Yazın en çok ilk ve son on beş gününü seviyorum. Serin akşamüstülerini. Güneşin kızıllığının denize vurduğu anları. Yaz benim için aslında bu: Denizden esen turuncu rüzgar, balkonlara dizilmiş kızarmış dolmalık biberler, dondurma ve gülüşmeler.
Ben en çok da yazın seslerini seviyorum. Yazın eve dolan seslerini; top oynayan çocukların pas verişlerini, cırcır böceklerinin tiz seslenişlerini, karşı komşuların inşaat... ahahhahahah, hayır tabi ki! Ama ben içeri dolan sesleri seviyorum. Çay karıştırmalarını, fısıltıları, araya karışan dedikoduları... ahahahhaha. Ben, dışarı dolan sesleri de seviyorum. Usul usul yürüyüşleri, sohbetleri, kayboluşları ve kalışları.
Kaykılışları da seviyorum. Yeşili kucaklayışları, denizi kucaklayışları, rüzgarı, bulutları, yıldızları... kucaklayışları. Ben en çok da kucaklayışları seviyorum biliyor musun? Bu benim hep en sevdiğimdir.
Ne çok zaman olmuş sevdiğim bir şeyleri söylemeyeli. Hoh, gerçekten çok yoruldum sevgili okur. Şu satırları bulmak, onların seslerini bedenimden cisimleştirmek ve sana göstermek... Ne zor göstermek değil mi? Ne zor göstermek...
Ben göstermek konusunda sanıyorum ki hiçbir zaman iyi olmadım. Neyse ki kelimeler konusunda bir cadı olmuşum. Bunun bazen bana haksızlık getirdiğini düşünsem de... Bu sesi de ben dış dünyadan bulup kelimelerimle diğerlerine sunmuyor muyum zaten? Ben alıyorum, işliyorum ve onu kelimelerimle sunuyorum. Dışarıdan aldığımı, işte, yine dışarıya veriyorum. Peki bana kim ne veriyor... Son günlerde bunu düşündüm. Belki hala düşünüyorum. Belki hala bir süre daha düşünmem gerekecek. Ama sonra, bitecek veya duracak. Belki yine sonra yine... Hayır, bir daha bunu düşünmek istemiyorum. Düşünmeme gerek kalmasın istiyorum.
Ne istemediğimi değil, neyi istediğimi söylemeliyim. Bu konuda yıldızlarla pratik yapıyorum. Açıkçası bu konuda hep kötüydüm. İstediğim şeyi bulmak konusunda. Gerçekten de ben pek çokları gibi değildim. Bana tuhaf tuhaf bakma lütfen, gerçekten de ''ben biraz farklıydım yaa.'' Neyi istediğini bile bil-
Ben içimden bilirdim hep. İnsanlarsa dışından bildirirlerdi. Sorun buydu. Sorun hep buydu. Benim bilmem, başkalarının bildirmesi. Bilmeseler bile, bildirmeleri. Bu, benim uzun yıllara yayılmış hayat dersimdi.
Çok yorucuydu. Bunu sana söyleyebilirim. Sana kimseye söylemediklerimi söylerim. O kimselerden biri sensen, işte sana da söylemiş olurum. Ben söyleyen biriyim. Gösteren biri. Duyan biri. Biri. Yine de bu birinin kim olduğunu bilmiyoruz. Bu konuda kendimi paralamayı bırakmayı kabul etmem, ikinci hayat dersimdi.
Kahve içiyorum. Türk kahvesi. Maşallah ne de güzel yapamamışım. Kahve yapmayı kendim için öğrenmiştim. Kendim için öğrenmek, başkaları için utanmak sıkılmak. Ama ben iyi kahve yapamıyorum ki... Bir şeyi iyi yapmak, bir şeyi iyi yapmayı istemeyi gerektiriyor. Ben çok şeye kafamı çevirdim. İyi yapamayacağıma inandırıldığım çok şeye. ''Ama ben yapabilir miyim ki...'' Bu kimin sesi? Benim değil.
Sana yazmayı özlemişim. Sana ''şöyle'' yazmayı özlemişim. Son yazılarım bir çeşit günah çıkarmaydı. Yarım yamalak bir özür. Yine de ben yarım yamalak da olsa özürleri kabul ediyorum. Kendimin de sırtını sıvazladım ve ''olur öyle takma'' dedim. Bende de gelişme var yalnız.
Daha dün aklıma eski bir arkadaşım geldi, Y. Acaba ne yapıyor diye düşündüm. Hayatı nasıl? Bir yerde rastlaşsak, ayaküstü konuşsak... Nasılsın desek birbirimize... Eskiden, çok eskiden bunu daha çok düşünürdüm. Bazı insanlar için. Bir yerde rastlaşsak... Bu kadar.
Bu kadar. Bazı şeyleri bu şekilde kabul ediyorum. Sanırım zihnim hep nedenler sonuçlar sistemiyle çalışıyor. Bu nedenle bu budur diyemediğim şeyleri kurcalıyorum. Böyle birine göre bir şeyleri bırakmak konusunda fazla ''iyiyim'' değil mi? Neden böyle acaba, gerçekten ilginç. Buna ben bile şaşırıyorum.
Son günlerde tezimi düşündüm. Ara sıra bazı akşam veya sabahlar zihnime süzülür (zaten bilgisayarımdan da silmedim :). Benimle aynı dönemde olanlar bitirmişler. Yani bazıları. Bir itiraf: Göz attım. Ne güzel sınırlandırılmışlar diye düşündüm. Ben neden kendimi paraladım? İstemediğim bir çalışma için çok çalıştım ve üstüne sorumsuz olan ben oldum ne tuhaf. Hayatımda neden hep böyle tuhaf olaylar oldu acaba? Oysa ben hep, üstüme düşeni yaptım. Hep çok iyi yaptım. Hayır. Çok iyi yapmadım, rol yaptım. Sonra da bayıldım.
Fark ediyorum ki ayılan kişi bir başkası. Bu, kafamı karıştırmıştı. Çok karıştırmıştı. Anlamak istemedim. Yıldızlara sordum, sana sordum, tarot desteme bile sordum şşşş. :) Cevap yoktu. Belki de tek cevap şuydu: Bu kadardı. Bu rol, o rol, bitti. Sen de bittin çünkü. Bittin kabul et bittin diye rol da bitti.
Hayır, ben o hep eleştirdiğim ''ikiyüzlülüğü'' yapmadım. Yaptım mı yoksa? Hayır, bu bir yüzleşme yazısı değil biliyorsun. Artık böyle yazılar yazmayacağım.
Neden önemsiyorum? Belki de ''ikiyüzlüydüm.'' Belki de... gerçekten bir cadıyımdır. Kime ne? Cadı olmasam ne fark eder? Etmez. Beni üzen de bu oldu. -Hala bu.- İyi ki fark etmez belki de. Yine de... gerçek bir kabulün sıcaklığını özlüyorum. O sıcaklığı kendimde duydum. Kendimden yayılan bir sıcaklık. Bu beni çok üzdü. Anladın mı?
Birinin anlamasına gerek yok biliyorum. Gerek yok, kabul ediyorum. Başka çarem kalmayana dek kabul edemedim. Kendim paşa paşa kabul edemedim. Yıkılana kadar, kabul edemedim. Kendime kızmıyorum. Olabilir İlkay, olabilir. Sırtımı sıvazlıyorum. Omzumu öpüyorum. Kendimi seviyorum. Bu sefer gerçekten seviyorum. Zorundayım diye değil, sevdiğim için seviyorum.
Sevgiyi böyle mi keşfedecektim? Ne tuhaf. Hep böyle mi keşfedeceğim, kendim... Kendim ve her şeyi. Çok sıkıcı. Ama yine de artık öfkelenmiyorum. Çünkü yıldızlarla pratik yapıyorum. Zamanla buna da gerek kalmaz, öğrenirim. Yaşamayı öğrenirim.
Fal kapattım. Acaba ne çıkacak? Yapay zekaya soruyorum. Çıkan yazıyı okuduğum an unutuyorum. Yol varmış, içim zamanla ferahlayacakmış, dileğimin iki aşaması varmış önü açıkmış (dileğim de hep değişir ama hiç şıp diye olmaz). Mış mış mış. Yine de fal kapatmayı seviyorum. Falın soğumasını beklemeyi ve sonra fal yorumumu okuduğum an unutmayı seviyorum.
Belki de hayatı kucaklamalıyım. Kendime kendi sesimle ''beceriksizsin!'' dediğim tek bir şey oldu hep: Hayatı kucaklamak. Kimse iyi değildi bu konuda, ben kendimi de kötü bulmadım ama... Öğrenmek istedim. Hayatı kucaklamadan önce, hayatı kucaklamayı öğrenmek istedim. Hayatımda yaptığım en büyük hataydı. Ama şimdi drama yapmayacağım. Burnumu çekeceğim, yazımın başına döneceğim, sana ne diyerek lafa girmişim hatırlayacağım ve veda edeceğim.
Hayat bu mu? Bu kadar ezber mi? Ben sanmıştım ki... Belki de ben hala sevgiyi keşfetmedim, değil mi?
Yazın sesleri yavaşça solacak. Sonbaharın adımlarını hissetmeyi hiç bu yaşıma kadar bu kadar çok istemedim! Tüm hücrelerimle istiyorum, sonbaharı. Yaşamayı, sevmeyi, hissetmeyi, sesimi duymayı.
Yazmayı. Gerçekten yazmayı. Bak, bu gerçek bir yazının ayak sürümesi gibi bir yazı. Sesi belli belirsiz ama hoş değil mi? Yazdığım bir şeyin sesini hissetmeyeli ne çok zaman olmuştu... Bu hissi özlemişim.
Belki de artık hiçbir zaman hissetmemeyi dilememeliyim. Bu, çok büyük bir acı. Bunu sevmedim. Sevmedim.
Ben keşfetmeyi severim. Benim ruhum bundan yapılmış. Bundan kaçamam. Çünkü insan nerede olursa olsun belki de bir noktadır ve nokta, kendinden uzaklaşamaz.
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)