu. 

Kitaplarla kalın.


Zamannnn ileri aksın büyüsü işi biraz ciddiye almış gibi görünüyor.

 

Zaman hızlı geçiyor değil mi? Bunu en çok da küçük kuzenlerimin büyüyüşüne tanık oldukça anlamaya başladım. Onların doğduğu günleri bile anımsıyorum. Küçüklük fotoğraflarına bakıyorum. Oradan oraya koşuşturmalarını ve beni içten içe (sinir demeyelim de hani) germelerini hatırlıyorum. 

Biri kocaman delikanlı oldu. Boyu yakında benim boyumu da geçer, belki geçmiştir... Çocukken nasıl da hareketliydi. O halini unutmuş gibi şimdi kardeşinden şikayetçi oluyor. Eh haklı çocuk. Kardeşi, az bıdık değil ya... O doğduğunda üniversiteye gidiyordum, varın olayı siz kavrayın. :) Şimdi bu yıl ilkokula başlayacak, vay be. Ah be zaman. Hareketli mareketli ama bana oğlan çocuklarının ''sevimli'' (kızmayın) olabileceğini kanıtlayan çocuktu kendisi. Tüm fırlamalığına karşın. Ama ona ne zaman baksam, yüzüme yüzüme geçen zamanı vurur...

Hele kızlar, kocaman oldular. Onun doğum gününden bir fotoğraf paylaşmıştım yıllar önce. Nasıl küçüktü... Küçücüktü. Şimdi benden iyi makyaj yapıyor. Hatta bana da öğretsin diyeceğim o kadar. O doğduğunda liseye gidiyordum. Bana ''İlkay o bebek kardeşin mi'' demişlerdi de afakanlar basmıştı, ne münasebet bu yaştan sonra aaaa, gibisine.

Onun kardeşi hele... En bıdığı en. Vay be yaşlandım. 

Ben onların teyzeleri gibiyim aslında. Aranda yirmi küsur yaş olan kuzenin mi olur Allah aşkına ya? (veya hadi 15 olsun...)

Ben küçükken, tektim. Büyük ananenin evindeki maceralarım tekti. 

Kardeşimin doğacağı günü anımsıyorum. Ben de küçücüktüm. Annemle babam hastaneye gitmişlerdi de ben kardeşimin doğarak geleceğini asla anlamamıştım. Kardeşimin annemin içinden çıktığını öğrendiğimde ne düşündüm bilemesem de, şu yazımda da anlattığım üzere, benimle oynayamayan, hatta çikolata bile yiyemeyen ve üstüne durmadan ağlayan bir kardeşimin eve gelmesi beni germişti.

Benim hamurumda bir ablalık hep vardı ama. Çünkü ben hep çevremdekilerden büyüktüm. Anneannemlerin komşularından olsun, teyzemin arkadaş çocuklarından... Ben hep ''küçük abla'' da olsam, ablaydım. Bundan hoşlanırdım itiraf ediyorum. Bana saygı duyacaksınız, tavırları bende hep vardı sanırım.

Anneannemlerin mahallesinde iki yakın arkadaşım vardı. Benden bir yaş büyüklerdi de ne çok ortak nokta bulurlardı. Onlara bozulurdum. Bir yaş ya, diye düşünürdüm, üstelik ben yılın başında doğdum!

Anneannemlerin salonunda evde veya odada kimse yokken halıya uzanıp bacaklarımı koltuğa uzatırdım. Odadan görebildiğim dünyaya, yani tavan ve pencereden görülen gökyüzü, tersten bakardım. Düşünürdüm, bunu ilginçtir net hatırlıyorum, büyümek istiyorum derdim hatta. Sesli derdim bunu. Ama çok değil, diye de eklerdim, biraz. Şöyle... 12 yaş civarına gelsem yeter (o sırada 9 yaş dolaylarında olmalıyım).

14 yaş dolaylarımda, yıldız mesailerim başlamıştı. Beni gece göğüne çeken neydi bilmesem de, o parlak yıldızlara bakıp düşünürdüm. İlginçtir, o zamanlar kelimelerle değil de görüntülerle düşünürdüm. İlk kurgularımı bu gecelerde yarattım. Vampir prenses, evet, o bana benzeyen bir prensesti. Şöyle... 17 yaş dolaylarım mıydı acaba? Sonuçta vampirler, evet, genelde 17 yaşındadırlar.

Hayır, bu vampir prenses daha büyüktü biliyorum. Belki 20? 20 yaşında gibi görünüyordu ama aslında 1000 yaşında falandı. Güzel bir kurguydu. Hatta bir deftere yazmıştım. O defter hala duruyor mu bilmem. Hızımı alamayıp birkaç bölümünü wattpadde bile paylaştım.

Çok tuhaf ama o vampir prenses gerçekten tip olarak bana benziyor. Özellikle saçlarımı belli bir şekilde yaptığımda, 14 yaşımda oluşturduğum o kurgusal hayalim gibi görünüyorum.

Bunda tabii gerçekten vampir olmam da etk-... aman, tipimin genelde pek değişmemesi de etkili olabilir tabi. İçim ne kadar değişirse değişsin, görüntüm genelde hep aynı kaldı. Tamam biraz değişti, özellikle bakışlarım bence değişti...

Çok küçükken periye benziyormuşum gerçekten. Sivri bir yüzüm ve kulaklarım var. Somurttuğum bir küçük fotoğrafım var da, utanmasam seninle paylaşırdım. Bence çok tatlı ama yüzümden neşe akıyor maşallah o yaşta. Somurtuk peri.

Hatta bir küpem var kulağımda da, o küpeleri kulaklarıma sığmayana kadar hunharca taktığım aklımda. Acaba hangi noktada annemgil kulaklarımdan çıkarmış onları ve sonra ne yapmış? Resmen kulaklarımla bütünleşmişti (kulak deliklerim kapanmasın diye herhalde).

9 yaşında bilmeden yaptığım zamannnn ileri aksın büyüsü işi biraz ciddiye almış gibi görünüyor.

Hayal kurmak önemli sevgili okurlarım. Her şey hayallerle başlar... Benim zaten ''hayal kuramıyorum'' diye (afedersiniz) zırlama nedenim de bu. Salt duygusal bir yerden değil, pratik de bir yerden: Yönsüzlük. Yönsüz kalırsak bir yaşam kuramayız. Evet, en başta kendimizi bile kuramayız. Bilinçaltı çok güçlüdür. Ona verdiğimiz her komutu biz fark etmeden yerine getirir. Hayaller ise bilinçaltını çalıştırmak için en etkili yöntem diyebilirim, pek tabii müthiş bilimsel olmayan deneyimlerime dayanarak bunu diyorum. 

Ben ''küçüklüğümün büyümüş hali ben olmazdım bence'' derken aslında tabi ki görüntümü kastetmemiştim. :) Başarı anlamında bile değil (belki biraz). Ben, yaşamımı yaşama şeklimi kastetmiştim. Ben kendimde pek çok şeye sahibim, bununla övünmüyorum ve artık uzun yıllar yaptığım gibi bunu küçümsemiyorum da, ancak dış dünyada çok önemli bir şeyim hep eksikti. Bu nedenle hayatımın yoluna gireceğine dair algım da hep o eksiklik üzerinden oluştu. O eksik şey yoksa, hayatım da olamaz gibi. Evet, ben gri bir insan değilim: Ya hep ya hiç. Bunun doğru olmadığını bilsem de, aksini içimden kabul edemiyorum. Bu da beni yordu. Yoruyor değil, zaten yoruldum. Zaten yorulmuş bir kızım ahahahah. *-*

Küçüklük fotoğrafım çok tatlıymış. Dolabımda duruyordu. Nereye gidersem gideyim yanımda götürmek istediğim bazı şeyler var: 1. Birinci sınıf takvimimdeki çocukluk fotoğrafım, 2. Evdeki İspanyol (sanırım) aşık çift - evet müzisyenli olan, 3. Bu somurtuk peri vesikalığım.


Bahsettiğim fotoğrafımın yapay zeka ile animeleştirilmiş
versiyonu. Ve burada çok küçüğüm, dokuz yaş halim değil.


Yeterli.

 

Bugün kurduğum bir cümle beni kendime getirdi. Hayata bakışım sanki bir anda netleşti. Bu cümleyi buraya yazsam bana anlam veremeyeceğini biliyorum. Bu yüzden bunu pas geçmeyi bile düşünüyorum. Ancak, belki de yazmalıyım. 

Birazdan.

Bir şey olarak tanımlanmak beni hep çok korkutmuştur. Tabi ''hep'' diyorum ama; bunun elbette bir ''başlangıç'' noktası vardı. O nokta hangi noktaydı acaba? Bence, hep ifade ettiğim gibi, o nokta aslında noktalar bütünüydü. Pek çok şey iç içe geçti ve devasa bir karanlık, bilinmez ve kaçmam gereken bir şeymiş gibi göründü bana. Ödüm koptu biliyor musun? Bir hayata hapsolma fikrinden, ödüm koptu. Bu nedenle de, bir şey olmaktan hep çok korktum. O kadar çok korktum ki...

Çünkü ben hep ''bir şeydim.'' Hep, İlkay'ı tamamen oluşturmayan ama İlkay isimli bir kız olan benim yaptığım şeylere başkalarınca uydurulan sıfatlardım. Bunun bazen ekmeğini yedim, bazen küçümsedim.

Çünkü altında ezildim, eridim, yok oldum.

Bu nedenle sana yazmayacağım (evet buna karar verdim) cümleyi kurmak beni hep ayrıca korkutmuş, ayrıca özgüven vermiş, ayrıca bir şey olma ihtimalini hissettirmiştir.

Bir şey olursam başka bir şey olamamaktan korkmadım.

Bir şey olursam, başka bir şeyin olmamasından korktum. 

Her şey değil, bir şey. Ya istediğim şeyleri keşfedersem ve tanımlandığım şey nedeniyle o çok istediğim şey olmazsa veya ben kendime kattığım sıfatlar arasına bunu ekleyemezsem.

Bana verilen sıfatlar hep güzel sıfatlardı. Zaten aksi olamazdı. Çünkü hem böyle biriydim, hem de kendime çok yüklendim. Bir noktada kaldıramamamın sebebi de aslında bu. Hiç kendim olmamam. Sıfatlarla örülmüş duvarlar, beni boğdu.

Hep benden bekleneni yaptım. Hep mükemmel olmaya çalıştım. O sıfatların hakkını vermek asla umurumda olmasa da, aksini deneyimlediğim bir yaşamım olmadı. O sıfatlardan ibaret olma fikrinden nefret ederken, aksini de istemedim.

Ben sadece, kendi sıfatlarımı da bulmak istedim. Ama, anladın ya, ya zaten insanların bana taktıkları sıfatlar ile benim kendi içimden çıkardığım sıfatlar çelişirse... Ki öyle olacağı da kesin. 

Çünkü ben tek bir şey değilim. Stereotip değilim, ben insanım. Hayatta en nefret ettiğim şey, rol yapmaktır. Senden beklenen pahasına, daha iyi algılanmak pahasına, olmadığın biri olmaktır. Bu nedenle korkmuş olmalıyım. Hapsolmaktan o kadar çok korktum ki, aksi bir ihtimale imkan tanımak bana korkutucu geldi.

Neden hep en kötüsünü düşündüğümü biliyorum. Bu bir anımda saklı. Her şeyin sorumlusu basit bir çocukluk anısı olmasa da, bu anı bence benim ''umut'' kelimesine olan nefretimin yapı taşı. Sonrasında yıllar içindeki heyecanlarımın sönüşleri de bana hep bu anımı anımsatmıştır.

Çocukken bir yere gitmek konusunda çok heyecanlıydım. Beni ve kuzenimi (Mine değil :), halam o yere götürecekti. Bunun için o kadar meraklı, o kadar heyecanlı ve aslında sevinçliydim ki... Sonra annem bana halamın bizi oraya götürmeyeceğini söylemişti. Tam da oraya gideceğimiz günün sabahında. Üzülmüştüm ama çok da çaktırmadım. Ben hiç öyle mızmız bir çocuk değildim. Zaten mızmızlansam kime mızmızlancam ahahahahah. :) Neyse sonra ben bakkala giderken halamı görmüştüm. Yanında da kuzenim vardı sanırım, emin değilim. Halam bana o günün çok eğlenceli olduğunu anlatmaya başladı. Onlar oraya gitmişler ama ben, annem izin vermediği için gitmemişim. Halam bunu anneme gıcık kaptığından bana ballandıra ballandıra anlatmıştı. Çocukken bile bunu anlamıştım. :) Ama canım... canım öyle çok acımıştı ki. O heyecanım, kalbime saplanmıştı. Öyle bir histi ki, hani bir yumru vardır ya... böyle boğazına oturur, hah işte ben o yumruyu 8 veya taş çatlasın 10 yaşında o an en net haliyle hissetmiştim. Adı, hayal kırıklığıydı. Sonra o yere gidemedim. Çünkü kapandı orası ahahhahahah :) Şu an gidebilirim ama istemiyorum. Bunu tek başıma yapmayı hele asla istemiyorum.

İşte böyle; bu basit, küçük anı benim tüm hayatımın adımlarına yayıldı. Benzer his, hep benzer bir burukluk hissi. Bir şeyi, dünyanın en basit saçma sapan basit şeyini çok istedim. Sonra o şey benim boğazımdan aşağı inemedi. Yutkunamadım bile. Böyle küçük küçük bir sürü şey zamanla beni üzdü. Üzgün bir insan yaptı. Evet, beni. Benim gibi birini. En basit şeyde yüzü hemen aydınlanabilen ben, hala bunu yapabilen ben, üzgün bir insanım. Bu benim kişiliğim değil ama o kadar çok yumrum birikmiş ki, üzgün bir insana dönüşmüşüm. Beni en çok ve aslında tek üzen de zamanla sadece bu oldu: Üzgün bir insana dönüşmem. Çünkü ben üzgün bir insanın kişiliğine sahip değilim!

Bu yüzden çocuk Ben'in olabileceği yetişkin Ben'i hep çok merak ettim. O daha çok sevilir miydi diye merak ettim en çok da. Muhtemelen evet. Bunu sorgulamazdı bile. Çünkü o, bilirdi. Bense bilmiyorum. Beni suçlayabilir miyim, hayır. Bilmediğim bir şey için neden kendimi suçlayım ki? Bilmiyorum işte. Her şeyi kendi başıma öğrenemem değil mi? Bu kadar öğrendim ben. Belki de bu yeterlidir. Aslında bunu bir süredir biliyorum. Yeterli olduğunu, biliyorum. Hatta belki fazla bile. Bu kadar şeyi bilmek, sorgulamak, anlamak, hissetmek, hatırlamak, unutmak, bağışlamak... fazla bile.

Artık bir şey olmaktan korkmadığımı kendime itiraf ediyorum. Belki de insan, bir şey olmaya ihtiyaç duyan bir canlıdır. Tabi ki seçtiği bir şey. Yine de, bu da kafa karıştırıcı bir konu. 

Sadece, artık kendime karşı daha objektifim. Bunu fark ettim. Bu, kendini sevmenin ve değer vermenin ötesinde bir şey. Bu, kendine yetmenin veya yetme ihtimalinin bile ötesinde bir şey. Olanı olduğu gibi görmeye çalışırken, en başta kendimi olduğum gibi kabul etmeliyim. Kendimde bir şeyi değiştirseydim, çok az şeyi değiştirirdim. Kaç tane şu an bilmiyorum ama en birinci maddede... Kendimi yargılamamak gelirdi. Bu dünya için kendimi bu kadar yargılamış olmam bile sanırım biraz fazla. Zaten, olduğum gibi olmam yeterli. Sadece kendim olmam yeterli.

Son olarak sevgili Buluttan Öte bloğunun şu yazısına bıraktığım bir yorumum vardı. Bu yorumu onun için bıraktım tabi ki ama kendim için de yazmıştım... Kendim için buraya da not almak istiyorum:

''Mutlu olamayacağıma o kadar çok gün inandım ki... Bunun tersini yapsaydım şu anda çok daha fazla gün ''mutluydum.'' Mutluluk ne, muhabbetine girmeyeceğim. Mutluluk, yaşamaktır belki de. Öylece, olduğu gibi, kendi yapabildiğince yaşamak.''


Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur.


Kiraz Hanım'ın Mutfağı (Sylvia Plath) | Kitap Yorumu

Yazar: Sylvia Plath, Çevirmen: Gonca Özmen,
Resimleyen: David Roberts, Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Kitap; Yatak Kitabı, Hiç -Önemli- Değil Elbisesi ve Kiraz Hanım'ın Mutfağı olmak üzere üç çocuk öyküsünden oluşuyor. Bu öyküleri yazar kendi çocuklarına anlatmak için kaleme almış. Öykülerin genelinde yazar, şair yönünün kelime cambazlığını kullanarak şiirsel bir üsluba yer vermiş. Öte yandan kitaptaki ilk öykü olan Yatak Kitabı direkt olarak şiir-çocuk şarkısı formunda yazılmış. 

İlk öyküde uzay mekiğinden, dilediğimiz zaman istediğimiz yiyecekleri yiyebileceğimiz gibi çok çeşitli yatak çeşitlerine yer verilirken; ikinci öyküde Max isimli evin en küçük oğlu olan bir çocuğun en büyük dileği olan takım elbise sahibi olmasının öyküsünü ve kitaba da ismini ve kapak resmini veren son öykü Kiraz Hanım'ın Mutfağı'nda ise yaptıkları işleri değiştirmek isteyen ev aletlerinin yaşadıklarını okuyoruz.

Sylvia Plath genel olarak depresyonuyla bilinen bir şair-yazar. Oysa onun adı geçtiğinde hep söylediğim gibi ben onun herhangi bir fotoğrafına baktığımda hep ışıl ışıl bir genç kadın görüyorum. Bu kitabında da içindeki o parlak yanı çocukların hayal evrenine uygun bir şekilde yansıtmış. 

Öykülerin geneli gerçekten ilginç bir yazım stili ve kurgusal akışla kaleme alınmış. Yazarın özgün kişiliğini bu öykülerde görmek mümkün. Kitabı okurken aklımdan hep ''tam da seslendirmeye uygun öyküler'' tanımlaması geçti. Bu öyküleri iç sesimizle okurken gerçekten biraz garipseyebiliriz ancak sesli bir şekilde ifade ettiğimizde dil anlatımdaki coşkulu havanın da etkisiyle öyküler adeta canlanıyorlar. 

Küçük çocuklara uykudan önce, büyüklere de yaşamda boşluk bulma anında eşlik edebilecek kısacık ama oldukça sevimli bir kitap. Ayrıca kitabın içerisindeki illüstrasyonları da çok sevdim.

Kitaplarla kalın.


Kairos (Jenny Erpenbeck) | Kitap Yorumu

Yazar: Jenny Erpenbeck, Çevirmen: Regaip Minareci,
Yayınevi: Can Yayınları

Anımsadığımız tüm anlar, bizi o ana götüren anların toplamından ibarettir. Zaman geçtiğinde ise geriye yalnızca, bu anlar bütününün tutunabileceğimiz parçaları kalır. Katharina çalışma odasındaki iki kolinin varlığını görmezden gelmeyi bıraktığında, biz okurlar da onun 1986 yılından 1992 yılına kadarki süreçte yaşadıklarını öğreniyoruz. İkili perspektiften ilerleyen akışın ön yüzünde Katharina'nın Hans ile olan ilişkisini, arka planda ise Berlin Duvarı'nın yıkılma sürecindeki olayları okuyoruz.

Katharina ile Hans'ın ilişkileri yağmurlu bir gündeki tanışmalarıyla gerçekleşen tesadüfün değil, onları bir arada durmaya iten isteğin nedenlerine bağlı gelişmişti. Tanıştıklarında Katharina 19 yaşında bir genç kızken, Hans ondan 34 yaş büyük bir adamdı. İlişkileri ilk gün Hans'ın evinde başladı. Böylece Katharina, daha kendi benliğini keşfedemeden Hans'ın iradesine bağlandı. Kitapta Almanya'daki siyasi-toplumsal olaylar ile Katharina ve Hans'ın ilişkisi arasında saç örgüsüne benzeyen bir iç içelik hakim.

Kitap, ilk koli ve ikinci koli olmak üzere iki kısma ayrılıyor. İlk kısımda genç Katharina'nın Hans ile bütünleşen varlığını okuyoruz. Bunun sağlıksız bir ilişki olduğu en başından belli. Bu noktada Katharina'yı Hans'a bağlayan nedenleri net bir şekilde görüyoruz. Katharina için evli bir adamla birlikte olmak hiç sorun olmamıştı. Bunun en büyük nedeni ise bu adamın ona göstermelik bir dürüstlükle yaklaşması ve sorumluluk almayacağını ifade etmesi; buna karşın bu genç kızı karısıyla olan özel alanına kadar çekmesiydi. Katharina Hans'ın eşinin olmadığı anlardaki boşluğa yerleştiği için, adamın (bu kelimeyi yazmalıyım üzgünüm) metresi olma fikrini kolayca kabullendi.

Bu noktada sanırım kültürün de etkisi vardı diye düşünüyorum. Çünkü bu en baştan yanlışlıklarla örülü ilişkiyi Katharina'nın ailesi dahil tüm çevresi en ince ayrıntısına kadar biliyor ve üstüne destekliyorlardı. Katharina'nın babasından bile on yaş büyük olan Hans, Katharina'yı ilk kez gördüğünde Katharina, doktora öğrencisi annesinin kucağındaki küçük bir kızdı. Bu noktada işler iyice rahatsız edici bir hale bürünürken, Katharina dahil hiç kimse olayın rahatsız ediciliği bir yana, henüz yaşamını hiç yaşamamış on dokuz yaşındaki bu genç kız ile hayatın çemberine tur bindirmiş 50'li yaşlarındaki bu adamın ilişkisini sorgulamıyordu. Hans'ın karısı Ingrid hariç. O bile, Ingrid bile, bir noktada bu ilişkiyi kabullendi.

İkinci koli başlıklı kitabın ikinci yarısında ise bu ilişkinin tehlikesinin açıkça ortaya çıktığı sahneleri okuyoruz. Katharina artık kendini Hans üzerinden tanımlayan bir noktaya gelmişken, Hans bunu tabi ki kullanıyordu. Hans narsist bir adam. Zaten kendisinden 34 yaş küçük, henüz çocukluktan bile tam çıkamamış birisine ''aşk'' beslediğini iddia eden birisinin niyetinin iyi olmayacağı da apaçık bellidir. Hans Katharina'yı açık açık manipüle ederken ve onu her seferinde suçluluk psikolojisinden yakalayıp terk etmekle tehdit ederken, öncesinde kendi yaptığı şey, Katharina'yı kendi yaşamında önemli olduğuna inandırmak ancak buna karşın asla tek olmadığını anlamasını sağlamaktı. 

Bu genç kıza o zamana kadar sevgilisi olan her kadınla olan ilişkisini uzun uzun anlatan bu adam; Katharina'nın başka bir şehirde eğitim almasına bozulan, orada yakınlaştığı gençle yaşadıklarını -üstelik kendisi karısından karısı istediğinde bile asla boşanmayacağı halde- defalarca kızın yüzüne vuran, hatta ona kendi özel anlarını yaşamak kisvesi altında fiziksel şiddet uygulayan; isteklerini dayatan, genç kızdan kendi projelerini gerçekleştirmek için ''ilham'' alan ve üstüne kızın ailesi dahil kızın varlığına dair her şeyi küçümseyen ve bu nedenle de onu kendi istediği gibi gören, kızın gelişmemiş benliğinin kendi avuçlarıyla şekillenmesini gerçekleştiren biriydi. Tüm bunları o kadar doğal bir akışta yapıyordu ki, zamanla Katharina kendisinin Hans'tan ayrı bir varlığı olabileceğine inanamaz hale geldi.

Kitabın ilk yarısında Katharina'nın düştüğü durumun tehlikesini görmekle birlikte, itiraf ediyorum, ona üzülmedim. Metres olmayı kabul etmiş, dahası bunu gerçekten istemiş bir kıza üzülme yetisine sahip değilim. Üstelik Katharina'nın Hans'ın karısına ve çocuğuna yaptığı haksızlıklar o kadar büyüktü ki... Katharina ne yaşarsa yaşasın hak ediyor diye bile düşünmeye yakındım. Ancak bu adam, özellikle de kitabın ikinci yarısında, kendi psikolojik bunalımının da artışıyla ve yetersizlik hissiyle birlikte kızın üstündeki hakimiyetini o kadar çok arttırmıştı ve artık bunu sinsice bile değil, ayan beyan yapıyordu ki, kendimi Katharina'ya üzülürken buldum... Tüm bunlar olurken, Hans'ın ne mal olduğu bu kadar apaçıkken, kızın çevresindeki ne bir aile üyesinin ne de bir arkadaşın ''kızım iyi misin, ayrılsanaa!'' diyerek şu kızı şu nalet adamdan kurtarmamalarını hele asla anlayamadım.

Katharina kendini keşfettikçe Hans'tan uzaklaşıyor ve Hans da ters psikolojiyle sanki uzaklaşan Katharina değilmiş de kendisiymiş gibi kızı manipüle ederek kendini kız için ''vazgeçilmez'' yapıyordu. Gerçekten nefret edilesi bir adamdı. Entelektüel yönden gelişmiş bu adam, kendi küçük burjuva yaşamının sınırlarında halkın yaşantısı hakkında tepeden bakan görüşlere sahipti. Zaten bu adamın tepeden bakmadığı kimse de yoktu ya neyse... 

Özetle kitap, toplumun belleğinin kırılganlığına gönderme yaparak genç bir kız ile yetişkin bir adamın sağlıksız ilişkisinin değişen zamanla birlikte değişen, kırılganlaşan ve silinen izlerini anlatıyor. Kitabın dilinin çok lezzetli olduğunu özellikle vurgulamalıyım. Hatta öyle ki, kitabın anlatımı bu kadar başarılı olmasaydı kitabı hayatta okuyamazdım. Kitabı okurken sinir krizine girmediysem bunun tek nedeni yazarın anlatımının gücüne hayranlığımdır...

Benim için bu yılın favorilerine girmiş, rahatsız edici noktalarını bile farklı bir perspektiften görmemi sağlayan ve tam da bu nedenle çok beğendiğim bir kitap oldu.

Kitaplarla kalın.


Define Adası (Robert Louis Stevenson) | Kitap Yorumu

Yazar: Robert Louis Stevenson, Çevirmen: Nurettin Elhüseyni,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Korsan dediğimizde aklımızda canlanan göz bantlı, papağanlı, kancalı, tek bacaklı vb gibi özellikleri simgeleyen korsan tiplemesinin oluşturulduğu kitap olan Define Adası'nı nihayet okuyabildim. Bu kitabı çocukken de görmüş, duymuş, üstüne merak etmiş ancak her nedense okumamış(t)ım. Nasip bugünümeymiş diyelim. 

Kitap, Bill isimli yaşlı bir korsanın konaklamak üzere tenha bir pansiyona yerleşmesiyle başlıyor. Görünümüyle bile tekinsiz biri olduğunu belli eden bu alkolik korsan, beraberinde getirdiği sandığında bir define haritası taşımakta ve diğer korsanlardan saklanmaktadır. Kitabın anlatıcısı ve pansiyon sahibinin oğlu olan Jim, çocukluk yıllarında yaşadığı bu macera ile biz okurlara, korsanın gelişinden itibaren başlayıp ıssız bir adada korsanlarla birlikte bir definenin izini sürme yolculuğunu anlatıyor. İhanet, entrika, kaos, çarpışmalar... Kitapta farklı karakter tiplemeleri üzerinden insan davranışlarının kendi çıkarları için bürünebildiği halleri de gözlemliyoruz. 

Kitabı okumaya başladığımda bana çocukluğumu anımsattığı için bir çeşit coşkulu hal içindeydim. Ancak kitap aktıkça bunun gerçekten başarılı bir macera romanı olduğunu düşünmeye başladım. Olayların seyrini tahmin etmek benim için zor veya şaşırtıcı olmasa da, sürükleyici kurgusu ve akıcı anlatımıyla kitabı ilgiyle okudum. Bugün bile ilgi gören bir kurguya sahip olan ve başka eserleri etkileyen bu roman, yayınlandığı 1881 yılında bir dergide tefrika edilirken eminim ki onu ilk kez okuyan okurları tarafından da benim şimdi hissettiğim coşkun hisle karşılanmıştı.

Kitaba dair en sevdiğim detay ise, karakterlerinin kişilik özelliklerinin aktarımı oldu. Özellikle de John Silver karakterinin insan doğasını yansıtma ve aynı zamanda kitaba mizahi bir hava katma özellikleri nedeniyle öne çıkan karakterlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zaten bugün aklımıza gelen klasik anlamdaki biraz savruk, alaycı, yanar döner tarafı olan korsan tiplemesinin atası da (yanılmıyorsam) kendisi. En kan dondurucu olması gereken sahnelerde bile Bay Silver etkisiyle kitapta hep bir -en azından benim için- oyuncu hava hakimdi. 

Aynı şekilde John Silver'ı öne çıkaran esas durum, onun bir korsan olarak insani özelliklerini yansıtmasıydı diye düşünüyorum. Bazı tiplemeler (korsan, cadı, şövalye vb gibi) belli özellikler etrafında okura\ izleyiciye yansıtılma eğilimindeler. Oysa o ''rolün'' altında karakterin kendine has bir kişiliği de yatıyor ve ben bir okur\ izleyici olarak o insani yanı da görmek istiyorum. O karakteri, bu kurgudaki gibi, bir korsan yapan insanı görmek istiyorum. Bir korsan zalimdir, yalancıdır gibi sıfatlar sıralamanın ötesinde, onun gri ve değişken yanlarını keşfetmek istiyorum. İşte, John Silver'ı da kitapta öne çıkaran durum bence buydu: İnsan yanı. Bu insani özelliklerini sevmek, beğenmek zorunda da değiliz bu arada; ancak bu insani özellikler karakteri gerçek yapan esas durum oluyor ve bence bu nedenle sıfatlarla örülmüş siyah-beyaz karakterlerdense, gri yanları olan insanları okumak çok daha keyifli, ilginç ve gerçek. Okuru\ izleyiciyi bir romana veya filme çeken de bence temelde bu oluyor.

Kitabı okumak film izlemek gibiydi diyecektim ancak hayır; kitabı okumak tam olarak tiyatro izlemek gibiydi diyebilirim. Yansıtılan bir gerçeklik vardı ancak bu gerçekliğin aslında bir dekor gibi değişken olduğu hissi kitabı okurken hep benimleydi. Normalde bu hissi sever miyim bilmiyorum ancak bu kitabı okurken sevdim. Dediğim gibi bence kitaba bahsettiğim ''oyuncu'' havayı katan etkenlerden biri de zaten buydu. Hep bir şey olacakmış, sanki okuru olan beni de içine katacakmış gibi bir his... macera hissi.

Benim severek okuduğum bir kitap oldu. Kitabı macera romanlarını (ve filmlerini) sevenler özellikle beğenebilirler. Ancak kitap her ne kadar çoğumuzun çocukluğundan bir anı gibi zihnimizde belirme eğiliminde olsa da, içerisindeki şiddet sahneleri nedeniyle çocuklar için çok da uygun olduğunu düşünmüyorum. Evet, macera romanı olması nedeniyle çocukların da kolaylıkla ilgisini çekebilir ancak bence bu, yetişkinler için yazılmış bir roman.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar