İlham Perisi.

 

İlkbahar bana, toprakla gökyüzünün buluştuğu an gibi hissettiriyor. Topraktan fışkıran yeşil renk, sanki gökyüzünü daha net görebilmemiz için bizi itekliyor gibi değil mi? 

Bir an'ı düşünüyorum. Ağaçlarla dolu bir yerdi. Ne güzeldi. Böyle yerleri hep çok severim zaten. İnsanların da olduğu, ağaçlarla dolu yerleri. Orası zaten genel olarak ağaçlı bir yerdi. Gökyüzünü kucaklayan ağaçları gözlerimle izlemek, her zamanki gibi bana yetmemişti. Böyle anları, en çok da böyle anları paylaşmaya dair içimde hep çok baskın bir istek duyuyorum. Aslında ortada belirgin bir olay bile yok... belki de durum da yoktur. O halde ne var? Ağaçların yeşilinin göğe yükseldiği o anda, herkese yetecek kadar gördüğüm şey ne?

Kendimle ilgili kurduğum ilk hayal, böyle bir sahnede başlıyordu. En sevdiğim anları içeren bir yerde. Yeşilin topraktan fışkırdığı ve gökyüzünde bulutların ilerlediği bir yerde. Bunu hep çok sevdim. Belki de böyle anlar bana hep çok doğal geldiği için, en sevdiğim o ilk gerçek hayalim, o anlardan birinde başladı.

Onu size anlatamam. Anlatırsam gerçek olmazmış. Hani bilirsiniz, öyle derler. Bunu düşünmek bana iyi geliyor. İnsanın yarın için sakladığı bir zarfı olmalı. O zarfın içine kendinden bir şey koymalı. Tam olarak bilmemeli içinde ne olduğunu ama kendinden koyduğu o tek parça yine de ona yol göstermeli belki de.

Benim hep basit hayallerim oldu. Belki de hep, kendimden var olacak bir şey istediğim içindir. Huzur böyle anlarda gizlidir. Böyle duygularda ve noktalarda. Kendi içinden çıkardığın bir filiz, hangi gökyüzüne uzanabilir bunu bilemezsin. Yine de gökyüzüne uzanan ağaçlar hep güzeldir değil mi? Biz sadece, o ağacın büyüme yolculuğuna gün gün dikkat kesilmeyiz veya dikkat kesilmeme eğilimindeyiz. Böyle de olmalı belki de. Bir filizin kocaman bir ağaca dönüştüğü fikri insana özgürlük hissi veren şeylerden biri gibi geliyor bana. Topraktan gökyüzüne uzanan bir hal. Ne tatlı.

Bundan 2-3 yıl evvel ağaçlarla ilgili bir kitap okumuştum. Hermann Hesse'nin Ağaçlar isimli kitabıydı. Kitaba kütüphane raflarında rastlayana kadar onun varlığından bile bihaberdim. Buna karşın onu gördüğüm anda coşkuyla doldum. Sen ne güzel bir kitapsın!, dedim. İtiraf etmek gerekirse kitabı ilk gördüğüm anı net olarak anımsamıyorum; buna karşın coşkum hala kalbimde taze. Kitabı kucaklamış olmalıyım. Beni heyecanlandıran kitaplara ilk önce hep sarılırım. Onları tanısam da, tanımasam da.

Bu kitabı sıcak yaz günlerinde okumuştum. Buna karşın ve belki de bu nedenle, bu kitap bana gölge oluşturmuştu. Onu cırcır böceklerinin ve kuş seslerinin ötüşü eşliğinde okurken, ağaçların yeşilinin gökyüzüyle buluştuğu anlara tanık olduğum zamanlardaki huzurla dolmuştum. Bu kitabı tek bir sıfatın içine sıkıştıracak olsaydım, huzurlu derdim.

Böyle kitaplar ve böyle anlar, insanın şahsi zaman kapsülünde ona duraklar veriyor olmalı. Bu duraklar sayesinde, kalbimizin odacıklarında ferahlama imkanı buluyoruz ve düş gücümüzü taze tutuyoruz. Düş gücü pek çok hayalin ve gerçeğin ötesindedir. Evet, bir hayali var etmeye yarayan düş kurma yeteneğimiz aslında hayalin kendisinden bağımsız bir noktadaki gücümüzdür. Hayaller kırılgan varlıklardır. Bu, pes etmemizi gerektirmez biliyorum. Sen de bilmelisin. Yine de, zaman değişir ve biz de öyle. Bu söz, çok sevdiğim çocukluk şarkımın içinde geçiyordu: ''Zaman değişti ama ben de öyle.''

Bu şarkıyı dinlerken en sevdiğim kısım burasıydı. O şarkının en çok klibini sevmiştim. O klibi ergenlik yıllarımın her gününe yaymış olabilirim. Ne tatlı günlerdi! O şarkıcıyı görmek genç kalbimi ısıttığı gibi, zihnime de serinlik verirdi. Bunun dışında o şarkısı, bambaşkaydı benim için. Şarkıcıdan bile ayrı bir noktada. Neden böyleydi... Bunu o zamanlar yalnızca hissediyor ancak üzerine düşünmüyordum. Nedenini kalbimde duyumsuyor ve hatta yavaş yavaş ilgi alanlarımın arasına katıyor ama yine de bilinçli zihnimle sorgulamıyordum.

O şarkıcının şarkılarında gördüğüm genel tema, o klipte toplanmıştı. Yaşamı çekiyordu klibinde genç şarkıcı. Birlikte turneye çıktığı arkadaşları onu tek başına bıraktığında, başta bozuluyordu. Ancak sonrasında elindeki fotoğraf makinesini kullanmaya karar veriyor ve... keşfediyordu. Ona aşık olduğum an bu klipte yaşıyordu. Ciddiyim! O şarkıcıya aşık olmuştum. Bunun sebebi, onda tanıdık bir şey görmemdi. Zaten bir şeye tam da böyle hayranlık geliştirmez miyiz? Hayranlık geliştirdiğimiz kişi veya şeyde, kendimizden bir parça görürüz. Yoksa zaten o kişi ve şeyi algılayamazdık bile.

Bir şarkı yazsaydım tam olarak öyle bir şarkı yazardım sanırım. Hatta direkt olarak o şarkıcının şarkıları gibi şarkılar. Müziğin kalbini hissettiren şarkılar. Kendimden çıkardığım ama herkesin kalbinde çarpan anlardan oluşan şarkılar. O şarkıcı, bunu başarabildiği için ne şanslı! Ben en çok böyle sanatçılara; böyle yazarlara, şairlere, ressamlara, müzisyenlere, oyunculara ve nicesine hayran olurum. Çünkü benim kalbimin arzularından biri de hep bu olmuştur.

Bir gün bunu başarabilecek miyim merak ediyorum. Çünkü ben yolundan hızla sapan bir varlığa sahibim. Bu neden böyle acaba? Oysa ihtiyacım olan tek şey kararlılık.

İlhamı kaybettiğimizi sandığımızda bile aslında dışarıda gördüğümüz her şey, bizim içimizde saklanan noktamızdan yansır. Bu gerçeği bilmek beni ferahlatıyor. İnsan aslında hiçbir zaman yalnız değildir. Tek başınalığı değil, yalnızlığı kastediyorum. Bazen tek başına kalabiliriz, ancak insan hiçbir zaman yalnız kalamaz gibi görünüyor. İç noktamız, bizi tek başınalıktan kurtaran ilham perimiz olabilir. Kendimiz kendimizin ilham perisi olabilir miyiz? Bu konuda çekincelerim olsa da, neden olmasın...

Acaba başka birinin ilham perisi olmak nasıl bir histir? Egoma izin verdiğimde, kendimde bunu sorma hakkını buluyorum. Özellikle de sanatta buna sıkça rastlarız. Her sanat dalı kendi sesiyle ilhamını oluşturur. Bir şairin yakaladığı ilham ile bir ressamınki birbirinden çok farklıdır sözgelimi. Çünkü iki dalın da konuştuğu his dili farklıdır. Bu nedenle o eseri üreten şair ve ressamlar da ilhamlarını farklı gözlerle görürler belli ki.

Şairler biraz histerik oluyorlar, bana alınmasınlar. Onların ilham perileriyle hep bir itiş kakışları oluyor gibi görünüyor. Ressamları yakından tanımasam da, onlar bu konuda daha özgür gibiler. Müzisyenler hele, en bilge ilham gözcüleri onlarmış gibi görünüyor.

Belki de ilhamın ve perilerinin doğası, her mevsimin kendine has titreşiminde gördüğümüz o özgürlük hissindedir. Bir kurgusal karakter olsaydım, hani belki de, ağaçların yeşili ve göğün mavisinin gün ışığından yükselen bir ilham perisi olarak doğardım.

İnsan her zaman iyi hissedemez değil mi? İyi hissetmediğimi veya önceden iyi hissetmediğim anları itiraf ettiğim yazılarımdan niye çekiniyorum o halde? O da ben değil miyim ve böylesi, çok daha gerçek değil mi? Birbirinden farklı hisleri deneyimlemem ve bunu itiraf edecek olgunluğa nihayet erişmem, benim gerçek biri olduğumu, bir insan olduğumu, göstermez mi? Kendime karşı bu konuda da alan bırakmalıyım. Daha bu konuda bile kararsızlık duyarsam, nasıl net olmayı bekleyebilirim ki?

İçimizdeki ilham perisi, tek bir andan doğduğunda bile, dünyayı gezme eğilimindedir. Varlıkların varoluşlarını sezme, deneyimleme ve hissetme eğiliminde... Bizi yaşatma eğiliminde, bize yaşadığımızı hissettirme eğiliminde. Duygulardan bile değil, onları görmekten korkmamalıyız belki de.

Bu noktada aklıma Abbas Kiarostami'nin 1990 yapımı "Close-Up" (Yakın Plan) isimli filmindeki şu replik geliyor:

"İlham perime neden saklandığını sordum. O da bana 'asıl saklanan sensin' dedi. Yüzümüzü örten maskelerin esirleriyiz. Eğer maskemizden kurtulabilirsek, gerçeğin güzelliği bizim olacaktır."


Müzik önerisi:

şarkıcı geçen gün bu şarkısından bahsetti, sanırım bu şarkı beni kendisinden bile daha çok nostaljik hissettirir. :)


Film önerisi:

abbas kiarostami | close-up filminden bir sahne.


ve son olarak bir kitap önerisi ile tamamlayalım. :)


Sonsuza Uzanan Köprü (Richard Bach) | Kitap Yorumu

Yazar: Richard Bach, Çevirmen: Tanju Anapa,
Çevirmen: Epsilon Yayınevi

Bu kitabı okuma sürecim uzun bir zamana yayıldı. Çünkü bu kitap bir yaşantıyı anlatıyor. Kitabın aynı zamanda bir pilot olan yazarının ''bana uçmayı öğreten Leslie'ye'' ithafını yaptığı kadın olan Leslie Parrish ile tanışma ve onunla büyüme yolculuğunu konu ediniyor.

Kitabın yazarı orta yaşlarında, kitapları çok satan bir yazarken; gizli kalmayı tercih ettiği bir yaşam sürüp pilotluk yaparak geçinmektedir. Aklınıza hemen yolcu uçakları gelmesin. Richard Bach daha küçük ve az yolcu kapasiteli uçakları uçurmayı tercih eden bir pilot. Zaten sanıyorum ki onun özgür ruhuna da ancak böylesi yakışırdı.

Aşktan korkan bir adam Richard. Kötü bir şekilde biten evliliği sonrasında, çocukluğunun hayalindeki kadını aramayı hayat amacı ediniyor. İnsanları gezdirdiği uçağıyla gözleri görebildiği yeryüzü parçasında onu arıyor. Mükemmel kadınını. Onu bulma umudu bir an bile yitirilmiyor yazarın kalbinde. Sadece bu nedenle, mükemmel kadınını bulabilmek için, ünlü bir yazar olarak medyada var olmayı kabul ediyor.

Böylece yazarın hayatına bir sürü kadın giriyor. Tam da istediği gibi, mükemmel kadınının tek tek parçalarını taşıyan bir sürü kadın. Hiçbiri o değil ama hepsinde ondan bir parça var sanki. Tam da bir erkeğin zihni değil mi? Tamam, yargılamayacağım.

Leslie Parrish ile tanıştığında, onun mükemmel kadını olduğunu bir an bile düşünmüyor yazar. Çünkü Leslie'yi seviyor. Ona dair her şeyi çok seviyor. Bu nedenle de, evet tam da bu nedenle, onun mükemmel kadını olamayacağını düşünüyor. Leslie kendisinin ancak en yakın arkadaşı olabilir. Zaten belki de... tek bir mükemmel kadın yoktur. Pek çok kadından oluşan tek bir mükemmel deneyim vardır. Böyle düşünüyor yazar.

Ancak Leslie o kadar hayranlık uyandırıcı bir kadın ki, bir ortama girdiğinde adeta parlıyor. Yazara kızmaya başladığım nokta da tam olarak burada başlıyor. Leslie'ye ben bile aşık olabilirim hadi ama! Leslie'ye herkes aşık olur ki. Herkes! Güzel, başarılı, yetenekli, zeki ve cesur bir kadın. İnsan başka daha ne ister...

Richard ile Leslie'nin ilişkisi başladığında ve hatta Richard Leslie'nin aradığı mükemmel kadının da ötesinde ihtiyacı olan her şeyi taşıdığını anladığında bile aralarına Richard'ın korkuları girmişti. Geçmiş deneyimleri nedeniyle bağlanmaktan aşırı korkan bu adam, kaçıngan bağlanma davranışlarıyla Leslie'yi açık bir ilişkiye sürüklemek istedi. Evet bunu istedi. Leslie de, kendisi de orta yaş civarında insanlardı ve bu nedenle Leslie, ne istemediğini çok iyi bilen bir kadındı. O, tek olmak istiyordu. Çoğu kişi gibi, biricik olmak. İki kişilik bir ilişki istiyordu ve beklentilerini daima açıkça dile getirdi.

Asıl sorun ilişkiyi yaşama şekli değildi. İlişkiyi yaşama şeklindeki beklenti farklılığı ve bu farklılığı taraflardan birinin hiç önemsememesiydi; ki zaten bu da diğer kişiye saygısızlıktır ve ilişkinin yürümeyeceğine kanıttır o ayrı ama... Burada asıl üstünde durulması gereken nokta, Richard Leslie'nin sınırlarını, taleplerini, his ve düşüncelerini, beklentilerini önemsemiyordu. Varsa yoksa kendi özgürlüğü, sınırları, talep ve beklentileri... Yeter be adam yeter.

Görünürde Richard'ın yaptığı da aslında beklentilerini açıkça dile getirmekti. Ancak ne zaman Leslie bunu istemediğini ve bu ilişkinin yürümeyeceğini ifade etse ve hatta dost kalmayı önerse, Richard ona şiddetle karşı çıktı. Ne yardan vazgeçti ne serden... Geriye tek bir şey kalmıştı: Değişim. Sadece Richard değildi değişecek olan, Leslie de değişti. Çünkü ilişki budur, hele de içinde aşk varsa: Değişmek. Orta yolu bulmak için, iki kişilik bir birliktelik için, o birlikteliği taşıyabilmek gerekir.

Kitap boyunca Richard Bach'ın mükemmel kadınını arama, bulma ve benliğini tanıma sürecini, Leslie Parrish ile yaşadıkları olaylar perspektifinden okuyoruz.

Bu bir spoiler değil; Leslie ve Richard birbirlerinin ikinci eşi. Ancak ikili 20 yıllık bir evliliğin ardından 2000 yılı civarında boşanmışlar. Boşanma sebeplerine dair net bir bilgim olmasa da yazarın Leslie ile boşanmalarına dair söylediklerini şuradan okuyabiliriz. Farklı beklentiler. Evet, 20 yıllık bir evlilikten sonra bile bu olabilir. Hiç biriyle 20 yıl evli kalmadım :), ancak insanlar değişir değil mi? Öte yandan bir insan 7'sinde neyse 70'inde de odur. İkilinin hep farklı beklentileri vardı. Hayattan bile değil, bir ilişkiden beklentileri hep farklıydı. Birbirlerini çok sevdikleri için orta yolu bulmaya karar vermişlerdi ancak işte, bir noktada o yolu ayırmanın doğru olduğuna karar vermişler.

Kitapta varoluş felsefesi ve aslında daha özelleştirirsek ruhçuluk kavramları üzerinde sıkça duruluyor. Ruh, ruh eşi, reenkarnasyon, beden dışı deneyim vb bunlara örnek gösterilebilir. İkili ruhsal yönleri, yani kendi bilinçleri ve bilinç ötesine dair algıları gelişmiş insanlar. Bu nedenle de bu konuda da kitapta sohbetleri ve hatta deneyimleri bulunuyor. Ancak odak noktası bu değil. Odak noktası, bir ilişkiye bir insan ne verebilir sorusu. 

Siz bir ilişki için ne yapabilirsiniz?

Bence kitap sadece okuruna bu soruyu sorgulattığı için bile okunmaya değer. Öte yandan ruh eşi kavramı ve hatta felsefesine dair kendi görüşüme değinirsem... Ruh dediğimiz şey, aslında öz benliğimizdir. Bunu çeşitli kavramlarla açıklayanlar bulunur. Bazıları daha spiritüalist, bazıları daha maddesel yönden açıklama getirmeye çalışır. Ancak hepsi aynı şeyi söyler: Ruh, öz benliktir.

Öz benliğimiz, yani tüm şartlandırmalardan arınmış rol yapmayan kimliğimiz, bizim bizzat kendimiz... bir eşe sahip midir? Aslında ''ruh eşi var mıdır'' sorusu temelde bunu sorgular. Bu konuyu (hatırlayabildiğim) tüm hayatım boyunca bazen bilinçsizce, bazen bilinçli olarak düşündüm ve hatta araştırdım. Beni maneviyata iten durum da buydu. Ruh eşime duyduğum derin özlem. Bunu uzun uzun açıklamayacağım, çünkü bu özlemi ifade edebileceğimi sanmıyorum. Bu tip durumları yalnızca aynısını deneyimlemiş, hissetmiş olanlar anlayabilir. Uzun uzun açıklamalar yapmak yalnızca kelime israfıdır bana göre. Zaten bir anlamı da yoktur.

İnsan tabi ki içindeki yalnızlığı ve boşlukları, belki de eksik parçalarını birleştirmek veya tamamlamak için birine ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Bu nedenle değil midir ki zaten insanın kendini kandırması ve toksik ilişkiler ve kişilerle zaman öldürmesi... Bazı insanlar bunu yapmaz. Çünkü bunu seçmez. İşte o insanlar ''ruh eşlerine'' en yakın olanlardır.

Ruh eşi dediğimiz şey metafizik bir kavram olarak kurtuluş yolu olarak pazarlanır. Oysa alakası yok. Bu kitabı sevme ve beğenme nedenlerimin başında da mesela bu geliyor: Bu kitap ruh eşi kavramını pazarlamıyor, yazar yalnızca yaşadıklarını anlatıyor. Hiçbir yaşantı çiçekli yollardan oluşmaz. Çünkü yaşantı demek, öğrenmek demektir. Yaşantı, hissetmek demektir. İnsanlar emek vermeden güzel bir ilişki yaşayabileceklerine çok inanırlar. Emek vermek demek sürünmek demek değildir. Emek vermek demek, birliktelik kurmak için adımlar atmak demektir. Hiç adım atmazsan, olduğun yerde sayarsın evet. Durduğun yerde seni tutan insanlarla vakit öldürür veya bunu seçmezsen bile ilerleyemezsin.

İyi bir ilişki benim için insanı en çok ilerleten şeydir. En hızlı ilerleten şeydir hatta. İki kişi de aynı doğrultudaysa (aynı frekans da derler ki bu ruh eşi olmanın temel kuralıdır :) onları ilerlemekten alıkoyacak bir şey yoktur. Engeller çıksa bile, bunları el ele aşarlar. Ruh eşi tanımı yerine ''ortaklık'' kelimesini kullanmayı bu nedenle daha çok severim. Bu kelimeyi sanıyorum ki 14-16 yaş dolaylarımda bulmuştum.

Ruh eşi kavramına dair düşüncelerim yıllar içinde pek çok kez dönüşüm geçirdi. Bu bile başlı başına çok sancılıydı. Onu sonsuza kadar kaybettiğim fikri, hiç olmaması ihtimalinden bile daha çok kalbimi parçaladı. Ben, hissettiğim şeyin yalnızca psikolojik bir kendini koruma ve belki de oyalama yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ben, gerçekten de birini özledim. Sadece yıllar içinde özlediğim bu şeye karşı bakış açım derinleşti diyebilirim.

Yazımı bu noktaya kadar okuduğunuza göre belki de şu sorunun yanıtını da merak ediyorsunuzdur: Ben ruh eşimi ''bulmaktan'' vazgeçtim mi? Bu benim elimde olan bir şey değil. Yaşım genç olsa bile, ben onu bu gençliğe büyük kaçacak kadar uzun zamandır hissediyorum. Sadece, onun bize söylendiği gibi bir şey olmadığını biliyorum. Aşk, biriyle ilgili bir şey değildir. Aşk, kişinin kendisiyle ilgili bir şeydir. Öbür tarafta anlaştığımız bir eşimiz var mı bilemem. Çünkü anımsamıyorum. :) Anımsayan varsa aşağıya yazabilir... Öte yandan, belki de ben aşkı özlemişimdir. Bu güzel bir haber. Çünkü ben, özlediğim o aşkı yaşayacağımı biliyorum. Çünkü zaten onu yıllarca yaşadım. Bu noktada sadece onu paylaşmak istiyorum. Aşkı, benim gibi özleyen biriyle paylaşmak. İşte benim ruh eşine bakışımın geldiği son nokta bu. Ortaklık da zaten bu değil midir: Paylaşmak. Ben de aşkı paylaşmak istiyorum işte. Belki de itiraf etse de, etmese de çoğu insan gibi.

Özetle, çok beğendiğim bir kitap. İyi ki okudum.

Kitaplarla kalın.


Sevgili Bezelyecik #7

 

En son bir evcil hayvana yazmamın üstünden uzun zaman geçti. 2020 civarı mıydı... öncesi mi bugün hiç hatırlamıyorum. Sevgili Mırnav, böyle demiştim. Hiç beklemeden demiştim hem de. Defterin kapağında bir kedi çiziminin olması da bu kararımda etkili olmuş olabilir. 

Hiç beklemeden aldığım kararlar ve aslında kararın da ilerisinde, attığım adımlar bana hep iyi gelmiştir. Çünkü bunları zihin bariyerime takılmadan yaparım. Bunları, yaparım.

Mırnav'a neler anlattığımı bugün asla hatırlamıyorum. Aslına bakarsan şimdi ufacık bir merak ışığı yazdığım bu yazımdan sızarak içimde oluşsa da, sanırım okumamak en iyisi. Yoksa Mırnav'a işlediğim kelimelerim, bugün bana iyi mi gelecek... Gelebilir mi? Muhtemelen gelir. Yine de okumamak en iyisi. Bırakmak, öylece bırakmak hep en iyisidir.

Uyuyamıyorum. Başta uyumayı reddetmiştim. Sonra uykum düzensizleşti ve işte şimdi, uyuyamıyorum. 

Uyanmak istemediğim için mi uyuyamıyorum acaba? Evet böyleydi. Gerçekten böyleydi. Uyanıp devam etmek istemediğim için, hiç uyumamaya karar vermiştim. İçim, beni korumak için bu dahiyane yolu bulup uygulamış.

Bazen bazı şeyler farklı olsaydı nasıl olurdu diye düşünürdüm. Artık bunun sadece kendini avutma yolu olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini görebiliyorum. 

İnsanın çok küçük beklentileri olduğunda canının daha çok yandığını düşünmüştüm. Oysa hayır. İnsanın canını yakan tek tek beklentiler değil, onların gerçekleşmemelerinin bir araya gelmesi bile değil. İnsanın canını yakan, bir araya gelmiş gerçekleşmemiş küçük pek çok şeyin, artık öneminin kalmaması. Evet, insanın canını asıl yakan şey buymuş.

Hayatım boyunca hep heyecanlarım burnumdan geldi. Daha çok çok eskiden eski bloğumda bir yazı bile yazmıştım sana: İnsan çok gülünce sahiden ağlar mı, diye. Bu bende hep böyle işlediğinden, artık hep bunu yaşıyordum ve merak ediyordum. Bu bir hurafe değil mi, yoksa bende mi bir bozukluk var acaba diye.

İkisi de değilmiş.

Neden ben hep daha çok çabalamak zorundaymışım gibi bir algıya maruz kaldım hep acaba diye düşünüyorum. Gerçekten çok çabalayabilecek potansiyelde olduğumdan mı? Çok çabalamayı kabul edecek kadar salak olduğumdan mı?

İkisi de, herhalde.

Hissettiğim hissi ifade edebileceğim bir kelime yok. Bu nedenle yazıp duruyorum sanırım. Ağzımdaki baklayı çıkaramadığımdan, dönüp duruyorum. 

Haksızlığa uğramış mı hissediyorum? Kim tarafından? Evet tarafından?

Böyle hissettim, tamam. Ama böyle değil biliyorum. Böyle olsa ne olur? Hiçbir şey. Ben elimden geleni yaptım mı, hayır. Büyük potansiyeller, çaba gerektirir. Belki de yaşam bana ön ödeme yapmıştır ve benden karşılığını göstermemi bekliyordur. Ama sevgili yaşam, neden heyecanlarımı hep ağzıma tıktın!?

Hayatta belli başlı konularda, ki bunlar benim kişiliğimin yapı taşlarını oluşturur, hep ama hep sınav vermem gereken durumlara itilmiş ve hep de sınavdan kalmışımdır. Bir insan bari bir sınavı versin değil mi, yok. He de geç ama değil mi, yok.

Galiba evrensel düzlemde bir çeşit anarşist falandım ben!

Sadece bir kere, bir kere olsun heyecanımı yaşayabilseydim... Keşke bir kere olsun gerçekten içimden akan o müthiş enerjiyi bir şeye aktarabilseydim... Hiç küçümsemeyeceğim, benim ayarımı bozan buydu: İçimde o kadar güçlü bir enerji var ki, onu akıtamamak, onu istediğim bir şeye akıtamamak beni yok etti. Evet, kara deliğe dönüşen yıldızlar gibi!

Çok saçma şeyler yazıyorum. Veya yazmıyorum. Hangisine gerçekten inandığımı bilmiyorum. Saçma mı, anlamlı mı?

Ne fark  eder!

Hiç.

Aslında fark eder... Fark etmeseydi neden yazayım? Yazmazdım. Banane be.

Artık heyecanlanabileceğime bile inanmıyorum. Yok hayır ama ben yine kesin heyecanlanırım! O kadar saçma sapan bir kişiliğim var ki, ben yine heyecanlanırım. Sonra yine mi bir sınav! Yine içime tıkılacaksa asla heyecanlanmayım!

Ama benim gibi biri heyecanlanmazsa ölür.

Ne için üzgünüm onu bile bilmiyorum. Acaba artık üzgün değil miyim? Değilim galiba. Eskiden üzgün olmama mı üzülüyorum? Tüm burukluklarıma toplu halde mi üzülüyorum?

Üzüntüm bitti, bu sadece uzatmalar mı? Bilmiyorum.

Kendimi yeniden heyecanlanmamak için mi baltalıyorum? Kendimi bu yolla mı koruyorum?

Bu yazıdan daha sonra utanacak mıyım? Evet. Neden? Böyle hissetmiyor musun? Yeniden ve yeniden bu hisle dolmuyor musun? Neden, yalan söylüyorsun?

Ne anlamı var? Yok.

Bir anlamı olmayan şeyler, neden hala içimde?..

Bilmiyorum. 

Her şeyi bilmek zorunda da değilim. Hayattaki en mükemmel kelime ''bilmiyorum'' dur.

Ama ben bunu yapamıyorum. Oysa neyi bildiğimi bile bilmiyorum. 

Beni üzen asıl şey ne?.. Bunu başkasına sorsam ne fark eder? Hiç. Hatta kızarım. Sanane be derim. :)

Böyle deyince gülüyorum. Çünkü komik. Komik değil mi? Ben neden kendimi güldürüyorum?

Beni üzen şey sanırım çok yetenekli bir hiç olmak. Ben hayatım boyunca hep en yetenekli hiçtim. Saçma bulduğum şeyleri yapmayı seçmediğimden mi acaba? Sanırım.

Hadi bu yazıya ''umutlu'' bir kapanış yazalım. Ben umuda inanmam. Ben, bir şeyler yapmayı bilirim. Bir şeyler yaparsan olur. Veya olmaz tabi. 

Sadece sinirliyim. Neye, bunu bile bilmiyorum. Kendime değil, bunu biliyorum. Yazınca sinirim de geçmedi. Aksine daha da saçma buldum.

Keşke, daha yumuşak hissederken... Umuda inanırken, bir şey olsaydı. Kendi yaptığım bir şey burnumdan gelmeseydi mesela. Bir şeyi sevmek hoşuma gitseydi mesela. Böyle şeyler. Hayatta kim en çok bir şeyi sevmeyi ister! Kimse. Bu nedenle artık ben de istemiyorum sanırım.

Cevabımı hala bulamadım. Acaba neden üzgünüm? Belki de bir anlamı olmadığı içindir. Evet, üzgün olmamın bile bir anlamı olmadığı veya kalmadığı için üzgünüm sanırım. Bunun için üzgünüm, gerçekten üzgün.

Yorumları kapatmaya karar verdim. Okuyan birkaç kişi içinden belki iyi niyetle yorum bırakmak isteyen olabilir. Bırakmasın. Teşekkür ederim ama yorum almak için yazmadım. Çok üzgün hissettiğim ve geçeceğini bildiğim için yazdım. Geçeceği için bile üzgünüm ben. Öylece geçecek merak etme. Hep geçer. Ben üzülürüm ve geçer.

Hayır canım ne münasebet niye üzüleyim. :) Tamam geçti. Bu yazıyı yazdıktan tam da sonra saçma bir şey oldu ve yine tamam kendi kendime geçirmiş oldum... poofff şiştim yeminle ama evet, yazımdaki genel hissim geçti. Yine de yazımı yayınlayacağım. Çünkü böyle hissettim. Bu benim gerçeğim, tek gerçeğim diye değil; bu histen çok sıkıldım diye. Bu halden, bu aynı döngüden... Aynı olaylar farklı şekilde yaşandığı için ve ben hep tek başıma üzüldüğümle kaldığım için, bu yazıyı yayında tutacağım.

Belki de bunun adı ''üzüntü'' değildir. Nedir bilmiyorum ama artık kendisini varlığımda istemiyorum.

Hala gençken mutlu hissetmek ve heyecanlanmak istiyorum. Birine bağlı değil, kendim kendi heyecanımı duymak ve onu sevmek istiyorum. Kendi varlığımdan gelen bir şeyi yaşamak istiyorum. Çünkü benim için ''mutluluk'' böyle bir şey ve ben bunu en son sanırım hatırlayamadığım bir yaştayken yaşadım.

Tüm doğum günü dileklerimin ''kendim olmak istiyorum'' olmasına şaşmamalı... Belki de asıl isteğim, mutlu olmaktır.


(not: yorumları açık bırakıyorum, sonuçta yayında olan bir şey yoruma açıktır.)

(not 2: ''büyük potansiyel''den kastım kendimi bir şey sanmamdan da değil bu arada, ki sanadabilirim yani kime ne :). ondan değil yine de... veya kendime erişilmez beklentiler koyduğumdan değil. ne kadar emek verirsem vereyim, benim kadar emek vermeyenlerin hep göze sokulmuş olup benim ortada kalmam ve pes etmemden. evet bundan. hayatımın son yıllarını kastetmiyorum, genel, hepsi! bütün hayatım. hayat planım mı böyle acaba veya ben ne yapmalıyım artık emin değilim. koy bilmem ne gitsin yapmalı herhalde, çünkü sıkıldım. sıkıldım.)


Bu günlüğü 2017-2018 yıllarında tutmuşum, duygulandım vay be.
Bu arada Mırnav bu günlüğüm değil ama okumam gereken bu günlüğümdü.


Benimle Konuşan Kitabıma Bir Teşekkür Yazısı.

 

Bazen bazı kitaplarla konuşmak istiyorum. Sen bana derdini anlattın, ben de sana anlatacağım demek...

Aslında bir çeşit ''yazı orucu'' tutacaktım. Hatta bunu toteme dönüştürme isteğim içimde bir yerde filiz vermişti. Buna gerek var mıydı? Pek değil. Güzel olur muydu? Kesinlikle evet. Ancak baktım gördüm ki okuduğum son kitap musluklarımda arızaya neden oldu... bana da yazmaktan başka bir yol kalmadı.

Kitapları birileriyle konuşabiliriz. Bu aslında okumayı sevenler için bir çeşit ihtiyaçtır. Tıpkı yemek yemek, su içmek, uyumak ve hatta yürümek gibi bir ihtiyaç. Çünkü kitapların anlattıkları içimizde biriktikçe, onları dönüştürme ihtiyacı duyarız. Okuduklarımız posadan öteye gidip zihnimizi, kalbimizi ve hatta bedenimizi besleyecek bir hal almak isterler. Evet, fikirlerin doğasında bu vardır! Fikirler, algılandıkları kişilerce varlık bulmak isterler. Onların özü budur: Yaşamak.

Yaşamda yer bulmak isteyen fikirler, hareketli bir doğadadır. Oradan oraya zıplarlar ve bazen durağan zamanlarındaki olgunlaşma evresinde bile kendi varlıklarında bir aşağı bir yukarı volta atarlar. Fikirler ne olursa olsun bir an bile durmazlar, duramazlar. Bunu onlara yapmaya cüret ettiğinizde ise olan size olur. Bu, bir balığı denizden çıkarıp karadaki çırpınışlarını izlemek kadar acımasızcadır! Üstelik bu çırpınışların sonu da gelmez. Çünkü fikirler, dönüşmek için var olmuşlardır; yani... ölümsüzlerdir.

Bir kitap yorumu yazısı yazabilirdim. Öncesinde tüm alıntılarımı bilgisayara geçirip kitabın detaylarını izlemek istedim. Kitabın bana dokunduğu noktaları hissetmek... Bu gece bir yorum yazısı yazmayı, çok sevdiğim bir kitap hakkında oburca kelimeler ile (bunlar onları okuyanların iştahlarını açacak olsaydı bile) düşüncelerimi ifade etmeyi istemedim. Çünkü bu kelimeler bende, kitabı okuduğum, hatta kitabın yeryüzündeki varlığından haberdar olduğum günden başlayarak birbirinden farklı duygularla varlık bulmaya başlamıştı. Onları sabırsızca aktaramazdım.

Önce merak ettim. Bu kitabı çok merak ettim. Okuduğum birkaç alıntı, uzun da alıntılardı, kitabın varlığına dair bilgiyi kalbime soktu. Evet, zihnime değil kalbime soktu. Bu kitabı okuyamadığım bir gerçekliği kabul edemedim. Bu nedenle kitabın baskısının yıllar önce tükenmiş olması bile beni durduramadı! Sonuçta teknoloji gelişmişti ve sahaflar da bulunamayan kitapların merakını kucaklamış bekleyen okurlar için varlardı. Bu ikisinin birleşiminden güç alarak kitabı internetten bulduğum bir sahaftan aldım. Kitabı aldığım sahafın adı bile merakımı besleyecek ölçüde gizemliydi: Kara Kedi.

Kitaba başlamadan onu sevdim. Yeryüzünde aynı hisleri paylaşmış olabileceğim, bunun ihtimalini olsun taşıyan, bir insan daha vardı ve işte bu kitap da bunun kanıtıydı! Ruh eşini arayan bir adam... Ruhunun diğer yarısını. Evet, diğer ve evet, yarısını. Ruh parçalanır mıydı ki? Bu sorumun yanıtını çoktan biliyor olsam da, bir de bir yazarın beyninden okumak istedim. Yazarlar, usta sihirbazlardır. Kitap daha ilk sayfalarından beni büyüledi. Merakım, hayranlığa dönüşmek üzereydi.

Ancak bu yazarın aradığı ''ruh eşi'' benim ''aradığım'' ruh eşiyle hiç mi hiç örtüşmüyordu... İlk hayal kırıklığı dalgası böyle çarptı. Ben, bu yazarla aynı şeyi istiyor olamam! Ancak ruh eşi tanımı tekse ve biz ikimiz aynı şeyi istiyorsak... O zaman ben bir yalana mı inanmıştım! Bunu kabullenmiş olmam bile yazara olan öfkeme engel olamazdı. Ona çok öfkelendim. O kadar çok öfkelendim ki, kitabı okumak gittikçe zorlaştı. Sanki tüm kelimeler birer kaya kadar ağırdı artık, onları kaldıramadım... Bu kelimelerin bende bıraktığı hissi taşıyamadım.

Çok sıkıldım. Kitaptan, yazardan... aşkında da, mükemmel kadınından da, mızıldanmalarından da, kaçışlarından da, uçuşlarından da... Bahanelerinden de, bencilliklerinden de, geri dönüşlerinden de... Sıkıldım.

Kitabı bıraktım. Bir süreliğine bıraktım. Ben de, yazar gibi, araya başka kitaplar aldım. Kafamı dağıtmak istedim; uzaklaşmak, nefes almak ve okumanın verdiği ferahlığı yeniden başka kitaplarda hissetmek.

Kitaba geri döndükten bir gün sonra, ki bir aylık ayrılığımızdan önce kendisini ancak yarılamıştım, kitabı bitirdim. Evet, kitabın kalan ikinci yarısını sadece bir veya iki günde okuyup bitirdim. Yazara kızgınlığım yerini önce kırgınlığa, sonra (kendime) acımaya, sonra yine meraka ve en sonunda burukluğa bıraktı.

Bahsettiğim kitabın ismi Sonsuza Uzanan Köprü. Yazarı ise Richard Bach. Kitaptan ayrıca bir kitap yorumumda bahsedeceğim ancak ben bu yazımda onun bana hissettirdiklerini anlatmak istedim. İnsanın bir bloğunun olmasının en iyi yanı bu: Anlatabileceğin bir yerin oluyor.

Kitabın son sayfalarında sulu gözlülüğüm tuttu. Öyle ki, bunlar bana yazı yazmama orucumu bozduran damlalardı. Evet, bir günlük bir karar anında bozuldu. Bunu sorun etmiyorum. Belki de yazmak değil, ne yazdığım ve hatta içimdeki hangi eksiklik veya boşluk hissiyle yazdığımdır bana yazmayı sorgulatan ana neden. 

Bu yazıyı kendim için yazdım mesela. Hislerim çok fazla olduğu için yazdım. Bu şekilde yazmak, benim için yazma eylemine tat katan esas şey.  Bu ''şey''; bir düşünce mi, duygu mu, yoksa ihtiyaç mı bilemiyorum... Bir neden, bir sonuç?? belirsiz. Bu şey, sadece bir şey ve orada duruyor. Ona bir şekil veren ise bir yazıyı yazmadan evvel hissettiğim his oluyor. Birileri görsün diye mi yazıyorum, kendim göreyim diye mi... veya sadece, kelimeler var olmak istedikleri için mi?

Bu yazım, var olmak isteyen kelimelerimin ürünüydü. Çünkü kitabı bitirdiğimde onu kitabın kendisiyle konuşmak istedim. Sen neden böylesin sevgili kitap... ne hakkın var beni böyle dağıtmaya!? 

Hayır, yazarın bizzat kendisiyle konuşmak istemiyorum. Ona hala bazı nedenlerden dolayı kızgınım. Yazara kendi hayatında aldığı kararlar için kızgın olmam komik evet. Öte yandan... ben asıl yazarın dünya eşi ile konuşmak isterdim. Sevgili Leslie Parrish ile.

Richard Bach bir yazar ve pilot olmasından dolayı kelimeleri fazla eğip büken, bu nedenle düşüncelerinin türbülansına takılan ve hislerini ikinci plana atan birisi. Leslie ise, bir aktris ve aktivist. O, yaşamın içinde kelimeleri deneyimleyen birisi. Bu nedenle de onunla konuşmak isterdim. Çünkü o, hislerinden hiç kaçmadı. Canı yandığında bile bunu yaptı. Hep dürüst oldu. Özellikle de kendine ve sevdiği adama karşı. Bu kitabı en çok da Leslie'nin dürüstlüğü için sevdim. Kalbimi ferahlatan tek şey de, bu oldu.

Yine de hala buruk hissediyorum. Bilseydim bu kitabı okumaz mıydım acaba... Hayır, en çok da bu nedenle okurdum. Kitap tam istediğim gibi bitti bu arada. Kitap, benim de inandığım şeyler gibi bitti. Hayır, onu bu nedenle sevmedim. Kitabı, beni ağlattığı için sevdim biliyor musunuz? Üzüntüden ağlamadım; hissettiğim için ağladım. Usul usul. Bazen gözyaşları öylece akar ya, öyle bir ağlayış. Aslında bence en çok canımızı yaktığını hissettiğimiz ağlamalar bunlardır. Çünkü tam olarak kalpten gelirler. Öfkeden veya başkalarına olan hislerimizden\ düşüncelerimizden değil... Kalbimizden gelirler.

Özlemlerimizden gelirler. Ve ben, kitabı en çok bu nedenle sevdim. Bana özlediğim bir şeyi sadece benim görmediğimi hissettirdiği için sevdim. Bazen bazı hisler sadece kalbimize kısıldığında kendimizi ''deli gibi'' hissedebiliriz ya hani... Anlatamayız çünkü. Nasıl anlatırsın ki... Hiç. Anlatsan ne olur? Hiç.

Oysa işte orada, bu kitaptaki kelimelerde ben o özlemi gördüm. Başkasının hislerinde çarpan o özlem, kalbimde hissettiğim o özlem... Gerçekmiş. 

Bu kitabı gerçek olduğu için merak etmiştim. Bu kitabı, kalbimdeki gerçeği gördüğü için de sevdim.


Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach.


İlk kuralım: Özşefkat ve disiplin bütündür.

 

Sevgi ve özellikle öz sevgi temasından yazılarımda -çoğunlukla kendim için- bahsediyorum. Oysa özüne sevgi yalnızca çiçek böcek, canım cicim değildir; özüne sevgi aynı zamanda kendine yol göstermektir.

Kişisel tarihim boyunca kendime bunu sağlama girişimlerim oldu. Daha evvel çok daha başarılıydım... Zamanla paslandım malesef. Odağım daha kolay dağılır oldu. Ne olduğunu anlamadan araya zamanlar girdi ve ben yine dağıldım.

Bunun en büyük sebebi ise kendime kullandığım dil! Bu dil benim motivasyonumu düşürüyor. Ne kadar başka faktörler de etkili desek de, insan zihni ödül ceza sistemiyle ilerliyor okurlarım. Benimkisi öyle. Ancak ben kendi zihnimde kendime gelecekteki devasa bir cezayı konumlandırdığım için (istemediğim hayat), benim herhangi bir konuda adım atma girişimlerim hep süreklilik göstermiyor. Sanki hangi yoldan gidersem gideyim istemediğim hayata çıkacakmışım gibi bir düşünce (iptal iptal iptal) :).

Bu tabi ki doğru değil ve tabi ki doğru olmadığını biliyorum.

İyi haber: Beyin eğitilebilir bir organ. Aslolan beyni disipline sokmak. 

Bazı temel noktalar var. Bende işe yarayan şeyler (asırlar önce yaramıştı yani...). Bu nedenle genele vurup açıklamayacağım. Bende şu anda işe yararsa ileride yazarım.

Kendime kurallar belirledim. Karşıma astım. Altı ana kural. Altısını da burada paylaşmayacağım, çünkü bunlar kendime göre özelleştirdiğim kurallar. Ancak sizlerle fikir olması için ilk kuralımı paylaşıyorum:

1. Kendin hakkında daima iyi konuş.

Burada hem bir öz şefkat var, hem de kendine yol gösterme. Bakın, benim en en EN büyük sorunum geleceğimdeki hayatı içinde yaşamak istemeyeceğim bir hayat olacakmış gibi düşünmem.

(Kendim hakkımdaki kötü konuşma şeklim ''sen böylesin''leri aştı artık benim, pışık yemiyorum. Benim yediğim şey: Senin hayatın şöyle olacak (istemediğim şeyler) zaten zırvalıkları.)

Burayı uzun uzun açıklamıştım ama sonra gereksiz buldum. Bu bile...

ZIRVALIK.

Ama bu düşünce hep orada. Zaten hep olmadı ki bla bla. Çok bilmiş hadsiz işte bu düşüncenin sesi. Bu arada bu sesler hiçbir zaman ASLINDA bizim kendimize ait olmaz. Bize daha evvel biri veya birileri bunları söylemiş, beynimize tıkmıştır veya geçmiş olaylara dayalı bu sonuçlara ulaşırız... En azından benimkisinin nedeni bu.

Özetle... Bu kural çerçevesinde ilerleyeceğim.

Bu arada arada soran oluyor topluca yazayım, yani okumak isteyip de okuyamamış olan okurlarıma bir açıklama da borcum oldu. :) Çok yazı yazıyorum, çünkü artık kalem kağıt defter word kullanmıyorum bir süredir. Sadece blog kullanıyorum. Bu nedenle fikir gelince yazıyorum. E yani öyle olunca da, tamam güzel yazıyorum :P, ama öyle olunca da işte sonrada bir filtre gerekiyor. Hatta bir süre yazmayı da düşünmüyorum. Belki yorum yazısı gelir artık bilmiyorum, bakacağım. Bunu da arada soru geliyor diye yazdım. Evet bilinçli yazıyorum, evet bilinçli kaldırıyorum ve evet sonra da bilinçsizce yeniden paylaşıyorum. :)

Belki şu an taslak yaptıklarımı sonradan yine yayınlarım ama bilmiyorum, yayında dursa ne durmasa ne dediğim yazılar şu an yayında değil mesela. Daha genel geçer ve bana dokunmayan şeyler yayında. Bazen çok içimden yazıyorum, o yazılarımı çok seviyorum ama çok içimden şeyler artık yazmasam daha iyi.

O zaman, çav.



Yağmurda parlayan kırmızı güneşler.

 

Sanırım ki, ''cadılık'' eğitimimin başlangıcı, doğa içinde geçirdiğim zamanları kapsayan çocukluk yıllarıma dayanıyor. Doğanın sesini duyma pratikleri yapmam için kendimi zorlamam gerekmezdi. Doğa, zaten kendi sesiyle daimi şarkısını söylerdi. Her çeşit renk her yanda, kendi şarkısıylaydı ve benim tek yapmam gereken sadece, onları izlememdi. 

Yağmurun sesi akşamın sessizliğine karışırken, bazen aklıma bazı manzaralar gelir. Özellikle de köy yolunda dalgalanan gelincikler. Bu gelincikler ile yağmurun evin damlarına vuran sesi benim hatıralarımda birbirine karışmış ve bir koşuya dönüşmüştür.

Anneannemlerin köyündeki evde çocukken zaman geçirdiğim günler oldu. İtiraf etmek gerekirse, büyüdükçe bu günler yalnızca maziye karıştı ancak o köy evi benim aklımda yağmurdan kaçıp sığındığımız, sobasında ısındığımız ve yavaşça uykuya daldığım bir an olarak yer bulmaya devam etti.

O evin bahçesine uzanan kiraz ağacı yıllar içinde soldu gitti veya ilerideki ağaçlara yaptığımız kat kat battaniyeden oluşan salıncağım da öyle... Artık o ev bile eski haline benzemiyor, iyi ki benzemiyor, ancak yine de... Bazı şeyler değişse bile, o şeyler bizim için bizde yaşantı bıraktığı haliyle var olmaya devam eder ya... İşte ben de şimdi o evin çok daha konforlu olan salıncağında sallansam bile, içimde hep iki ağaç dalına yapılmış ve düşmeyim diye tetikte olduğum, tamam galiba biraz rahatsız, salıncağı anımsayacağım.

O zamanlarda oradaki tek torunun ben olmam da bunda etkili mi acaba diye düşünüyorum... Sanırım evet. Kardeşim bana yetişene kadar bile bir süre zaman geçmişti. Kuzenlerimin gelişiyse benim bir ergene ve hatta yetişkine dönüşmemi buldu. Kuzenleriyle büyüyenlere, zorlasam, özenebilecek bir yana sahibim. Çünkü benim küçükken benimle yaşıt biri ilk kuşak, diğeri ikinci kuşak olmak üzere bizden uzakta yaşayan iki kuzenim dışında yaşıtım hiç kuzenim yoktu.

Bunun bana ayrıcalık sağlayıp sağlamadığını düşünüyorum. Eee, tek torun olmak kulağa havalı geliyor hani... Oysa hayır. Pek bir ayrıcalık yaşadım mı emin değilim. Tamam, çok çok küçüklük fotoğraflarımda hep sırıtmam halimden memnuniyetime bir kanıt olabilir, öte yandan... Uzun süre tek torun olarak kalmış olmamın (beni kardeşim takip etmişti) bana pek de büyük ayrıcalıklar sağladığını söyleyemem.

Yalnızlık hissettiğimi de düşünmüyorum. En azından o köy evinde bunun sorgulamasına giremeyeceğim kadar çok değişken varmış gibi görünüyor. Bahçe işleri, salıncakta sallanmak ve insanların kafasını şişirmek dışında bir cırcır böceği kız olarak yapabileceğim eminim pek çok başka şey daha bulmuşumdur.

Yağmurun çatıda çıkardığı sesin hissi bugün hala kulaklarımda. Sesi unuturuz ama hissi bizimle kalır değil mi? O ses, gelinciklerin arasında dolaşıp bana ulaşıyor.

Gelincikler, ince uzun halleriyle kırmızı elbiselerini giymiş zarif çiçekler. Onların böyle alelade yerlerde öylece açabiliyor olmaları beni biraz şaşırtır. Pek bir çaba istemeden kendi başlarına var olup topraktan yükselen bu zarif çiçekler, aslında anlam olarak güçlü duyguları simgeliyorlar. Kırmızı gelincikler, 1. Dünya Savaşı'nda şehit düşen askerlerin anısına ithaf edilmişler. Bu kırmızı yoğunluğu bizlere vatan uğruna dökülmüş kanı çağrıştırdığı gibi, fedakarlık ve aşkı da ifade eder. 

Japon kültüründe narinliğiyle yaşamın geçiciliğine atıf yapan gelincik çiçekleri, Yunan mitolojisinde uyku ve ölüm tanrıları ile ilişkilendirilmiştir. Gelinciğin uyuşturan etkisi, uyku ile ölüm arasındaki ince çizgiye dokunur.

Yol kenarlarında bitebilecek kadar alçakgönüllü, bakanın içini açabilecek kadar özenli bu kırmızı duvaklı gelincikler, renklerinin canlılığı ve narinliklerinin zıtlığında yaşamı, umudu ve yeniden doğuşu simgelerler.

Peki gelincikler nasıl sever?

Gelincikler, benim onları birbirlerine yakıştırdığım gibi, yağmura karşı boş değiller midir acaba bunu düşünüyorum.

Gelincikler, bizlerin altında yürümekten hoşlanabileceğimiz kadar yağan, narin yapraklarını okşarcasına akıp giden ince uzun yağmur tanelerini severlermiş. Çok şiddetli yağmurlar onların köklerini çürütür, çiçeklerini soldururmuş. Yani o zaman... gelincikler, kendileri gibi nazik bir aşka karşılık verebiliyorlarmış.

Aslında onların asıl sevdiği, güneş ve nemli havaymış. Yani onlar, yağmurdan sonraki toprak kokusunu içlerine çekmeyi muhtemelen tercih ederlerdi.

Gelincikler, yaşamayı bilen çiçekler. Yaşamın yol ağzında açan, var olan, süzülen, nefes alan ve kırmızı kırmızı parlayan çiçekler. Aynı zamanda gelincikler, benim çocukluğumun yağmurda parlayan kırmızı güneşleri.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yazmak hatırlamaktır.

 

Yazmak, hatırlamanın bir yolu. Üstünden zaman geçtikten sonra yazdıklarını okuyup anımsamak için değil, tabii o da var ve açıkçası bunu göze almak gerçek bir cesaret ister... Yine de benim bahsettiğim hatırlamak; yazma sonrasında değil, yazma eylemini gerçekleştirme anında olan hatırlama davranışıyla ilgili.

Yazmak son geliştirdiğimiz dil becerimiz. Bir insan, eğer bir sağlık sorunu yoksa, önce duyarak yaşamına başlar. Sonra duydukları aracılığıyla bir dili edinir, ki buna ''ana dili'' deriz. Sonra o dili konuşur. İlk iki beceri hazır bile: Dinlemek ve konuşmak.

Bazı çocuklar bunu evde de öğrenebilse de, genelimiz okula başladığımızda diğer iki dil becerisini öğreniriz: Okumak ve yazmak. Yazmak daha zor gelişen bir dil becerisidir. Gerek ana dili öğretiminde, gerekse yabancı bir dili öğrenirken aslında en son başvurduğumuz beceri de bu nedenle yazmaktır. Çünkü yazmak, aslında bir yaşanmışlık gerektirir. Söz konusu dile dair hiçbir artalan bilgisi bulunmayan birey, o dile dair üretime geçemez. Yazmak, üretici konumuna geçtiğimiz bir anlatma becerisidir. Bundandır ki, özellikle de, yabancı bir dili öğrenirken en çok anlatma becerileri olan konuşma ile yazmak konusunda sıkıntı yaşandığı görülür. 

Ben neden yazıyorum acaba diye düşünüyorum. 

Ana dilimizi bildiğimizi sandığımızda bile aslında onun inceliklerinden bihaber yaşamımızı sürdürüyoruz. Dil, evet, temelde bir iletişim aracı olsa da, bu aracın derinliklerine ulaşmak aslında dil organizmasını kontrol etme becerisi kazanmak demek. Dili iyi kullanabilen bireyler, kendilerini daha iyi ifade edebildikleri için, diğerleri üzerinde de etki bırakma gücüne sahiptirler.

Dil, yaşayan bir varlıktır. Onun soluduğu hava, insanlardır. İnsan ilişkileri dilin yapısını canlı tutan ana unsurdur denilebilir. Bu bakımdan bebeklikten ve hatta ana karnında dış dünya seslerini işitmekle başlayan dil ile tanışma sürecimiz, bebeklik-çocukluk evresinde dili kullanmayı öğrenme ve bu yolla iletişim kurma ile ilerler ve akabinde formal yolla okullarda dili, ana dilimizi, başta temel kurallarıyla (okuma yazma) öğrenir, ardından bu dili daha etkin ve etkili kullanabilme becerileri geliştiririz.

Dil aslında bir çeşit düşünme aracıdır denilebilir. Bizleri Neandertallerden üstün kılan faktörlerden biri de, evet, dildi. Dil yoluyla iletişim kurmayı keşfetmiş atalarımızın elindeki silah her şeyden daha güçlüydü ki bizler, bir klavyenin ışığında yazılmış bu metnin etrafında bugün toplanabildik.

Dili öğrenmek, düşünceyi öğrenmekle eş değerdir denilebilir. Bunu kimse demese bile, inanın, ben derdim. Dili kullanmayı öğrendikten sonra bizler aslında okulda üst düzey düşünme becerilerini geliştirmeye yönelik olarak dili bir araç konumunda kullanırız. Bir insan zaten ana dilini biliyordur; mühim olan ana dilini kullanabilmek. Ana dilimiz, düşünce dünyamızı şekillendiren ve çeşitlendiren ana mekanizmadır. Yabancı bir dili veya bebekken öğrendiği ikinci dilini çok iyi seviyede konuşan insanlarda bu durum daha çeşitlenmiş olabilir tabii. Hatta öyle ki, ikinci bir dil olarak öğrenmemiş olsa bile, yani bebekken veya hayatın erken çocukluk evresinde öğrenilmemiş de sonradan büyüyünce öğrenilmiş bir dil olsa bile, öğrendiği yabancı dili yaşamında sıkça kullanan ve ana dilini kullanmayan bireylerin ana dillerinde gerilemeler olduğunu görebiliyoruz. Bu gerileme en bariz olarak konuşma becerisinde hissedilir. Çünkü konuşma aslında düşüncenin dış dünyaya çıkış yaptığı ilk dil beceri alanıdır.

Ne dedik?: Düşüncenin dışarı çıkış yaptığı... 

Dil ile aslında yaptığımız tam olarak bu. Düşüncelerimizi dışarı çıkarmak.

Yazma becerisi diğer üç beceriden sonra yetkinlik kazanılan bir alan. Evet, ben neticede bir Türkçe öğretmeniyim ve bunu söylemeye hakkım var :), bizler 4 temel dil becerimizi (dinleme, konuşma, okuma, yazma) bir arada geliştirmeyi hedefleriz. Yani önce şu beceri iyi kıvama gelsin, sonra öbürü; değil. Mümkün mertebe eşit düzeyde ilerlemek amaçlanır. Ancak, tabi ki yazmak daha karmaşık bir beceri alanıdır. Beynin öğrenilen söz konusu dilde (bu ana dilinde yazmak da olabilir) sembolleri ifade edebilmesi için, yukarıda da değindiğim üzere, birey (ve beyni :) öncesinde dile dair girdi elde etmelidir. Yoksa beyin o sembolleri nasıl kodlayabilir de bir kağıda aktarabilir ki?

Dilini bu dört temel dil becerisi alanında geliştirmiş bir insanın kavram ve aslında kavramların da ötesinde imgeler dünyası genişler ve hatta derinleşir. Düşünme becerilerini ve hatta üst düzey düşünme becerilerini (eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme gibi) geliştirmemizin yolu da zaten budur: Dili geliştirmek. Bir dilde önce düşün, sonra o dili öğren; bana bu bakımdan inandırıcı gelmiyor. O dilde bir yaşantı elde etmemiş birey, o dilde nasıl düşünebilir? Bu olsa olsa, iyi ihtimalle, dil becerilerini geliştirme sürecinde (ki bu aslında bilişsel, duyuşsal ve devinişsel olarak çok boyutlu ilerleyen bir süreçtir) bir bütün olarak gelişim gösterebilir. Ben dili öğreneyim sonra o dilde fikir üretirim diye de bir şey yok. Her şey zaten eş zamanlı gerçekleşir. Öğrenmek bir bütündür. Bence bizim yaptığımız ana hata bu öncelik sonralık ilgisini katı bir şekilde kurmak.

Bilişsel dedik, nedir bilişsel süreçler... Beyinle ilgili olan, söz konusu dil özelinde olduğu için, beyindeki dili anlamlandırmayla ilgili tüm durumlar diyebiliriz. Bilişsel öğrenme basamakları da bulunuyor ama burada sadece kendi fikrime yer verdiğimden, bilgi verme amacı taşıyan bir metin yazmadığımdan dolayı, buralara artık girmiyorum. Ne ne demek biraz anlasak yeterli.

Duyuşsal dedik, nedir duyuşsal... Duyuşsal, bireyin öğrenme sürecinde psikolojik durumlarını ifade eden etkenler. Motivasyon, kaygı, tutum, ilgi, özyeterlik vb.

Devinişsel dedik... Bu da, motor becerileriyle ilgili durumlar. Bedensel organ ve kasların kullanımıyla ilgili durumları ifade eder; kas zihin uyumu vb gibi durumları içerebilir.

İşte! Yazmak, tüm bu süreçlerin en kapsamlı bir şekilde gerçekleştiği dil beceri alanı. Çünkü bir kere, anlatma becerisidir yazmak. Yani önce bir ifadeyi anlaman lazım ki, sonra anlatabil. İkincisi, yazma becerisi yapay bir dil becerisidir. Ne demek istiyorum; çocuk doğduğu gibi yazmayı öğrenmez. :) Dinleme ve konuşmayı doğal yolla, yaşantıyla öğrenir, geliştirir. Dinleme ve konuşma için de zaten bu nedenle doğal dil becerileri diyoruz. Yapay dediğimiz de, okulda formal (resmi, kurallara dayalı) yolla öğrendiğimiz okuma ve yazma beceri alanlarıdır.

Yazarken insan aslında tüm girdilerini çok hızlı, hatta kendi farkındalığının da ötesinde hızlı düşünür. Bu nedenle, özellikle de yazma alışkanlığı edinmiş insanlar beni anlayacaklardır, bazen yazarken ''ben aslında bunu yazmayı başta düşünmemiştim,'' diye bile düşünebiliriz. Çünkü bilinçaltından da zihnimizde tuttuklarımız yazma anında yüzeye çıkarlar ve düşünce formundan yazı formuna akış sağlarlar. Bu bakımdan yazmak, hatırlamaktır. Topladıklarını hatırlamak. İçindekileri hatırlamak.

Yazmayı benim için özel kılan da budur: Hatırlamak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Midoriyle sırdaşlığımız çok kısa sürmüştü,
insanın içindekileri akıtabileceği alana ısınması da
önemli sanırım (işte! duyuşsal alana giren bir durum :).


Kalbim, nasıl seversin?

 

Yıldızım.

Defterime çok önemli bir şey yazarken araya girdin. Ya da belki de, çok önemli kısımlar bittikten sonra araya girdin. Böyle giderse gerçekten hiç kavuşamayacağız. Yoksa bunu istemiyor musun? Aaaa, tamam tamam, alınmam.

Baksana, seni yazmak yerine her seferinde sana yazmayı tercih ediyorum. Yoksa bunu sen mi yapıyorsun yıldızım!? Yıldız ışığını bana ulaştırıyor ve beni bir mektup yazmaya mı ikna ediyorsun? Anlamadım sanma! Bu kadar tesadüf fazlaydı...

Seni görememem tuhaf. Yağan yağmurun aramıza okyanuslar çektiğini düşünebilirdim, eğer gökyüzüne bakmasaydım. Gökyüzünün karası ile uzaklaşan gece bulutlarının grili beyazı birbirinden net bir şekilde ayrışıyordu. Buna rağmen o karanlıkta seni göremedim. Gecenin karanlığında bile yoksan, neredesin yıldızım?

İyice kısacaktım gözlerimi ki, o da ne! Yüz hatlarım bu kadar belirgin miydi? Ah evet, artık öyle bunu ben bile biliyorum. Öhöm, işte sen de gördün mü bilmem... Senin yerine kendimi izledim ne var canım. Belki de loş floresan ışığının mutfak camında gizlediği cildimdeki buğu, beni tam bir modele dönüştürmüştü. Evet, öyleydi. İstersen inanma, aaaa.

Biliyor musun, artık hep böyle oluyor. Ben seni görmeye niyetleniyorum, sonra bir bakıyorum kendimi izliyorum. Hem de uzun uzun.

Geçenlerde bir fotoğrafım çarptı gözüme. İnsanın kendi fotoğrafını beğenmesi, çok beğenmesi, böyle mi hissettiriyormuş acaba? Sanki başka birini beğenir gibi yoğun bir his. İnsan kendini böyle mi sever yıldızım? Sen biliyor musun?

Yıldızım... Başka birine aşık olursam bana bozulur musun? Dünyalı kalbim, başkası için çarparsa... Onun bakışlarını merak edersem, onun gülüşünün izlerini ezberlersem... Bana kızar mısın yıldızım? 

Kalbin biri için çarptığında, o senin yıldızın olmasa da... en azından ilk etapta böyle olmasa da... O kişi senin yörüngene giriyor. Her seferinde ''deriinnnn bir merak'' duymasan da, bir merak noktası, seni ona çekiyor. İtiyor yazacaktım ama hayır; çekiyor. Belki de seni ona çeken şey, evet onu sana çeken değil yanlış okumadınız sevgili okurlarım, seni ona çeken şey... Onun manyetik alanı oluyordur belki de. 

Her insanın bir manyetik alanı var değil mi? Bazı günler bunun çok farkında oluyoruz. Kendi manyetik alanımızın. Bu günlerde güneşin parlaklığı, yağmurun sesi, kedilerin pati kuşların kafa hareketleri ve hatta insanların varlıklarından gelen sıcak his... Bunlar seninle bir bütün olarak akıyor değil mi? Bunun üzerine özel olarak bile düşünmüyorsun. Bu, birine duyulan ilgiyle ilgili bile değil. Bu, senin manyetik alanını üstüne giymen ve aslında onu taşımanla ilgili. Üstünde zaten olan bir şeyi, kendi enerjini, taşımanla ilgili. 

Belki sonra da böylece... Bir yıldıza değil belki ama; yaşayan bir varlığa çekiliyorsun. Belki o da sana çekiliyor. Bence bu, insan olmanın en keyifli yanlarından biri. Belki de insanlar da böyle seviyordur. Bu doğru mu insan kalbim? Doğruymuş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(1Q84, Haruki Murakami)


Popüler Yayınlar