Hıdrellez.


''Bu duayı her kim okuyorsa...

Yüzüne, gözüne, yanaklarının ucuna can gelsin. Hücreleri, midesi, içinde düşünceler dönüp duran beyni sağlıkla dolsun. Güneş kirpiklerine dokunsun, göz bebeklerinden kalbine ulaşsın. İçi ışıl ışıl parlasın.

Hayattan korkmasın. Kendini akışa hop diye bırakmayı bilsin. Neşe onu kucaklasın, başından aşağı kova kova şans dökülsün. Sevdikleri hep yanında olsun.

Kafası karıştığında, şüphe tohumları zihin kıvrımlarında oynaşmaya başladığında... gözlerini Toprak Ana'ya çevirsin. Yağmuru izlesin, rüzgara sarılsın. Her şeyin geçeceğini bilsin.

Hırsla, kibirle koşup durmak yerine hayata teslim olmanın gücünü hissetsin. Gökyüzü kadar engin, kar tanesi kadar eşsiz olduğunu hatırlasın. 

Duygularından korkmasın. Küçük bir çocuğun cesaretiyle dinlesin karnının sesini. İçine sinmeyen hiçbir şeye ''evet'' demesin. Kendini köşeye sıkıştırıp ''keşke''lerle, ''ama''larla, ''oysa''larla ruhunu çürütmesin.

Kalabalığın sesiyle arasına mesafe koysun. İhtiyacı olmayan sözlerin kalbine girmesine izin vermesin.

Meyvenin yere düşmesini beklemesin. İstiyor mu? Koparsın dalından. İştahla yesin, afiyet bal olsun.

Geceleri uykuya dalmadan önce sahip olduklarını hatırlasın. Hiçbir şeyi yok mu? Pencereden baksın. Yıldızlar hepimizin, unutmasın.

''Olması gerekenler''le ''var olan'' arasında sıkışırsa, aynaya baksın. Doğa Ana'ya, Gök Baba'ya, Dünya'ya... Aynada ona bakan gözlerin uğruna güvensin.

İnansın, tüm kalbiyle inansın: Güneşin daha parlak doğacağına, bulutların dağılacağına, yağmurun dineceğine inansın. Güzel günlerin geleceğine.

Kendine sahip çıksın. Bu bedende, bu kirpiklerin arasından dünyaya bakarken... Küçük bir çocuğun resim yapışındaki heyecanla. Usta bir şairin kalem tutuşundaki özgüvenle çizsin sınırlarını. Kendi olmaktan korkmasın.

Bu mavi dünyaya yıldız tozu gibi serpilmiş milyarlarca insandan biri olduğunu da, bir su damlasına eşsiz bir okyanus sığdırdığını da unutmasın.

Evini aradığı anlarda kalbine baksın. Kendini yalnız hissettiğinde her kalabalıkta yeri olduğunu hatırlasın.

Bu dünyada kocaman bi' yeri olduğunu, hayal edebildiği her şeyin gerçek olabileceğini bilsin.

Yüzünü güneşe dönsün. Dönsün ki tüm gölgeler arkasında kalsın...''

(alıntıdır).


Not: Bu yazıyı her yıl paylaşıyorum. Vaktiyle bir yerde görüp defterime not almış ve bloglarımın birinde (eskisinde de olabilir emin değilim) paylaşmıştım. Sonra her yıl paylaşır oldum. Kaynak belirtemiyorum bu nedenle ama zaten sosyal medyada da 5 Mayıs yaklaştı mı bu konularla ilgili her hesap yazıyı paylaşıyor, yani zaten her yerde aynısını veya benzerini görebileceğimiz bir yazı. İçime aydınlık bir enerji veren bir yazı. 

Hepimizin dileklerinin en güzel şekliyle gerçekleşmesi dileğimle. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. :)




Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında (Haruki Murakami) | Kitap Yorumu

Yazar: Haruki Murakami, Çevirmen: Pınar Polat,
Yayınevi: Doğan Kitap

Kitap, ilkokul arkadaşı Hacime ile Şimamoto'nun yıllara yayılan öyküsünü anlatıyor. Bu aslında yalnızca Hacime'nin öyküsü diyebiliriz. Şimamoto'yu yalnızca Hacime'nin gördüğü ve içinde yer ettiği kadarıyla görüyoruz bizler de. Hacime orta yaşlarına gelmiş, görünürde mutlu bir aile ve sevdiği bir işe sahip olmuşken, yıllar öncesini anımsıyor. Tek çocuklu bir ailede büyümenin farklılığını paylaştığı Şimamoto ile birlikte evin salonunda müzik dinlediği o huzurlu günleri. Kendini o huzurdan çok uzakta hissediyor Hacime. Sanki, bir parçası hep on bir yaşlarındaki o uzak günlerde kalmış gibi. Bu hayatta onu yalnızca Şimamoto gerçekten tanıyormuş da, onunla bir daha yollarının kesişmemesiyle birlikte kendinden uzak biri olmuş gibi hissediyor. Kitap boyunca Hacime bizlere çocukluk aşkıyla yaşadıklarından başlayarak aşk hayatı başta olmak üzere otuz yedi yaşına geldiği zamana kadar yaşadıklarını anlatıyor. Hayatında iz bırakan ve hayatlarında iz bıraktığı insanları.

Bu kitabı ilk kez 2017 yılında okumuşum. Kendisi benim Haruki Murakami'den de, Uzak Doğulu yazarlardan da okuduğum ilk kitap olmasıyla yeri bende özel olan kitaplardandı. Ancak yıllar içinde, takdir edersiniz ki, kitabı unutmuştum. Aklımda yalnızca ''o ilk kitap'' bilgisi kalmış, bu durum da kitaba ne zaman bir yerde rastlasam onu uzaktan selamlayıp geçmeme sebep olmuştur. Kitabı bir kez daha okuyacağımı, hele de bugünlerde okuyacağımı bilmiyordum. Ama kitaba kütüphane raflarında bu seferki rastlayışımda içimden bir ses bu kitabı yeniden okumamı söyledi. Bunun özel bir anlamı olmadığını kitabı okuduğumda fark ettim. Bizler, özel anlamları karşımıza çıkan şeylere hikayeler uydurup çoğu zaman kendimiz var ediyoruz bence. Bu pencereden bakarsak, evet, kitabı okumak şu anki ruh halim için anlamlıydı; öte yandan o anlamı var eden de aslında şu anki bendim.

Kitabın konusu çocukluk aşkı. Doğrusu Murakami bence bu konuyu güzel anlatıyor. Hatta ondan beklemeyeceğim kadar doğallıkla ve gerçeklikle anlatabiliyor. Bu kitabı 1992 yılında basılmış. Yazarın bu kitabından sonra basılan diğer kitaplarını da okumuştum; yazarın tarzı zaman içinde biraz değişmiş diye düşünüyorum. Bu kitapta da bence yine bazı sahneler kurguya katkı sağlamadığında bile uzatılmıştı ancak öte yandan yazarın anlatımı genel tarzına göre daha derli topluydu diyebilirim. Özellikle de çevre betimlemeleri çok detaylıydı; kitabı okurken sanki ben de karakterlerle birlikte bir yerlere -örneğin ırmak gezisine- gidiyormuşum gibi hissettim.

Bu kitap bana konusu itibariyle biraz 1Q84'ü anımsattı. İki kitabın konularını işleyiş şekli birbirlerinden çok farklı olsa da, konularının çekirdeği olan çocukluk aşkı teması birebir aynı işlenmişti diyebilirim. Karakterler çocukken karşılaşır ve birbirlerinde iz bırakırlar; sonrasında o iz yıllar boyunca geçmez ve derin bir özleme dönüşür. Öyle ki bu iz, karakterlerin kişiliklerini bile etkiler. Yazarın neden çocukluk aşkı temasına birden fazla kitabında yer verdiğini ve bu temayı çok beğendiğimi biliyorum. Çocukluk aşkı dediğimiz durum, kişiliğimizin en saf anında yaşadığımız bir duygu durum halidir. Duygularımız hayatın ve insanların bize sunduğu kabullerle hiç kirlenmemişken, biriyle kendimizden parçaları paylaşırız ve bu nedenle de büyüdükçe, kendimizi özledikçe, bir parçamızı paylaştığımız diğer kişi sanki benliğimizin bir yanını bize anımsatıyormuş gibi gelir. Yıllar sonrasında o kişi bambaşka biri olmuş olsa bile, hatta biz de bambaşka biri olmuş olsak bile, çocukluğun saflığındaki bir anda bir parçamızı birbirimize vermişizdir.

Hacime de kafası karışık bir adamdı. Aldığı bütün kararlar saçma sapan olan, bencil bir adam. Ancak ona kızamadım; çünkü en azından kendinin farkındaydı. Onun özlediği şey, unuttuğu parçasıydı diye düşünüyorum. Şimamoto etkileyici bir kadındı, o ayrı, ancak Hacime'nin onda gördüğü şey aslında geride bıraktığı, hatalar zincirini başlatmadan önceki kendisiydi. Bu nedenle de Şimamoto'yu yıllar boyunca, ona ulaşmak için hiçbir şey yapmadığında bile, kalbinde taşıdı.

Şimamoto ise, benim kendime çok yakın bulduğum bir karakter oldu. Kendisinden hiç bahsetmeyen bu kadının sahnelerini okurken, onun hislerini derinden hissettiğimi düşündüm. Bunu en son Aomame'de yaşamıştım ama Şimamoto'nun yaydığı enerji bence çok daha gerçekçiydi. Gerçek bir insan gibi. Zıtlıklarla dolu ama kanlı canlı, kırılabilen, güçlenebilen, sadece dışarıdan bakınca görebildiğimiz, gerçek bir insan gibi. Bu nedenle bu karakter beni biraz hüzünlendiriyor. Karakterin hikayesinin derin işlenmemiş olmasını belki bazı okurlar eleştirebilir; ancak benim karakteri sevmemin en önemli nedeni buydu. Açıkçası bunun yazar tarafından da bilinçli bir tercihle böyle yazıldığını düşünüyorum. Şimamoto'yu biz okurlar da tıpkı Hacime gibi onun izin verdiği kadarıyla gördük. Bu kitabın anlatıcısı Hacime'ydi; dolayısıyla Hacime'nin göremediği bir şeyi kitabı okuyanlar da göremez.

Benim asıl derin işlenmediği için üzüldüğüm karakter Hacime'nin lisedeki sevgilisi İzumi'ydi. Çünkü Hacime bile İzumi'yi hiç düşünmedi. Onu düşündüğü sahnelerde bile aslında düşündüğü İzumi değil, kendisiydi. Hacime'yi sadece İzumi'ye yaptıkları için bile asla affedemem. Bu kitapta en çok, belki de tek, acı çeken karakter oydu. En çok güvendiği insanlar tarafından sırtından bıçaklanmış bir kızdı İzumi. Asla eskisi gibi olamayacak olan kişi durmadan kendine acıyan kafası karışık Hacime değil, İzumi'ydi. Çünkü Hacime, onun elinden masum olduğu anların hatırasını çaldı.

Değinmek istediğim son karakter ise Hacime'nin eşi Yukiko. Kendisinin bir cümlesi vardı, şöyle: ''Yola gelmez biri olduğun doğrudur belki. Değersiz biri. Ama beni yine incitebilirsin. Asıl önemli olan nokta bu değil. Hiçbir şey anlamıyorsun. Ve hiçbir şey sormuyorsun'' (Sayfa: 186). Yukiko da Hacime tarafından haksızlığa uğramış kadınlardan birisiydi. Böyle diyorum ama Hacime gerçekten kendinden kopuk bir adam. Bu bir bahane sayılamayacak olsa da, kadınları bilerek incitmiyordu; düşüncesiz ve hissetme kapasitesi dar olan biriydi. Bu nedenle empati kurmayı geçelim, yaptıklarının sonuçlarını düşünmeden bencilce hareket ediyordu. Düşünmüyordu, düşündüğünde ise kendine acıyordu. Yukiko onun başına gelmiş en güzel şey olabilir; bunun Hacime de gayet farkındaydı. Dahası, Yukiko'ya olan hisleri Şimamoto'ya olan hayali hislerinden daha gerçekti. Yoğun değil, gerçek. Çoğu zaman yoğunluğu aşkla karıştırabiliyoruz. Bunu Hacime'nin karakterinde olmayan insanlar da yapabilir. Travmalarımızı bize yansıtan kişilere karşı yoğun hisler besleme eğilimindeyiz, çünkü onlar hakkında hayaller kurarız. Oysa gerçek, çok daha sade ve huzurludur. Gerçek, hırpalamaz. Hacime, Yukiko'yu seviyordu ancak bu sevgi ona heyecan vermediği için Şimamoto'nun anısının verdiği beklentilere sarıldı.

Çok ilginç, veya belki de değil, bu kitap Murakami'den okuduğum ilk kitap olmasının yanı sıra, şimdi onu ikinci okumamda yazarın en sevdiğim kitabı oldu. Herkesin beğeneceğini düşünmediğim ama benim beğendiğim bir kitap.

Kitaplarla kalın.


Koralin ve Gizli Dünya (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Niran Elçi,
İllüstrasyonlar: Dave McKean, Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap, Koralin isimli bir kız çocuğunun yeni taşındığı evlerinde yaşadığı macerayı anlatmaktadır. Kaşif ruhlu ve meraklı bir çocuk olan Koralin'in anne ve babası daima meşguldür ve kızlarıyla ilgilenmezler. İlgisiz ebeveynler, adını bile doğru öğrenemeyen komşular ve ona caka satan siyah kedi... Koralin'in canını sıkmaktadır. Evlerindeki girilmesi yasak olan misafir odasının bir köşesindeki kilitli kapı Koralin'in ilgisini çeker. Gündüz tuğla döşeli bir duvara çıkan bu kapı, gece karanlık gölgelerin yeni evlerine giriş yaptığı bir kapıya dönüşür. Kapının ardına geçen Koralin'i kendi evlerinin solgun bir kopyası karşılar. Üstelik bu evde onu soğuk düğme gözleri ve yapmacık bir sevecenlikle diğer anne ve diğer baba beklemektedir. Koralin'in bu kopya dünyadan çıkışı o kadar da kolay olmayacaktır. Kitap boyunca küçük kızın gölgelerden oluşan diğer dünyadaki maceralarını okuyoruz.


Bu kitabı farklı zamanlarda başka bir baskıdan birkaç kez okudum. Hatta en son okuduğumda da şu yazımda yorumlamıştım. Kitabı ilk kez, şimdi de yeniden okuduğum bu müthiş baskısından okumuş olsam da, kitap kardeşime ait olduğu ve kendisi kitabı ödünç verdiği kişiden geri alamadığı için yıllarca kitabın bu baskısını bir daha göremedim (on yıl kadar olmuştur). Geçen gün kardeşimin kitaplarını karıştırırken kitabın bu baskısına rastlayınca hem sevindim hem de şaşırdım. Kendimi adeta eski bir dostumu görmüşüm gibi hissettim. Demek ki ödünç verilip de kayıplara karışmış kitaplar yıllar sonrasında bile bize geri dönebiliyorlarmış. Doğrusu, kardeşimin asırlar sonrasında bu kitabı nasıl geri alabildiğini merak eden bir yanım da var...

Bu kitabı çok seviyorum. Kitabın bu baskısına hele bayılıyorum! Aslında çeviri tamamen aynı; diğer baskıyla arasındaki tek fark kapağın tasarımı ve ciltli kapaklı olması. Ben bu baskının cildini de, tasarımını da hep ayrıca bir sevmişimdir. Hatta kitabı sevmemde bence kitabın bu baskısının kapağının büyük payı var. Kitabın kapağı bile okuruna macera vaadi vermiyor mu baksana şuna bi'!


Neil Gaiman'ın klasik tarzı olan gotik ögeler bu kurgunun da her köşesine yayılmıştı. Hikayeyi bir çocuk öyküsünden çıkarıp bambaşka boyuta taşıyan da zaten yazarın tarzının özgün ve gizemli havası diye düşünüyorum. Kitabın içerisindeki illüstrasyonları da beğenmekle ve kurguya çok yakıştırmakla birlikte, çizimlerin ürkütücü olduğu uyarısını yapmalıyım. Kitabın arka kapağında yazarın bu kitabı için yaptığı kendi yorumuna yer verilmiş. Orada şöyle bir cümle geçiyor: ''İnsanlar kitabı okumaya başladıklarında öğrendim ki, çocuklara macera yaşatan, yetişkinlere ise kabuslar gördüren bir hikayeymiş bu.'' Yazarın bu cümlesine sonuna kadar katılıyorum.

Kardeşim çocukken gerçekten basit şeylerden bile korkabilen bir çocuktu (lunaparktaki oyuncaklara tek binmek, karanlıkta uyumak ve tuvalete giderkenki koridor yolculuğu gibi). Bu kitabı ise korkmadan severek okumuştu. Gölgelerden korkan bir çocuğun, gölgelerle savaşan bir kızın macerasından korkmaması ilginç bir durum. Öte yandan belki de bu nedenle korkmamış olabilir. Bense kitabı ilk okuduğumda liseye gidiyordum. Kitabı ikinci ve sonraki okumalarımda ise üniversite ve işte sonrasındaydım. Şunu söyleyebilirim ki, kitabı ben de çocukken okusaydım gerilmezdim ancak bence de yazarın söylediği gibi bu kitap yetişkinleri daha çok gerebilecek bir kurguya sahip. Çünkü çocuklar bu öyküyü somut bir macera gibi görerek okurlarken; yetişkinler kurgunun soyut kısmına, yani düşünsel boyuta gerek bilinçli, gerek bilinçaltı boyutunda daha çok odaklanma eğilimindeler diye düşünüyorum.

Tüm bu maceralı kurgunun alt metninde ise bizleri hüzünlü bir öykü karşılıyor: Yalnız küçük bir kız. Bu kız, aslında anne ve babasını özlüyor. Diğer evde gördüğü tüm o -başta anne ve babası olmak üzere- ''diğer'' şeyler gerçekten varlar mı yoksa küçük kızın hayal gücünün ürünü mü bunu tam olarak anlayamıyor ve gerçekten yaşanmış olaylar gibi okuyoruz. Ancak bunların karakter için hayali veya gerçek bir macera olmasının okur için temelde bir önemi de yok. Önemli olan, küçük kızın kendi içindeki yalnızlık hissinin verdiği korkuyu, bu ürpertici macera ile aşması.

Kitapta ''diğer'' anne karakterinin gücü gerçeği kopyalamak olarak anlatılıyordu. Diğer anne Koralin'in geldiği dünyayı taklit ederek bir çeşit ''mutluluk simülasyonu'' oluşturmuş ve bu yolla küçük kızın hep yanında kalmasını amaçlamıştı. Mutluluk olarak pazarlanan gerçeklik aslında zamanla çürümeye mahkumdu; çünkü temellenmiş bir noktası yoktu. Koralin bu mutluluk oyununu oynamayı kabul etseydi de bedel ödeyecekti ve bunu biliyordu. Dahası ona yalandan gülümseyen diğer anne baba yerine, onunla yeterince ilgilenemeseler bile gerçek bir sevgiye sahip anne babasını görmeyi istiyordu. Koralin'in bu çakma dünyadan çıkmasını sağlayan da bence buydu: Bağ kurma ihtiyacı.

Gerçek her ne kadar canımızı sıkan kabulleri içerse de, bizi aslında bu kabuller ilerletiyor ve yaşamımızın ''bizim'' olmasını sağlıyor. Bu kitaptaki gibi gerçeğin kopyası olan kusursuz durumlar ise, hep arka planında çözülmeyi bekleyen ve çözülmedikçe ekşiyen asıl gerçeğimizi, görmemiz gereken asıl gerçekliği barındırıyor. Biz onu görmeyi erteledikçe o gerçekler kaybolmuyor; hep orada ama zamanla çürüyen ve daha çok emek vermemiz gereken bir yapıya dönüşüyor. Koralin bunun en başından beri farkındaydı. Kitabı bu kadar ilgi çekici yapanın bu ilginç kurgusundan çok, ana karakteri olduğunu düşünüyorum. Tüm o birbirinden absürt yan karakterlerin arasındaki oldukça sıradan olan bu küçük kızın en benzersiz özelliği ise sorumluluk alma bilincinden doğan cesaretiydi. Gerçek cesaret de böyle bir şey değil midir zaten: Gerçeğin sorumluluğunu almak.

Kitabı bence alt sınır 12 yaş olmak üzere her yaştan okur severek okuyabilir. Kitabın ayrıca 2009 yapımı aynı isimli (Koralin ve Gizli Dünya) bir animasyon uyarlaması bulunmakta. 

Kitaplarla kalın.


Bir Kadın (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Yaşar Avunç,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, bir anne kaybının öyküsünü anlatıyor. Yazar, annesinin vefatı sonrasında bu kayıpla baş edebilmek için annesini bir anne olmanın ötesinde, onu insan olarak ele alıp kelimeleriyle biz okurlarına çiziyor. Bu kitap aslında bir kadının portresi. Düşük sosyal sınıfta dünyaya gelmiş çok çocuklu bir ailenin kızı olarak hayata başlayan, gençliğini savaş yıllarında yoklukla geçiren ve hayatta daima fiziksel ve zihinsel olarak çift boyutlu mücadele etmek zorunda kalmış bir kadının, yazarın annesinin, yaşam öyküsünü anlatıyor. Aynı zamanda kitap, kuşaklar arasındaki farklılığı yansıtması açısından da dikkate değer bir anlatı sunuyor.

64 sayfalık kısacık bir kitap. Kitabın dili de lezzetli olmakla birlikte oldukça yalın. Ancak bu kitap önce küçük çakıl taşlarını gövdeme atmaya başladı, sonlarına doğru ise kendisi bir kaya gibi kalbime oturdu. Hatta ağladım. Uzun zamandır bir kitap beni sadece hikayesiyle ağlatmayı başaramamıştı. Yazarın amacı, annesinin varlığını kelimeler yoluyla kendi gözlerinden yeniden var etmek ve bunu anne, eş, işçi, tüccar vb gibi rollerin ötesinde; bu hayatta yaşamış, var olmuş bir insan olarak diğerlerine de göstermekmiş. Nitekim 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde annesinin ve kendisinin yaşadığı topraklardan fersah fersah uzaktaki bir genç kadının gözlerinden yaşların süzülmesini sağladığına göre yazarın amacına ulaştığını da söyleyebiliriz.

Edebiyat gerçekten büyülü bir ifade alanı. Özellikle de böyle uzak an ve kişileri kalbimin en derinlerinde görebildiğimde, bu büyüye bir kez daha yeniden hayran oluyorum.

Kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep kendi annemle olan ilişkim de vardı. Zaten sanıyorum ki bu kitabı okuyup da kendi annesiyle veya varsa çocuğuyla olan ilişkisini düşünmeyecek bir okur da yoktur. Bu, başlangıçta her anne-çocuk arasındaki, özellikle de kuşak çatışmasından kaynaklanan, çekişmeymiş gibi görünüyor. Düşük bir sosyal konumdan gelen yazarın annesi yaşamı boyunca ''saygın'' sıfatını sadece toplumsal kabullerin gözünde elde edebilmek için çabalamış, dahası kendi kızı sosyal anlamda toplumda kabul gören daha üst bir statüde, pastanın daha büyük dilimlerini alabilecek konumda, olsun diye tüm hayatını bu amaca adamış bir kadın. Bu tip ikilikler, her ne kadar annenin amacı çocuğunun kendinden farklı bir yaşam sürmesini istediğini sanmasına yönelik olsa bile, beraberinde bir çeşit korku getirebiliyor: Ayrılık korkusunu. 

Özellikle de anneler, babalardan daha farklı ve derin bir şekilde, çocuklarıyla kendilerini aynı bütünün parçaları gibi görme eğiliminde olabiliyorlar diye düşünüyorum. Bu nedenle de çocuklarının kendilerinden farklı bir varlık, bir birey olmalarını, aksini söylediklerinde bile içten bir kabulle karşılamakta güçlük çekebiliyor, direnç oluşturabiliyorlar. Tabi ki çocuklarının iyiliğini, daha iyi şartlarda yaşamalarını bu kitaptaki anne-çocuk örneğinde de gördüğümüz gibi istiyorlar ancak içten içe çocuklarının kendilerinden ayrışmasından da çekiniyor, hatta bundan korkuyorlar. Bahsettiğim ''ayrılık korkusu'' aslında bir nevi, çocuğunu kendi parçası gibi benimsemiş annelerin (her anne böyledir de demiyorum) çocuklarının kendilerinden bağımsızlaşmalarıyla bu ''parçadan'' ayrılma korkularını oluşturuyor. 

Bu kitapta da yazar hissettiği kafa karışıklığını, annesiyle olan ilişkisi üzerinden değil de (çünkü bunu sorgulamak bir çocuk için ne kadar bilinçli ve eğitimli olursa olsun ''suçluluk'' hissettirme eğilimindedir), annesini bir insan olarak ele almaktan ve bu yolla annesiyle olan ilişkisindeki kendisini görme çabasıyla çözmeye çalışıyor. Bu da bence çok saf bir yerden gelen, belki de kalbimde bir parçanın titremesinde ana neden olan durumdu. Öte yandan bir kadının tüm yaşamını; küçük bir kız çocuğu olduğu, genç bir kadın olduğu, nihayetinde gençliğini özleyen bir kadın ve yaşamaya dair her şeyi zamanla unutmasına neden olan alzheimer hastası bir insan olduğu yılları, neredeyse üç çeyrek asra yayılmış tüm o yılları 64 sayfalık ince bir kitaptan okumak sanırım bana ağır geldi ve bununla baş edebilmek için gözyaşlarımı akıtmam gerekti.

Bu kitaba dair dikkatimi çeken bir diğer durumsa, kadınların farklı yüzyıllar ve hatta coğrafyalarda yaşasalar bile onlara toplum tarafından dayatılan sınırların benzerliğiydi. Kuzey Fransa'da yaşamına başlayan yazarın annesi ile bizim yaşadığımız topraklarda hayata başlamış bir kadının yaşam öykülerini karşılaştırsak eminim yarım kalmışlık anlamında pek çok benzerlik bulabilirdik...

Bu, çok etkileyici bir kitaptı. Çünkü, gerçekti. Gerçek şeylerin büyük harfli ifadelerle anlatılmasına gerek yoktur; kitabın yalınlığı ve açıklığı bile aslında onun etkileyiciliğine katkıda bulunuyor. 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış Annie Ernaux'un kitaplarından okumayı uzun zamandır istiyordum. Kendisiyle böyle güzel bir kitapla tanıştığım içinse memnunum.

Kitaplarla kalın.


Otuz Yedi (Sezin Karameşe) | Kitap Yorumu

Yazar: Sezin Karameşe, Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Kitap, insanların gözlerinde sayılar gören Deniz'in lanet gibi algıladığı yeteneğinin anlamını çözme öyküsünü anlatıyor. Deniz'in yaşamı, komşusu Bahar'ın gözlerinde kimsede görmediği bir sayıyı görmesiyle değişir; Bahar'ın yaşamı da Deniz'in hayatına girişiyle değişecektir. Deniz ilkokul yıllarından itibaren insanların gözlerinde hep 1 rakamını görmüştür. Bu genellemeye uymayan tek kişi ilkokuldan sınıf arkadaşı Beste'de gördüğü 2'dir. Yıllar sonra Bahar'ın gözlerinde 37 sayısını gören Deniz, yaşadığı durumu Baharla paylaşır. Bahar, gördükleri nedeniyle çıldıracak durumda olan Deniz'e tam olarak inanmasa da ona yardımcı olmayı kabul eder. Kendisi de gözlerinde beliren 37'nin anlamını merak etmektedir. Kitap boyunca karakterlerin 37'nin ve sayıların gizemini çözme macerasını okuyoruz.

Sezin Karameşe'yi lise yıllarımdan beri aralıklı olarak youtube üzerinden takip ediyorum. Önceleri paranormal konulardaki videolarıyla ilgimi çeken biriyken, sonraları samimiyeti nedeniyle videolarını izlemeye devam ettiğim bir youtuber oldu. Zaten kendisi de yaş aldığı ve olgunlaştığı için olacak, zamanla videolarının konuları da değişti. Bu kitabı kendisinin ilk kitabı. Kitapta yazarın youtube içeriklerinde gördüğümüz paranormal anlatıların izleri bulunuyor. Bu nedenle kitabı okumak bana biraz nostaljik hissettirdi diyebilirim.

Kitabı bir ilk kitaba göre başarılı bulmakla birlikte, takdir edersiniz ki kitabın bir edebiyat harikası olmasını da beklememeliyiz. Bir kitaba başlarken beklentimizi kitabın bağlamına göre ayarlarsak, onu daha objektif olarak değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Bu kitap da kafa dağıtmak için okunacak, içerisinde gizem gerilim unsurları barındıran ilgi çekici bir kurguya sahipti. 

Kitabın ilerledikçe açıldığını düşünüyorum. İlk bölümlerinde sanki yazarın kendisi bile ''başlıyoruz bakalım hayrolsun'' modunda, çok da ilerisini düşünmeden yazmaya başlamış gibi bir hava hakimdi. Kitap ilerledikçe kitaptaki dağınıklık kah toparlandı, kah yeniden yayıldı. Kurgudaki bu dağınıklığın sebebi ise bence çok fazla karakterin yer almasıydı. Kitapta şöyle bir cümle geçiyor: ''Bunu kitabın ana karakteri olarak düşünme. Kitapta 'ana' olan şey karakterler değil olayın ta kendisidir. Siz bu ana olayın baş karakterlerisiniz'' (Sayfa 121). Gerçekten de kitabın tek bir ana karakteri yoktu; kitapta bir ana olay vardı ve o ana olayı yaşayan karakterlerin öyküsünü okuyorduk. Ayrıca yazarın çok karakterli bir kurguya, hele de ilk kitabında, yer vermesini cesaretli bir hareket olarak görüyorum. Çünkü ne kadar çok karakterin öyküsüne yer verilirse, onları merkezde tutmak ve yan olayları ana olaya bağlamak o kadar zorlaşır. Yazarın bu riski alması benim takdir ettiğim bir durum. Ancak tam da bu nedenle ve finalde ters köşe yapmak için kitabın ortalarında gereksiz olduğunu düşündüğüm bazı sahnelere yer verildiği için, kitap yer yer ana olaydan kopup dağılmıştı.

Kitapta atıfta bulunulan film olan Vanilla Sky, filmin odak noktasındaydı. Kitap boyunca bu filme yapılan göndermeleri sevmekle birlikte, bence kitabın konusu bu filmden ziyade I Origins filmiyle daha çok örtüşüyordu. Ancak yazar I Origins'i biliyorduysa bile neden referans olarak bu filmi göstermemiş olduğunu da anlıyorum ve kitabın zayıf noktasının tam olarak bu olduğunu düşünüyorum: Yazar finalde ters köşe yapmayı o kadar önceliklendirmiş ki, gelişme kısımlarında zayıflıklar olmasını ikinci planda tutmuş gibi bir sonuç ortaya çıkmış. Bu durum okuma zevkini büyük oranda etkilemiyordu ancak kitap anlatım olarak daha başarılı olabilirdi, aslında kastettiğim bu.

Getireceğim bir diğer eleştiri ise, karakterlerin İzmirli gibi gösterilmeye çalışılmasını zorlama bulmamdı. Kitabın geçtiği şehrin İzmir olması bir İzmirli olarak bana iyi hissettirdi ancak gerçek İzmirliler bilir ki, doğuştan İzmirliler ile İzmir'e sonradan gelen insanlar birbirlerinden çok farklıdırlar. Eğer ki karakterlerin İzmirli olduğu ve olayların İzmir'de geçtiği vurgusu bu kadar baskın yapılıyorsa, kurguda en basit olarak İzmirce kelimelere yer verilmesi İzmirlilik durumunu desteklerdi diye düşünüyorum. Kitabın yazarı da eminim İzmir'e dönemsel olarak -belki tatillerde- gelmiş, gezmiştir ama bilgisinin yüzeysel olduğu aşırı belliydi.

Benim genel olarak beğendiğim, hatta beklentimin üstünde çıkan bir kitaptı. Şunu da unutmamak lazım; yazar bu kitabı yazdığında bile değil, yayınlattığında henüz 25 yaşındaydı. 25 yaşında kendi kitabını yazmak ve üstüne bastırmak, yazarlığa adım atmak bile başlı başına takdir edilesi bir durum. Yazarın bu kitaptan sonra da başka kitapları çıktı. Bu kitabı kardeşimin kitapları arasında görüp okumuştum; yazarın diğer kitaplarını da ödünç alma yoluyla okumayı planlıyorum.

Kitaplarla kalın.


Çizimler\ Mektupları ve Notlarıyla (Sylvia Plath) | Kitap Yorumu

Yazar: Sylvia Plath, Çevirmen: Güzin Ayan,
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Kitapta; şairin kızı Frieda Hughes'un kaleminden çıkmış bir önsöz, Sylvia Plath'ın 1956 yılında yazdığı biri eşine ikisi annesine olmak üzere üç mektubu, 1957 tarihli bir günlük metni ve şairin yine aynı yıllarda yaptığı çizimler yer alıyor. 

Bu kitabı şairin çok yönlü kişiliğini keşfetmek için merakla almıştım. Kızının yazdığı önsözde belirtildiğine göre Plath, ergenlik yıllarında özel olarak resim dersleri almış ve 20'li yaşlarının ilk yarısında yaptığı gezilerinde gördüğü nesne ve yerleri çoğunlukla eskizler olarak çizmiş. Kitapta yer alan çizimler için sanat eseri demek doğru olmasa da, şairin resim yeteneği ve çizimlerin başarısı ilk bakışta bile görülüyor. Şair bu çizimlerinde daha çok ilgisini çeken nesneleri fotoğraf çeker gibi kalemiyle çizmiş. Bu da tam olarak sevgili Sylvia'nın başvurabileceği bir yaratım yolu gibi geliyor bana. Bu, kitaba dair bana buruk da olsa bir gülümseme veren tek şeydi.

Bu kitabı okumak kalbimi çok kırdı. Özellikle de mektuplarında Sylvia'nın eşine olan aşkı, beklentileri ve umutları o kadar parlak ve güçlü ki... Şairin yaşamını ve yaşamının sonunu hazırlayan olaylar silsilesini bilmeseydim, bu ilişkiyi umut verici bir birliktelik olarak bile görebilirdim. Ondan bahsederken hep söylediğim gibi, Sylvia'yı ben hep sanatçı kişiliğinin ve başarısının da ötesinde, parlak bir genç kadın olarak görüyorum. Belki de onun hissetme biçimiyle derinden bağ kurup onu anlayabildiğim için, hissettiği yalnızlık beni hep çok üzmüştür. 

Bu kitabı okurken ise onun aşık tarafını, bu aşkı taşıyamayacak (Ted Hughes hayranları için üzgün değilim) bir adama doğrulttuğu için kalbim kırılmış hissettim. Sylvia'nın aşkının bağımlılığa kaydığını satır aralarındaki cümlelerinden fark ediyoruz ancak ilişkinin başlarında kendisine hayran bir karısının olmasından sevgili Ted Hughes Bey de pek şikayetçiymiş gibi gelmedi bana doğrusu... Sonra ne olduysa özgürlük adı altındaki bir sorumluktan kaçış Ted Bey'e cazip gelmiş gibi görünüyor ki, iki küçük çocuğu ile eşini bir başına bırakıp metresiyle (Sylvia ile hala evli oldukları için metresine sevgilisi diyemem) kendine bir yaşam kurmakta bir sorun görmemiş. Sylvia'nın psikolojik hastalığı veya başka sebepler... hiçbiri benim gözümde kocası Ted'in sorumsuzluğunu aklayamaz, kimse ve hiçbir şey! Adamdan bahsederken bile öfkeleniyorum. Hadi karına, sana bu kadar aşık karına hiç aldırmadın da iki küçük yavrunu da mı gözün görmedi be adam! Neyse, sakinim. Bu bir kitap yorumuydu, doğru. (Ted'in Sylvia'yı ''sadece'' (bu neden yeterli değilmiş gibi!) aldatması, karısını yalnız bırakması bile değil; söylemlerinin de elle tutulacak yanı yok beni asıl bu öfkelendiriyor. Şu yazımın yorumlar kısmında uzun uzun anlatmıştım. Dileyenler o yazımdan okuyabilirler olayları.)

Bana böyle hissettiren esas durum, Sylvia ile aynı noktayı özlememizdi belki de... Biriyle ''biz'' olmak. Biriyle gerçek bir takım olmak, ortaklık ve birliktelik kurmak. Bu ideal, hele de kanlı canlı bir eş olarak yaşamında da olduğu için, Sylvia'ya hatırı sayılır bir süre ilham vermiş. Ancak ne zaman ki bu ilhamı tükenmiş, Sylvia için işler üretici değil, tüketici olduğu bir yöne gitmeye başlamış gibi görülüyor. Ben bu hikayede en çok da çocuklara, özellikle de annesini kaybettiğinde henüz bir yaşında olan ve yetişkinlik yıllarında tıpkı annesi gibi intihar yoluyla yaşamdan ayrılmayı seçen Sylvia-Ted Hughes çiftinin oğulları Nicholas Hughes'a üzüldüm. Bu seçkiyi düzenleyen Sylvia'nın kızı Frieda Hughes'un hisleriyle empati kurabilmem ise mümkün bile değil...

Bu, keyifli ama yazarın yaşamını ayrıntılı bildiğim için benim için hüzünlü bir kitaptı. Sevgili Sylvia kısa yaşamına çok yönlü kişiliğinden oluşturduğu bir sürü tohum ekmiş. Henüz otuz yaşında vefat eden şair, kaşif ruhlu biriydi. Hem kendine, hem de dünyaya karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir içsel keşif isteğiyle yaklaştığı, onun kendine ve diğerlerinin ona dair anlatımlarında net olarak görünüyor. Ben bu kitaptaki çizimlerine baktığımda da aynı durumu düşündüm; çizimleri de tıpkı şairin her yana ilerlemek için büyük isteği gibi, bir tohum ama büyüme fırsatı bulamamışlar... Bunlar güzel çizimler ancak onlara bakınca şairin yaptıklarının doyumunu değil, potansiyelinin eksik kalışının hüznünü hissettim.



Şairin hayranlarına ve çizime ilgisi olanlara önerebileceğim bir kitap. Kitap özelinde getirebileceğim öznel eleştirim ise, kitapta şairin kaleminden çıkmış daha çok mektup görmek isterdim. Madem kitapta şairin sadece çizimleri değil, mektuplarından parçalar da yer alıyor; o halde birkaç mektubuna daha yer verilmesi kitabı zenginleştirirdi diye düşünüyorum. Bunun dışında genel olarak beğendiğim bir kitap. Ara ara karıştırılacak, göz atılacak kitaplardan.

Kitaplarla kalın.


Karakura'nın Düşleri (Hanzade Servi) | Kitap Yorumu

Yazar: Hanzade Servi, Resimleyen: Volkan Korkmaz,
Yayınevi: Tudem Yayınları

Kitap yedi korku öyküsünden oluşuyor. Bu öyküler çocukların ana karakter olduğu gizemli olayların yaşandığı kurgulara sahipler. Kitap bir çocuk kitabı olduğu için öykülerdeki korku ögeleri basit düzeyde tutulmuş ancak bu halleriyle bile beni germeye, ah tamam!, korkutmaya yettiler diyebilirim. Hatta öyle ki kitabı okurken zihnimin arka planında ufaktan bir Carry on Wayward Son da çalıyordu.

Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi çocuk korku edebiyatı ülkemizde yaygın olmayan bir alan. Korku türü deyince aklımıza basit anlatımlı tekdüze kurgular gelebilir. Ancak bu öykülerdeki kurgularda gerçekten var olan halk hikayelerinde olan inanışlar kurguların omurgasını oluşturuyor. Bu da olaylara çok boyutluluk ve gerçekçilik katarak merak unsurunu canlı tutmuş. 

Kitaba dair getirebileceğim eleştiri ise, kitapta dönemine göre çocuk ve gençler arasında popüler olan (kitabın ilk baskısı olarak 2015 yılı gösteriliyor ancak daha erken tarihte yazılmış) sanatçılar, uygulamalar ve hitaplara yer verilmiş. Kitabın basım tarihinin üstünden bile 11 yıl geçtiği için vaktiyle hoş dokundurmalar olan bu ifadeler günümüz için demode kalmış. Ben özellikle çocuk\ genç kategorisindeki kitaplarda güncel hayatla paralel giden kullanımlara yer verilmesinin çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırması bakımından faydalı olabileceğini düşünüyorum. Ancak aradan zaman geçince, zamanımızda da popülerlik anlık bir hal olduğu için bu kullanımlar etkisini yitiriyor. Örneğin bu kitabı şimdi okuyacak 12-13 yaşlarındaki bir çocuk (daha küçük yaş grupları korkabilir) One Direction, facebook vb gibi kullanımlarla bağ kuramaz.

Diğer bir eleştirim ise, kitaptaki öykülerin çok net bir çizgide olmasıydı. Özellikle de Perizad'ın Kardeşi öyküsünde gördüğümüz gibi aile bireyi kaybı ve yas konusu çocuk kitaplarında yer almalı, çünkü bu konu hayatın bir gerçeği. Çocuk kitabı demek sadece hayatın iyi, güzel yanlarını yansıtan kurguları işlemek demek değildir; hayatın acı verici noktalarını da yaş grubu düzeyine uygun bir anlatım ve kurgu akışıyla bir hayat gerçekliği olarak vermek gerekir. Ancak bu öykülerde, korku-gerilim teması ön plana alındığından, bence bu duruma incelikle yaklaşılmamıştı. Bazı çocuklar için bu tip konular hassasiyet taşıyor olabilir. Bu duruma çocuk kitaplarında ayrıca özen gösterilmeli.



Kitabı gece okuduğum ve öyküler çok akıcı olduğu için kendimi sanki gece televizyonda denk geldiğim korku filmlerini izliyor gibi hissettim. Yukarıdaki fotoğraflarda da yer verdiğim üzere bence kitaptaki resimler bile ürperticiydi. Bu arada abartmıyorum gerçekten hakkını veren, insanı ürperten öyküler. Bir yetişkin için basit kurgulu olmakla birlikte, mistik anlatılardan ilham alarak temellendirilmiş kurgular oldukları için okura gerçeklik hissini de geçirebilen öyküler.

Hanzade Servi, kardeşimin çocukluk yazarıdır. Hatta kardeşimde bulunan yazarın tüm kitapları da onun adına imzalıdır. Karakura'nın Düşleri benim yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Kardeşimin kitapları arasından dızladığım diğer kitaplarını da okuyacağım. :)

Kitaptaki yedi öyküyü de genel olarak beğendim ve etkilendim diyebilirim. Ama özellikle de kurgu olarak ayrıca başarılı bulduğum öyküler; Cadının Sadık Yardımcısı, Sakın Kapıyı Açma ve Karakura'nın Düşleri isimli öykülerdi. Bu öyküleri daha önde tutma nedenim, salt korku temasında yazılmamış olup gizem ve gerilim boyutunun da yüksek olmasıydı. Son Doğum Günü, Duvarın İçindekiler, Hortlak Gören İspinoz ve Perizad'ın Kardeşi isimli diğer öyküler ise korku ögelerinin daha baskın kullanıldığı ancak kurgu olarak daha zayıf bulduğum öykülerdi.

Benim ilgiyle okuduğum bir kitap oldu. Ancak benim bile öykülerden ufaktan korktuğumu düşünürsek, yaşı daha küçük olan çocukların da korkması kaçınılmaz olur. Kitap ergenlik düzeyindeki çocuklar için daha uygun olabilir diye düşünüyorum. Aynı şekilde sizler de bir yetişkinseniz ve korku-gerilim türünden hoşlanıyorsanız bence kitaba bir bakabilirsiniz. Çocuk kitabı deyip geçmeyin derim. Korku temasında gerçekten başarılı öykülerdi.

Kitaplarla kalın.


Pollyanna (Eleanor H. Porter) | Kitap Yorumu

Yazar: Eleanor H. Porter, Çevirmen: Handegül Demirhan,
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kitap, babasının vefatıyla birlikte hayatta kalan tek akrabası Polly teyzesinin yanına taşınan küçük bir kızın, Pollyanna'nın öyküsünü anlatmakta. Annesini çok küçükken kaybetmiş bu küçük kız, babasıyla birlikte uydurduğu mutluluk oyununa sarılarak yoksulluk, kimsesizlik ve yalnızlıkla mücadele yöntemi geliştirmiştir. Kitap boyunca Pollyanna'nın, teyzesinin yanında başladığı yeni yaşamında hayata gülümsemeyi uzun yıllar önce bırakmış sert mizaçlı teyzesi başta olmak üzere tüm kasaba halkına yaşamdaki güzellikleri keşfetmeyi öğretme öyküsünü okuyoruz.

Çocukluğumdan beri bildiğim ancak her nedense bugünüme kadar okumamış olduğum bir çocuk kitabını okudum. Kitabı seveceğimi hızla göz attığım kitap rafları arasında kitabın adını gördüğüm an anlamıştım. Nitekim öyle de oldu; kitabı kah gülümseyerek, kah gözlerim dolarak -bazense ikisi aynı anda- ve aynı zamanda büyük bir ilgi ve merakla okudum.

Pollyanna zorluklar içinde büyümeye çalışan bir çocuk. Bu zorluklarla baş etme yöntemini ise hayatta en sevdiği insanlardan biriyle birlikte, babasıyla, geliştirmiş. Pollyannacılık günümüzde olumsuza yakın bir anlama gelecek şekilde kullanılan bir tabir. Oysa bu kavrama isim veren karakter olan Pollyanna'nın yaptığı şey körü körüne bir iyimserliğin ötesinde, mutluluğu dış dünyada aramayı bırakıp içinden dışına yansıtmakla ilgili.

Pollyanna dış dünyadaki zorluklar ve hatta güzelliklerle bile değil; bu durumların geneline yönelik kendi bakış açısını yönetme becerisini geliştirmiş ve üstüne bunu çevresindeki yaşamından memnun olmayan ve bunu düzeltme çabasında da olmayan diğerlerine de ''mutluluk oyunuyla'' öğretmiş bir çocuk. Pollyanna kendisi çok zor zamanlar geçirdiğinde ve kendisini ona babasını da anımsatan çok sevdiği ''mutluluk oyununu'' oynayamayacak durumda bulduğunda bile, diğerlerinin mutluluk oyununu oynamakta başarılı olmalarından mutlu olabilecek bir çocuktu. Yani Pollyanna mutluluğa açık bir insandı.

Bazı insanlar mutluluğa kapalıdırlar. Pollyanna böyle insanlarla kitap boyunca sıkça karşılaştı. Mutluluğu görebilen insanların böyle insanlara enerjilerini vermelerini de açıkçası artık doğru bulmuyorum ancak Pollyanna bu konuda da oldukça başarılıydı. Herkesin; en somurtuk, aksi ve ben bilirimci tavırlıların bile; içindeki parlamak isteyen noktayı sabırla buluyordu. Bu, gerçek bir yetenek diye düşünüyorum; en azından benim Pollyanna karakterine hayranlığımın asıl sebebi, içindeki mutluluk sebeplerini kolayca bulmasından öte, diğerlerinin parlamak isteyen parçalarını bulmak konusundaki doğal yeteneğiydi diyebilirim.

Benim de bir mutluluk oyunum vardı. Bu oyunda Pollyanna kadar başarılı olduğumu söyleyemesem de, ikimizin de oyunlarının çıkış noktası birbirine benziyor gibi görünüyor. Benim mutluluk oyunumun ismi yıldız bulmacaydı. En kirli ışıklarla dolu puslu gökyüzüne bile dikkatle ve sabırla bakarsanız, mutlaka bir yıldızın parladığına şahit olursunuz; ardından bir başkası daha, bir başkası, bir başkası ve bir başkası... Ve işte artık her şeye rağmen yıldızlı bir gökyüzünü görebiliyorsunuz.

Büyük küçük herkese önerebileceğim, çok güzel bir klasik.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar