Kahve Molası #4

 

''Oooooo erkencisiniz Rüya Hanım.''

''Geç geleceğimi haber vermiştim ya canım, sen yemeğini yemedin mi?'' Genç kadın sönen ışığa elini sallamaktan vazgeçip holden gelen ışığın eşliğinde yere saçılan eşyalarını toplamaya başladı. ''Çok değil birkaç dakika evvel kapıyı açsaydın ya...''

''Zaten sesine uyandım Rüya. Zile bassan daha az rahatsız edici olurdu vallahi.''

''Özür dilerim Aslı...'' Genç kadın, salonun kapısına yaslanmış uykulu gözlerle onu izleyen arkadaşına yavaşça sokuldu. ''Git elini yıka bari Rüya... aaaaa!'' Aslı genç kadının kollarından sıyrılarak salonun baş köşesinde uyuklayan kedisinin yanına kıvrıldı. Bezelyecik sarı beyaz tüylerini hafifçe kıprıştırarak holün karanlığında dikilen genç kadına göz attı. Sonra uyuklamaya geri döndü. ''En azından bugün yorulmuş,'' dedi genç kadın kediye işaret edip. Trençkotunu çıkarıp askıdaki paltonun yanına astı. Sonra da banyoda kayboldu. 

Günün en sevdiği anı ile en üşendiği zamanı aynı zaman dilimini kapsıyordu. Makyajını çıkarmak yüzüne rahatlık verdiği gibi gözünde büyüyor, büyüyor ve büyüyordu. Elimde olsa hiç makyaj bile yapmam diye düşündü avuç dolusu suyu yüzüne çarparken. Siyah kahve karışımı pamukları çöpe atıp banyodan çıktı. ''Çok yoruldum Aslı çok,'' dedi holden geçerken. 

''Hı-hı, ben de...'' Genç kadın kedisine sarılmış uyuklayan arkadaşının titreşen göz kapaklarına bakıp gülümsedi. ''Kalk yerine yat uykucu!'' Bacaklarına çarpan yastık, uyuyan arkadaşını hafifçe kıpraştırsa da pek de etkili olmamıştı. ''Hı-hı...'' diye mırıldandı Aslı bir kez daha. Genç kadın iç çekip odasından battaniye getirdi. Arkadaşının üstüne örttüğü battaniyenin ucundan çıkan Bezelyecik'in kuyruğu usulca sallandı. Kedisi de onun gibi, diye düşündü genç kadın yavaşça başını sallayarak. Sonra da odasına geçti.

Yatağının ayak ucuna başı gelecek şekilde uzandı ve oflayarak yanına telefonunu almadığını fark etti. Offf, diye düşündü çantasındaki telefonunu ararken, çanta çanta değil ki... Kulaklığım nerede benim! diye söylendi. En sonunda düğüm olmuş bir kulaklık ve yüzde yirmi beş şarjlı telefonuyla nihayet yatağındaydı. Az kalmış ama sadece on dakika bile olsa yeter, diye düşündü. Rastgele bir müzik açtı. Ne dinlediğine bile dikkat etmeden dinlemeye başladı. Kendi kendine şarkının sözlerini mırıldanırken, tavandaki boya izlerinde dolanan parmaklarıyla belli belirsiz bir şekil çizdi. Bu belirsiz şekle uzanmaya çalışırken gözlerini kapattı. Şarkıyı başa sardı, yeniden yeniden. Telefonunun şarjı olanca hızıyla azalırken, bu şarkıyı dinledi. 

Yatağındaki hareketlilikle gözlerini açtı. ''Şarjını hiç sonuna kadar kullanmazsın...'' dedi arkadaşı. Arkadaşının üzerindeki tişörte göz attı genç kadın. ''Benim tişörtüm mü o Aslı!''

''Kay bakalım...''

''Hem ince değil mi bu mevsim için? Hasta olursun vallahi...''

''Az evvel gözün görmüyordu tişört mişört hayırdır Rüyacığım? Kaayyyy!''

''Tamam bee!'' Genç kadın yavaşça yana kaydı, ''biraz daha Rüyaa!'' İkili tersten uzandıkları yatakta ayaklarını yatak başlığının ardındaki duvarda topladı. 

''Bu benim de en sevdiğim uzanma biçimi,'' dedi Aslı. Sonra da genç kadının karnına hafifçe dokundu ''gıdı gıdı...''

Genç kadın yavaşça gülümsedi. ''Eeee,'' dedi sonra yorgunlukla, ''düğün hazırlıkları nasıl gidiyor? Ev durumları falan...''

''Stresli! Hiç sevmem böyle şeyleri... de, yetişkin olmak böyle bir şeymiş pooofff!'' Genç kadın karnında topladığı ellerine baktı, sonra da kollarını tıpkı arkadaşı gibi başından geriye doğru özgürce uzattı. ''Aslı?'' dedi sonra.

''Efendim!?''

''Nasıl bir his...''

''Ne nasıl bir his? Emlakçılarla konuşmak mı? Ber-bat!''

''Hayır...'' dedi genç kadın. Dudak kenarları kıvrılmıştı, ''yani... Onunla bir hayat kuracak olmak. Aşık olduğun kişiyle? Onu bulmuş olmak... O olduğunu nasıl anladın?''

''Anlamadım.''

''Yani... aşık ol-''

''Onu anladım şapşik.'' Aslı başını yana döndürüp arkadaşının yorgun yüzüne göz attı. Yüzüne uzanan bir tutam saçı geriye okşadı, ''onu bulduğumu anlamadım.''

''Nasıl olur?'' dedi genç kadın şaşkınlıkla yan dönerek, ''siz ikiniz...''

''Onu gördüğümde...'' dedi Aslı, ''onunla evleneceğimizi anlamadım. Onu gördüğümde...''

''Ne hissetmiştin Aslı? Nasıl bir his... Aynı mı, hala aynı mı?''

Aslı yerinden doğrularak arkadaşının yatağa dağılan saçlarını parmağında döndürdü, ''tam olarak değil. Zamanla... nasıl desem... dönüştü.'' Genç kadının tüm ilgisi arkadaşındaydı. ''Onu ilk gördüğümde... kalbim yerinden çıkacak gibi atardı. Ama aynı zamanda, sakin bir his. Açıklaması zor,'' dedi Aslı hafifçe araladığı perdenin camındaki odanın geceyle karışan yansımasına bakarak, sonra perdeyi indirerek dikkatini genç kadına verdi, ''saf bir histi,'' dedi sonra, ''beni bazen korkuturdu. Ya o öyle hissetmiyorsa... hayır, aynı yoğunlukta hissetmiyorsa... diye kendi kendime kuruntu yapar korkardım.'' Genç kadın da doğrulmuştu. Dikkatini arkadaşına verdi. ''Sonra ne değişti Aslı?''

''Sonra...'' dedi Aslı, ''sorumluluklarımız arttı, ortak sorumluluklarımız oldu. Aramızdaki hisler, ilişkiye karıştı ve artık ortak bir şey oluşturmuştuk.''

''Hisler alışkanlığa mı dönüştü?''

''Belki de...'' dedi Aslı hala uykulu olan gözleriyle bakarak, ''ama bu, hislerimizi azaltmadı. Sadece, hayatımıza oturttuğumuz bir şeye dönüştü. Bunu sanırım böyle açıklayabilirim. Onunla ayrıyken... eksik hissetmiştim. Çünkü o, içimdeki saf hisse karşılık geliyordu. Onunla olan birlikteliğimiz,'' genç kadın, arkadaşını tüm dikkatiyle dinlerken Bezelyecik'in mırıltıları odayı doldurdu, ''gel anneciğim... İşte, bilmiyorum Rüya, başlangıçta her şeyi idealize ederiz. Ben öyle yapmışım... Hislerimi, hislerimi idealize ederek onu sevdim. Bu, hislerim gerçek değildi demek değildi tabii ki ama... onu gördüğümde bile içim aç-'' Aslı duraksadı, ''neyse, sonrasında izin verdim. Kendime izin verdim sanırım. İdealize edilmiş korunaklı hislerdense, bu hisleri sevdiğim kişiyle paylaşmaya izin verdim. Sanırım o da aynısını yaptı ve işte bugün... Emlakçılarla uğraşıyoruz! Ah...'' Aslı dramatik bir şekilde yatağa geri uzandı. ''Sende ne var ne yok,'' dedi düşünceli yüzüyle boşluğu izleyen arkadaşına, ''hu hu Rüyaa?'' 

''Efendim?'' genç kadın irkilmişti, ''ha şey... Ne olsun işte, yayınevi Harukami Bey falan filan.''

''Sahi, ne oldu görüşme ayarlayabildiniz mi?''

''Ayarladım,'' dedi genç kadın. Hala dalgındı.

''Ayarladım? Ve bana söylemedin Rüya!''

''Aman canım,'' dedi genç kadın biraz daha canlanarak, ''aynı evin içinde karşılaşamaz olduk Aslı... Söylerdim yoksa, niye saklayım?''

''Tamam iyi... İyi de, sen neden bu kadar heyecansızsın? Hem işi bağlamışsın, ki kendine çok yükleniyorsun o vasat yer için... Hem de bu kadar solgunsun. Başka bir şey var halinde, ne oldu anlat!''

''Yok bir şey...'' dedi genç kadın karnını ovalayarak. 

''Yemek yedin mi?''

''Evet yedim, sen?''

''Bu saate kalabilir miyim sence? Ohoooo... Şşşşş,'' dedi genç kadın oyuncu bir gülümsemeyle, ''Egelerle mi yemek yediniz?''

''Aslı...''

''Yoksa sadece Egeyle mi?''

''Aslı!''

''Tamam yaa... Hoş çocuk.''

''Aslı!''

''Tamam...'' Aslı hareketlenerek ayağa kalktı. ''Dur...'' dedi sonra genç kadın Aslı'nın koluna uzanarak. Sonra da pijamasını hafifçe kaldırarak göbeğindeki izleri gösterdi. ''Çok belli mi...'' dedi sonra sıkıntıyla. 

''Kendini daha ne kadar yoracaksın...''

''Çirkin değil mi?'' dedi genç kadın ağlamaklı.

Aslı arkadaşının tokasından kurtulmuş saçlarını elleriyle hafifçe geriye taradı. ''Sen gerçekten şapşiksin. Uyu artık...''

Aslı genç kadının saç başlangıcına öpücük kondurarak odadan çıktı. Çıkarken ışığı söndürdü, telefonunu şarja takmayı unutmamasını tembihledi ve hala arkadaşının ayak ucunda uzanan Bezelyecik için odanın kapısını aralık bıraktı.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Üç Kız Kardeş, Anton Çehov)


Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir?

 

Kediler gibi sevilmek nasıl bir histir bunu düşünüyorum.

Hayır.

Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir, bunun üzerine düşünüyorum.

Öncesinde şu yazımda ''kediler gibi sevmek'' kavramı ve aslında hali üzerinde yoğunlaşmıştım. Nedir bu kediler gibi sevmek... Kulağa şirin gelen bu ifadenin aslı nedir? Nedir nedir?

Her kedinin sevme biçimi farklıdır. Tekiri ayrı sever, sarmanı ayrı. Karası ayrı, beyazı ayrı, calicosu ayrı... Scottish'i başka biçimde, sfenksler bambaşka olmalı...

Kediler nasıl sever?

Kediler, kendilerine özgü ve kendi karakterlerinin doğasına uygun severler. Bu cepte. Kediler... seni severler, sana özel severler; bu da cepte.

Kediler gibi sevmek, köpekler gibi sevmekten farklıdır. Kediler özgün imzalarıyla severler. Lovebombing gibi sevmezler hayır. Bir anda şap diye sevmezler hayır. Kendilerini harap ederek de sevmezler hayır. Onlar kendilerini önceliklendirerek severler evet ama seni sevdikleri anda yanından ayrılmazlar. Sen iyi hisset diye sana parlak hediyeler ve zamanlarından verirler. Onlar kesinlikle cömerttirler. Sana ısındıklarında onlardan sıcakkanlısı olamaz. Seni ve aslında sana olan sevgilerini sahiplenirler. Köpekler gibi değildir onların sevgilerinin yoğunluğu, daha çerçevelidir ve bu nedenle ölçülü gibi görünür. Senin ne kadar sevildiğini anlaman için bu sevgiye gerçekten kıymet vermen ve bunu kedine göstermen gerekir. 

Kediler seni bazen tınlamıyor gibi görünebilirler ama seninle vakit geçirmeyi severler. Hatta onlara özel zaman ayırmazsan güvenleri bile zedelenebilir. Onlar meraklı hayvanlardır, ele avuca sığamazlar. Bundan olacak onların dünyaya olan sevgilerini anlayamayanlar onlara ''nankör'' bile demişlerdir. Onlar ne bilirler ki? Kediler yoğun sever, seni seçerlerse sevgilerine imzalarını bile atarlar. Kediler seni seçerek severler. Sana güvenerek, sana yanaşarak ve belki sığınarak, sokularak... Seni seçimle severler. Bu bakımdan onların sevgisi köpeklerinkinden farklıdır.

Peki... kediler gibi seven biri tarafından sevilen biri ne düşünür, ne hisseder? İşte iş bu noktaya gelince tıkanıyorum. Bunu bir kediye sorsaydık acaba bize ne derdi?

''Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sevenlerin sevgisini nasıl görüyorsunuz?''

miyaaaoovvvvv.

''Ah olmadı tabii... Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sizin gibi seven birisiyle karşılaşsanız... bu sevgi hakkında ne düşünürsünüz?''

mıırr meoooovvvv.

''Evet haklısınız.''

Sanırım kediler sadece sevmek ve sevilmekle ilgileniyorlar. Ötesini berisini karıştırmıyorlar. Onlar bu dünyaya gönderilmiş bilgeler.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bir Kediyi Terk Etmek - Babam Hakkında, Haruki Murakami)


Tarot Kartları #6: Büyücü (The Magician).

sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

Aslında tarot serimi yayından kaldırma kararı almıştım ancak bu karar iç dünyamda fazlasıyla sallantıdaydı. Bir yazım veya yazı dizim içimde tam olarak oturmadığında, yani o yazıdan veya seriden en başta yazmaya başlarken hissettiğim dersi alamadığımda, o yazılarımı yeniden yayınlamak zorunda hissediyorum (nedeni huzursuzluk). Çünkü yeniden yayınlamadığımda bu sefer çok benzer başka bir seri veya yazıyla o alamadığım farkındalık yeniden karşıma dikiliyor. 

Her neyse.

Tarot serimizde artık büyük arkana kartlarımız üzerinde düşünmeye de başladık. Şunun uyarısını da kalın kalın alt yazı olarak geçeyim: Tarotu fal gibi bakanlar olsa da (evet var ve evet rağbet de var), tarot aslında bir enerji okumasıdır (enerji nedir açıklamıştık: kişinin kendi varlığındaki kalp zihin beden uyumu yani duygu düşünce eylem birliği, yani odak). Bu bakımdan tarot aslında kişinin kendi iç dünyasını anlama, algılama, dönüştürmesindeki yolculuğunda bir çeşit farkındalık oluşturucu başvuru kaynağı olabilir. Zaten tarot dediğimiz olay tamamen 0. kart ile başlayan Joker'imizin (bu kartı da şurada açıklamıştım) bir delilik yaparak kahramanın yolculuğuna çıkmasıdır.

Bin kere her yazımda tekrar ediyorum ama her yazımı herkes okumayabilir. Yeri gelmişken de söylüyoruz... (şurada tarot nedir genel bir giriş yazmıştım). Büyük arkana kartları kadersel olayları, büyük farkındalıkları, sansasyonları anlatır. Öyle hazmetmesi de kolay değildir bu nedenle. Çünkü büyük arkana kartları kişiye farkındalık kazandırır. O farkındalığı kazanmazsan aynı döngüde döner durursun. La vie est un voyage buttttt kendi etrafında dönüp durduğun. Amanin neyse. 

Küçük arkana grubu dediğimiz kartlar ise, bu büyük arkana kartlarını besleyen dışsal etkilerdir. Daha insanların eylemleriyle gelişen gündelik olayları simgeler. Anlık tepkiler, fırsatlar, gelip geçen ama yine de kişi üzerinde etkisi olan olayları bu küçük arkana grubu anlatır. Onları zaten yavaş yavaş anlatıyorum (bakınız: Aslar ve İkililer - devamı gelecek, 10'lulara ve saraylılara kadar yolu var). 

Bu uzun girizgahtan sonra nihayet bugünün konusu olan Büyücü (The Magician) kartımız üzerinde düşünmeye ve onun hikayesini sorgulamaya başlayalım. Dıdı dıdıııımmmm.

Büyücü büyük arkana serisi kartları içinde 1 numaralı (numarası önemli) kart olan ikinci büyük arkana kartımızdır. Yani bu demek oluyor ki, büyücü, kahramanın yolculuğuna başlayan Joker'imizin vardığı ilk duraktır. Tarotta numaralandırma önemlidir. Joker (Deli) yazımda kartın 0 numaralı olması üzerinde durmuştum. Çünkü 0 aslında hiçbir şeyin olmadığı ve bu nedenle her şeyin var olabileceği yaratım noktasıdır. Bir bebek her şey olabilir, yolun başındaki bir hayat her yöne akabilir. Şimdi 1 numaralı Büyücü kartımızın sahnesinde ise bizleri 4 elemente (ateş, hava, su, toprak) hükmetme yeteneğine sahip bir büyücü karşılıyor.

Her zamanki gibi semboller üzerinden gideceğiz. Klasik tarot destemize baktığımızda kartta karşımıza elindeki değneği havaya kaldırmış bir figür çıkıyor. Bu figürün antin kuntin işlerle uğraştığı ve yabana atılmayacak bir güce sahip olduğu duruşundan kıyafetine, bakışlarından önündeki malzemelere kadar her açıdan kendini onu izleyen bizlere belli ediyor. Büyücünün elindeki değnek, artık bildiğiniz üzere, ateş elementini yani istek, merak, itki, başlangıç enerjisini simgeliyor. Çünkü bir şeyi var edebilmemiz için önce içimizde o şeye yönelik bir itki, yani istek duymalıyız. 

Karakterin önündeki masada ise; 

1. bir değnek (ateş elementini simgeler ve istek, hedef, heyecan, tutku ile ilişkilendirilir),

2. bir kılıç (hava elementini simgeler ve düşünceler ile ilişkilendirilir),

3. bir kupa (su elementini simgeler ve duygularla ilişkilendirilir), 

4. bir tılsım\ akçe\ para (toprak elementini simgeler ve somut\ maddi\ elle tutulur dünya ile ilişkilendirilir)

yer almakta. Büyücü, adı üzerinde, maddenin dört haline hükmedebilen bir figürdür. 

Büyücü yoktan var edemez. Çünkü zaten her şey çoktan var edildi. Kartımızın numarası olan 1, bu bakımdan oldukça manidar. 1 numaralojik olarak başlangıçları, bağımsızlık ve kendi yolunu çizmeyi, liderliği ve inisiyatif almayı, kendi potansiyelini gerçekleştirme adımını simgeler. Yani büyücü aslında var olan maddeleri eğip bükerek yeni maddeler oluşturuyor.

Örneğin; elindeki değneği (istek\ hedef\ tutku\ heyecan\ oturmaya mı geldik dünyaya coşkusu) havaya kaldırarak düşüncelerini (kılıçlar) hedefi doğrultusunda işleyerek, duygularının (kupalar) akışını yönlendirerek, somut dünyasını (tılsımlar) şekillendiriyor. Bir okulu kazanmak isteyen kişinin bunun için yeterli düzeyde ve ''ilgili alanda'' ders çalışması, bir iş pozisyonunu isteyen kişinin ''ilgili alana'' başvuru yapması, x kilosunda olmak veya x fiziğinde görünmek isteyen birinin diyet ve spor yapması gibi gibi bir sürü örnekle bu sembollerin diliyle anlattığımız hikayeyi ''gerçek'' dünyamıza uyarlayabiliriz.

Büyücünün başının üzerindeki sonsuzluk sembolü kahramanımızın uğrayacağı sonraki duraklar olan bazı kartlarda daha karşımıza çıkacak (örneğin Güç kartı). Bu sembol aslında büyücünün içsel gücünü simgeliyor. Dirayetini, kararlılığını. Ayrıca bu sembol sonsuz potansiyel enerjiyi (çünkü büyücünün ''gücü'' kendi öz varlığından akıyor), zihin ruh dengesini (sonsuz gücün dualite evrenindeki yansıması, yani ruhsal alem ile dünya düzlemi arasındaki dengeyi), karma ve enerji döngüsünü (deneyimler aynı zamanda karma oluşturur veya karmaları çözer) simgeler.

Büyücünün çevresindeki çiçekler ise (lale ve gül), onun arzularını ve saf enerjisini ifade eder. 

Figürün beden dili de yaratım enerjisini simgeleyen önemli bir semboldür. Figürün bir elinde değneği havadadır ve gökyüzüne dönüktür (ruhsallığa gönderme), diğer eli ise aşağı dönüktür (maddi dünya). Figür içsel potansiyelini maddi düzleme yansıtır. Herkesin evrensel düzlemde bir potansiyeli vardır. Bazılarımız bu potansiyeli doğru kullanır, bazılarımız yanlış kullanır, bazılarımız kullanmaz. Hepsi bir seçimdir. Kullanılmayan enerji kişide ağırlık yapar (gerçi bazı insanlar bunu önemsemez neyse). Yanlış kullanılan enerji karma yaratır. Doğru kullanılan enerji hem kişiye, hem çevresine, hem de belki de büyük veya küçük ölçekli olarak dünyaya olumlu etki eder (bir hayvanı beslemek de buna örnektir).

Figürün giysilerinin renkleri de semboliktir. Beyaz saflığı, kırmızı coşkuyu simgeler. Saflık aslında zihnin karmaşalardan arındığı ve tüm odaklanmaların ötesinde var olduğu evredir. Bir şeyin takıntı yapılamadığı evre. Kırmızı ise bir hedefe yönelik itki oluşturmak için gerekli olan coşkudur, istektir; yani eylem enerjisini oluşturacak potansiyel enerjidir. (Enerji nedir demiştik; yönlendirilmiş potansiyel, akış).

Arka planın tek renk olması ise odaklanmış zihni simgeler. Hedef belirlendiğinde ona kitleniriz. Kafamızda bin renk dönerse enerjimiz bölünür. Sarı rengin de bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyorum. Sarı yaratıcılık ile ilişkilendirilebilir. Nitekim kartı detaylı incelersek sarı tonunun figürün çevresinde açık bir tondayken, kartın etrafına doğru yayıldığında koyulaştığını görürüz. Yani yaratım enerjisi (bir şeyi oluşturma potansiyeli) figürden çıkıp (açık renk: saf ton) dış dünyaya yayılıyor (gittikçe koyulaşıyor: dış etkenler). Ayrıca zaten sarı renk çakra sisteminde 3. çakramız olan solar pleksus (manipura) çakrası ile ilişkilidir. Bu çakra, gücünü kabul anlamına gelir. Özgüven, irade, kararlılık vb gibi özellikler bu çakra ile ilişkilendirilir. Büyücüden çıkan sarı saf tonun kartın uçlarına doğru yani mekanda yayılımıyla koyulaşıp turuncumsu etki bırakması da 2. çakramız olan sakral çakranın etkisine gönderme olabilir (fikir yürütüyorum). Sakral çakra da yaratıcılık ile ilişkilendirilen bir çakradır. Bu sarıdan turuncuya kayan renk geçişi, kişinin gücünü kabulle başlayan sürecin bir durumu somutlaştırmasına (yaratıcı faaliyetler) örnek olarak gösterilebilir.

Manga tarot destesini incelediğimiz de ise (elimde bulunan farklı bir desteden fikir olması için örnek veriyorum sadece), yine bir figürün dört elementi eğip büktüğünü görürüz. Bu karttaki çizim biz izleyicilerde hareket hissi oluşturur. Figürün ellerinin hareketi, dört elementi de iki elinde taşıması ve çevresindeki ateş, hava, su, toprak hareketliliği, adeta kartın da hareket ettiği hissini verir. Zaten Büyücü kartı da aktif enerjiyi simgeleyen bir karttır. Ayrıca karttaki figürün çevresindeki yıldızlar da saf potansiyeli gösterir (yıldız kartında ayrıca anlatacağız, yazarsam).

Kartın sembolik dilini okuyup öyküsü hakkında fikir sahibi olduğumuza göre şimdi de gelelim bir tarot açılımında temsil edebileceği olası anlamına.

Kart bir durumun ya sizin aktif enerjinizle, ya da sistemsel olarak gerçekleşme evresinde olduğunu, bu durumun zihin dünyanızdan çıkıp maddi somut dünyada tezahür etmesinin yani görünür olmasının ve onu bedensel olarak deneyimlemenizin yakın olduğunu anlatabilir. Eğer bu kart bir durumun gerçekleşme zamanını anlatıyorsa, o durumun çok yakında gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Ayrıca bu kart kendi bireysel yaşamınıza dair bir tarot okumasında çıktıysa, zaman olarak bir şeyi başlatmak için ideal süreçte olduğunuzu, enerjinizi isteğinize yönelttiğinizde, yani bir iş için emek vermeye başladığınızda (örneğin kilo vermek, dil öğrenmek, işe başlamak), adım attığınızda, o adımın olumlu bir sonuca gitme potansiyelinde olduğunu anlayabiliriz. Çünkü büyücü, yukarıda anlattık, kişinin aktif enerjide olduğunu anlatan bir kart.

Eğer ki büyücü başka bir kişinin size karşı olan enerjisine yönelik bir tarot okumasında çıkmışsa, dikkatli olun. Çünkü büyücü figürü ağzı iyi laf yapan, elementleri bükebildiği gibi kelimeleri de eğip bükebilen, iletişimi kuvvetli, aurası güçlü, etkileyici birini simgeler. Büyücü tuttuğunu koparma potansiyelinde, ikna edici bir kişi tiplemesini ifade ettiği gibi, iyi bir manipülasyoncuyu da simgeleyebilir. Bu kart okumanızda çıktığında (tarota sorduğunuz soru ve kartın açılımdaki konumu önemlidir) aslında bir durumdan veya kişiden çok etkilenme potansiyelinde olduğunuzu da anlayabiliriz. Ancak dediğim gibi tarota sorulan soru önemlidir. Örneğin: X kişisi yapması gerekenleri yapacak mı? dersek, çıkan diğer kartlar da olumluysa, evet elini taşın altına koyacak denilebilir. Ama, kart diziliminde bu kartın çevresinde uğursuz kartlar varsa dikkat edin kandırılmayın derim.

Kart çıktığında dikkat edilmesi gerekenler; potansiyelinizi uygun kaynağa, uygun oranda yöneltmelisiniz. Yani enerjinizi boş işlere mi akıtıyorsunuz (uzmanlık alanımdır şşşş), yoksa hedefinize dönük mü hareket ediyorsunuz onu iyi tespit etmelisiniz. Bir insana bile olsa boşa enerji mi akıtıyorsunuz, kendinizi bir sorgulayın derim der bu kart. Çünkü aslında bu kart, konsantrasyonu da simgeler. Büyücü gücünü bir duruma odaklayarak yeni bir süreci oluşturur.

Büyücü kartı bir açılımda çıktığında çok çok çok yakın vadede hayatınızda kah sizin çabanızla, kah dışsal bir etkiyle hareketlilik olacağını anlayabilirsiniz. Ancak burada önemli olan nokta bu değildir; önemli olan nokta şudur: İç dünyanızda ne var? Çünkü dış dünyanız aslında iç dünyanızın odaklandığı şeyi size verir. Bu iyi bir şey de olabilir, kötü de. Ayrıca bu kart ikizler burcuyla da ilişkilendirilir. İkizler burcunun iletişim, zeka, yaratıcılık, çok yönlülük, hop orda hop burda enerjisi bu karta uygundur.

Bu kart iyi karar ver, der. İşte büyücü böyle bir karttır. Joker'e gücünü iyi kullan koçum, öğüdünü veren bir ilk sahnedir.

Ayrıca üzerinde durmaya değer bir diğer konu olarak da, eğer ki tarot bakıyorsanız ve sizi takip eden bir ''stalker'' kartınız varsa; bu kart size bir mesaj vermek istiyor olabilir. Bu mesaj daima tekrar eden, karşınıza çıkan, deste altından\ içinden olsun, normal kişisel (kendinize) bakımlarınızda olsun, size gülümseyen o kart özelinde değerlendirilmelidir ve aslında kart size benim anlamımı dikkate al diyor olabilir veya bir konuda sizi uyarıyor ya da harekete geçirmek istiyor olabilir. Örneğin stalker kartınız Büyücü ise bu noktada aslında kartın anlamından yola çıkıp düşünmekte fayda var. Potansiyelinizi iyi ve dikkatli kullanmanız konusunda uyarıcı olabilir. Ya da dümdüz, ''potansiyelini kullannn!'' da diyor olabilir. Bir de kartın anlamında bu yok, ama bu benim kendi düşüncem daha doğrusu hissiyatım, bu kart sizi takip eden, size kendini göstermek isteyen bir kartsa eğer; siz çok dış dünyaya ve diğerlerinin yaşamına odaklanmış, kendi enerjinizi dağıtmış olabilirsiniz. Kendinizi başkasıyla kıyas etmek bile bu kapsama girebilir (ki girer). Bu kart, kendine dön der. Başkasının yaşamı, onun potansiyeliyle ilişkili; sen kendi potansiyeline odaklan.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Kahve Molası #3

 

Sokak lambalarının turuncu ışığına rağmen dolunay olanca parlaklığıyla gökyüzünde asılıydı. Genç kadın, genç adamın geceden ayrışan parlak gözlerini bir süre izledikten sonra dikkatini yeniden dolunaya verdi. Trençkotuna daha sıkı sarılmıştı şimdi.

''Üşüdün mü?'' dedi genç adam. Onun üzerinde kazağından başka bir şey yoktu. Yine de her zamanki gibi dimdik duruyor, hiçbir üşüme belirtisi göstermiyordu. Genç kadın sıktığı kollarını gevşetti, ''biraz,'' dedi sonra da.

''Eğer vaktin varsa...''

Genç kadın kol saatine bakarak otobüs saatlerini anımsamaya çalıştı. Genç kadının duraklayışı genç adamın gerginliğini artırmıştı. ''Gerçekten üzgünüm Rüya...''

''Sadece eve dönebilecek miyim onu düşünüyordum,'' genç kadın yorgun bir tebessümle genç adama bakarak, ''ama çok açım beyefendi! Bu halde yol tepip bir de üstüne yemek hazırlamak yorucu olur. Yani evet, şanslısınız... vaktim var!''

Genç adamın gözlerindeki parıltı yüzünü yeniden canlandırmıştı. ''Ah çok haklısınız...'' İkili yol boyunca geri yürürlerken genç adam dramatik bir tavırla üzüntüsünü ifade ediyor ve kafenin müşterilerine hazırlamadığı özel menüsünü genç kadına sıralıyordu.

İkili kafeye girdikten sonra genç adam ilk iş olarak kombinin derecesini arttırdı. ''Birazdan daha iyi olur,'' dedi sonra mutfağın kapısına yaslanmış onu izleyen genç kadına. ''İstersen,'' genç adam duraksamıştı, ''istersen yemeği birlikte yapabiliriz.''

''Bu konuda pek de becerikli olduğumu söyleyemem...'' Genç kadın gergince dudak kenarını ısırarak omuz silkti, ''ama sana yardımcı olabilirim. Evet, aşçı yamaklığında iyi olabilirim.''

''Güzel! O halde ne yapıyoruz?'' Genç adam genç kadının önlüğünü belinin çevresinden dolayarak arkasında bağladı.

''Menemen!''

Menemen konusunda oldukça hassas olan genç adam, menemenin soğansız olduğunu iddia eden genç kadına şok olmuş bir şekilde bakıyor ve genç kadının tüm argümanlarını kesinkes reddediyordu. ''Menemen yapmak incelik ister Rüyacığım, tek bir malzeme, tek bir adım, tek bir bekleyiş... eksik olursa, bütün dengesi bozulur. Bu... 1000 parçalık bir puzzle'ı büyük bir emek ve sabırla yapıp bitirmek üzereyken 999. parçada son parçanın kayıp olduğunu fark etmek gibi bir şeydir. Yani, sonuç büyük bir hayal kırıklığı olabilir!'' Genç adam kavrulan biberlerin dumanında parlayan kahve-yeşil gözlerini genç kadına çevirip yalandan çattığı kaşlarını yumuşattı, ''Bu nedenle de, Rüyacığım, çok dikkatli olmalısın. Hiçbir malzemeyi eksik bırakmamak, doğru zamanda eklemek önemlidir. Sen bir de tutmuş,'' genç adam genç kadının doğradığı malzemeleri tavaya ekliyordu, ''soğansız yapalım diyorsun! Assslaaa kabul edilemez. Menemenin özlük haklarına aykırı!''

Genç kadın genç adamın savunmasının karşısında çoktan pes etmiş ve içinde tuttuğu tüm sıvıyı bir anda sisteminden atarcasına dolu dolu gözlerle soğanları doğruyordu.

''Ah Rüya... Geç bakalım tavanın başına, seni acemi aşçı!''

''O kadar da kötü doğramadım Cenker abartma.'' Genç kadının genizden gelen sesi, gözünden akan yaşları destekler gibiydi.

''Hem bak...'' dedi genç adam genç kadının elindeki bıçağı alırken, ''soğan doğramak bir çeşit terapidir.'' Şimdi genç adamın gözleri de dolmuştu. ''Akmalarına izin verirsin.'' Genç adamın dolmuş gözleri, genç kadının yüzünü yumuşattı. ''Soğandan oldu,'' genç kadın bir yandan kazağının koluyla gözlerini silerken diğer yandan ellerini yıkıyordu, ''gerçekten.''

''Evet anlıyorum.'' Genç adamın da gözleri hafifçe kızarıktı. ''Aslında soğandan etkilenmemek için de yöntemler var ama ne gerek var...'' Sonra da soğanları tavaya atıp pembeleşinceye kadar kavurdu.

Genç adamın ocak başındaki ne yaptığını bilen tavrı genç kadının ilgisini çekmişti. Hem ne yaptığını biliyor, hem de hızlı diye düşündü genç kadın. ''İstersen,'' dedi genç adam, ''yanına başka bir şey daha yapabiliriz. Mesela...''

''Yok hayır menemen yeterli. Zaten kurt gibi açım!''

''İnanır mısın ben de...'' Genç adam kırdığı yumurtaları hafifçe dağıtarak genç kadına döndü. ''Birazdan hazır olur, sen içeri geç otur istersen. Ben birazdan gelirim.''

''Sofrayı bari ben kurayım. Kendimi çok beceriksiz hissettim...''

''Olur, kurun bakalım hanımefendi. İşte!'' Genç adam genç kadına ekmek sepetini uzattı. Sonra da ocağı kapattı ve tabakları çıkardı. 

İkili gerçekten acıkmıştı. Menemeni eşit bir şekilde, ki aslında genç adam genç kadına çaktırmadan onun payını daha fazla koymuştu, tabaklara bölüştürmüş ve hepsini son lokmasına dek keyif veren bir iştahla yemişlerdi.

''Bu,'' dedi genç kadın son lokmasını ağzına götürürken, ''hayatımda yediğim en güzel menemen! Ciddiyim Cenker, gerçekten abartmıyorum. Çok güzeldi ellerine sağlık.''

''Sana söylemiştim, menemen yapmak ciddi bir iştir Rüya Hanım.''

''Ah... Artık biri 'menemen soğansız olur' derse, ben de menemenin haklarını savunacak ve soğansızlığa şiddetle karşı çıkacağım!''

İkili yemek boyunca yalnızca yemekleriyle, menemenin püf noktalarıyla ve birbirlerinin gözleriyle ilgilenmişlerdi. Tabakları toplayan ikili, bulaşıkları kimin yıkayacağı konusunda da tartışmaya girişti. ''Bulaşıkları bari ben yıkayım Cenker,'' diyordu genç kadın kendi tabağını genç adama uzatmayı reddederek. ''Burası benim mutfağım Rüya Hanım, iki kap bulaşığı da misafirime yıkatamam ya canım... Hem, bulaşık makinesine dizerim şimdi, sonra hepsini birlikte...'' 

''Olmaz Cenker, bulaşığımı da bırakıp gidemem artık...''

''Ah Rüya... Tamam gel yıkayalım birlikte.''

Genç adam bulaşıkları deterjanla yıkarken, genç kadın onları duruluyordu. İkilinin birbirlerine yaklaşıp uzaklaşan elleri, doğal bir uyumla hareket ediyor gibiydi. ''Şimdi mutlu musunuz Rüya Hanım,'' dedi genç adam sesindeki yumuşak ama alaycı tonla. Genç kadın, genç adamın parfüm, kahve, yağ ve biraz da soğanla karışmış kokusuyla düşüncelere dalmıştı. Genç adam, genç kadının omzuna koluyla hafifçe dokundu. ''Ne, evet... Yani, ah evet, hem de çok! Çok mutluyum beyefendi. En azından sadece bomboş oturmamış olarak gideceğim.''

''Yemek yedik ya Rüyacığım. Yemek yemek ciddi bir iştir...''

Genç kadın gülmeye başladı.

''Ne? Ben ciddiyim Rüya... Bana inanmıyor musun? Yemek yemek sahiden...'' Genç adamın bakışlarındaki oyuncu parıltılar şimdi dudaklarındaydı. İkili ellerini kurulayarak birbirlerine baktı. Ne garip, diye düşündü genç kadın, şimdi de kahverengisi baskın gibi görünüyor. Kafenin girişine doğru ilerleyen ikili, zamanı durdurmak istercesine yavaş hareket ediyor, bakışlarıyla sessizliği dolduruyordu.

''İstersen,'' dedi genç adam, genç kadın parlak gözlerle gelecek teklifi bekliyordu, ''istersen teras katına çıkıp gökyüzünü izleyebiliriz biraz. Yani... Ecem de gökyüzünü izlemeyi severdi...'' Batırmaya başlayacağını anlayan genç adam kısacık duraksadı, ''orada bir köşe var oturacak, battaniye de alırız, üşümeyiz...''

''Olur,'' diye yanıtladı genç kadın. Genç adamın duraksamasının ardından gelen bu hızlı yanıt, havadaki mahcup gerginliği arttırıp azaltmak arasında kararsız kalmıştı.

İkili bunu umursamadı. Yukarı çıktılar, terasta gerçekten de güzel bir köşe vardı. Genç kadın battaniyeye sarılarak salıncağa yerleşti. ''Ne güzel,'' dedi sonra elleri cebinde ayakta duran genç adama bakıp ''salıncak olduğunu söylememiştin... Buraya gelsene Cenker! Otur...'' Yanına yavaşça oturan genç adama battaniyenin bir ucunu uzatan genç kadın başını göğe çevirdi. ''Ne güzel...'' dedi sonra bir kez daha. ''Yıldızları izlemeyi özlemişim... Biriyle birlikte.''

Genç adam salıncağı ayağıyla hafif hafif sallarken, genç kadın ayaklarını yan tarafına bükmüş oturuyordu. Battaniyenin altında ikilinin omuzları iç içeydi.

''Ben de,'' dedi genç adam. ''Aslında, yıldızları izlemeyeli ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum bile. Bir noktada bırakmış olmalıyım.''

Genç kadın genç adamın ne demek istediğini anlamıştı. ''Ben de,'' dedi sonra, ''ama benim bırakmamın üstünden neyse ki uzun zaman geçmemişti. Sayende,'' dedi sonra bakışlarını genç adamın gecenin içine çizilmiş gibi duran profilinde gezdirip ''arayı fazla açmadan yakaladım.''

Genç adam, salıncağı usul usul sallamaya devam etti. ''Kahvemi deneyemedin...'' dedi sonra buruk bir sesle. 

''Ne yapalım? Artık kafeye geldiğimdeki ilk siparişim senin özel tarifin olur.''

''Hayır olmaz,'' dedi genç adam başını hafifçe yana eğerek. Bakışlarının tonu daha keskin olduğundan mı acaba gözleri farklı, diye düşündü genç kadın, ''yoksa kahveni deneme hakkımı kayıp mı ettim, ah...'' dedi sonra da.

''Sen onaylamadan menüye o kahveyi ekleyemem. Hem...''

Genç kadının içindeki bir nokta irkilmişti. Memnuniyet ile tedirginlik nasıl iç içe olabilir diye düşündü. ''Hem?''

''Hala üzerinde çalışıyorum. Senin fikrine de ihtiyacım var.''

''Rafine bir damak tadım olmadığını bilmelisin. Yine de tamam! Seve seve fikir veririm.''

İlerleyen zaman havayı gittikçe soğuttu ancak ikilinin iç içe sıcaklığı onlara biraz daha bir arada olma hakkını tanıdı.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(İnsanlar, Matt Haig)


Kahve Molası #2

 

Genç kadın sabahtan beri hiç ara vermeden çalışmıştı. Gelen mailleri yanıtlamış, bir aydır gönderilmeyi bekleyen taslakları düzenlemiş ve yayınevine yeni gönderilen baskıları kontrol etmişti. Altı aydır bir türlü görüşme ayarlayamadıkları Japon yazarın asistanı ile randevu bile oluşturmuştu. Ah, dedi saate kısa bir bakış atarak, neyse ki yetiştirdim. 

''Oooooo bu ne hız böyle...'' Masa başında beliren ofis arkadaşı, yerinde kıpır kıpır olan genç kadını izliyordu. ''Sabahtan beri arı gibi durmadın. Üç aylık işi bitirdin vallahi.''

''Abartma Ege. Yani evet... bugün biraz ilerledim diyebilirim.''

''Biraz mı? Neyse, en azından öğle arasında biraz daha çalışacağım diye bizi ekmeyeceksin.''

''Ah... geçen gün kızlara sözüm vardı biliyorsun.''

''Evet biliyorum hanımefendi. Bugün iş çıkışında toplanıyoruz. Bizimle gelsene. Bak öğle aranı sana bırakıyoruz. Hem, şu Japon yazar ile röportaja dair de konuşabiliriz. Sahi, nasıl görüşme ayarlayacağız acaba? Zoom'u geçtim, mail yoluyla bile olsa bize dönüş sağlar mı ki? Adamın asistanı bile kaprisli!''

''Şey... Ben aslında bir görüşme ayarladım.''

''Ne!? Nasıl olur... Şaka!''

''Hayır ciddiyim. Gerçekten de görüşme ayarladım. Ah...'' Genç kadın 12'yi birkaç dakika geçen saatine göz attı, ''sonra detayları anlatırım Ege. Benim şimdi...''

''Sen ciddi misin gerçekten... Yani Muraki Harukami'yle görüşme mi ayarladım dedin! Bu... bu büyük bir olay farkında mısın? Kitaplarının yayın haklarını almak bile...''

''Tamam Egeciğim... Sonra konuşalım. Benim gerçekten gitmem gerek!''

''Bir dakika... R-''

Genç kadın kendini yaka paça ofisten dışarı zor atmıştı. Başka kimseye yakalanmadan dışarı çıkabildiği için derin bir nefes aldı. Şükürler olsun... Kol saatine göz attı, henüz on ikiyi on geçiyordu. Tüh, diye düşündü genç kadın, oysa daha erken çıkmak için ne çok acele etmiştim...

Sabah durmadan yağan yağmur yerini güneşe bırakmıştı. Güneş, baharın kapıda olduğunu gösterircesine yeşermeyi bekleyen ağaç dallarına vuruyordu. Genç kadın trençkotunun kolunu kıvırarak marteniçkasının ucunu ortaladı. Çiçekten bir nazar boncuğu... Bu baharda hayatının çiçeklerle dolacağını hissediyordu.

Adımlarını hızlandırdı. Bugün ne içsem diye düşünürken yanıt hafifçe guruldayan midesinden geldi. Acaba menülerinde yemek var mıydı... Of, hatırlamıyorum. Başka bir yere mi gitsem? diye düşündü adımlarını yavaşlatarak. Hem oraya dün de gitmiştim, ondan önce de, ondan önce... 

Her gün gitmem tuhaf kaçar mı ki... Aman canım, zaten pek müşterileri de yok. Sahi... neden öyle hoş bir yerin müşterisi yok ki? Yok yok bugün artık gitmeyim. Hatta birkaç gün, belki hafta... oraya gitmesem ve kendimi unuttursam daha iyi olabilir. Evet evet öyle yapayım. Saat on ikiyi çeyrek geçiyor. Offff... zaman neden bu kadar hızlı! Tamam. Hayır, gitmiyorum. Yok canım neden gitmiyormuşum... Gidemem, yanlış anlaşılır. Neden?.. Kim yanlış... Hayır gitmeyeceğim!

Genç kadın olduğu yerde aniden durdu. Kararsızlık, midesinde kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. En iyisi gitmeyim, diye mırıldandı kendi kendine.

Uzaklardan onu izleyen bir çift göz hareketlendi. ''Ah, bir süredir ortalarda yoktun,'' dedi genç kadın önünde duran alacalı kediye. ''Bugün yanımda sana verebileceğim yemek yok üzgünüm.'' Elini guruldayan karnına götürdü. ''İstersen... buralarda market de yok ki...'' Alacalı kedi hafifçe mırlayarak genç kadına uzandı. Genç kadın kedinin avuçlarının içine yerleşen yüzünü, boynunu ve sırtını okşadı. ''Ne tatlısın böyle...'' dedi sevecenlikle. ''Bir adın var mı? Ya bir evin...''

Kedi, genç kadının elinin etrafında dönerek birkaç adım ilerledi. ''Hemen mi gidiyorsun?'' dedi genç kadın dudak bükerek. Mırlayan kedi arkasına kısa bir bakış atarak kaldırım boyunca ilerledi. Yerinde duran genç kadın kedinin ilerleyişini izliyordu. Omzunun üzerinden parlak gözleriyle genç kadına bir bakış daha atan kedi bir kez daha mırladı.

''Beni mi çağırıyorsun, bir şey mi göstereceksin?'' dedi genç kadın çömeldiği yerden doğrularak. Arkalarında kalan cadde bile sessizdi. ''Seni burada bırakmak istemiyorum kedicik. Bana ne söyleyeceksin? Doğrusu bunu da merak ediyorum...'' Kedi, genç kadına son bir bakış atıp az ilerideki kafenin kedi girişinde kayboldu. ''Sen onun kedisi misin...'' diye fısıldadı genç kadın. Saatine göz attı 12:25. Hala vakit var, diye düşündü.

Adımlarını hızlandırarak kafeye girdi. Bu sefer kafe çok daha doluydu. Bu durum genç kadını hem şaşırtmış, hem de yüzüne bir gülümseme kondurmuştu. Sanki canlanmış gibi, diye düşündü. Kafe boşken de güzeldi ancak bu, solgun bir güzellikti. Şimdi insanların konuşmaları ve kahve kokusuyla hareketlenen bu kafe, adeta nefes alıp veriyor gibiydi. Duvarlardaki figürler bile hareket ediyor sanki, diye düşündü genç kadın bakışlarını mekanda gezdirerek.

''Buyurun nasıl yardımcı olabilirim?'' Tezgahın arkasından gelen ses, yeşil gözlü güzel kıza aitti. ''Merhaba,'' dedi genç kadın açıkça bocalayarak. O nerede, diye düşündü.

''İsterseniz boş bir yere geçebilirsiniz. Menünüzü hemen getiriyorum.''

''Tamam teşekkürler...'' Genç kadın hafifçe gülümsese de, yüzü allak bullak olmuştu. Ama o hep tek olurdu, diye düşündü. Bakışlarını dolu kafede gezdirdi. Cam kenarı da dolu... diye iç geçirdi. Duvar kenarındaki tek boş masaya yerleşti. Gelmemeliydim işte... diye düşündü hayal kırıklığıyla. ''Buyurun menünüz...'' Genç kadın kafasını kaldırdığında ona gülümseyen iki renk gözle karşılaştı. ''Buradaymışsın...'' dedi ışıldayan sesine engel olamadan. ''Yani şey...'' dedi sonra hafifçe boğazını temizleyerek, ''seni göremeyince...''

''Bugün biraz yoğunuz. Neyse ki...'' dedi genç adam servis yapan güzel kıza göz atarak, ''artık yalnız olmayacağım.''

''Ah... evet,'' dedi genç kadın düşen yüzüyle. Yüzündeki parlaklık bir anda bin parçaya ayrılmıştı. ''Ben o zaman,'' dedi sonra ciddi bir sesle, ''ben o zaman...''

''Havuçlu tarçınlı keki önerebilirim. Bugün yeni çıktı. Ecem'in özel tarifiyle.''

''Yaaa,'' dedi genç kadın isminin Ecem olduğunu öğrendiği güzel kıza bakarak, ''ben aslında bugün biraz açım. Tuzlu bir şey yesem daha iyi olabilir.''

''O zaman...'' dedi genç adam bakışlarını genç kadından ayırmadan, ''mini ıspanaklı böreğimiz, mantarlı kişimiz veya... turtalarımız ve tartlarımızdan da, tuzlu istediğine göre... patatesli ve kıymalı turtamız ile sebzeli tartımız bulunuyor. Bence tatlı olanları da çok güzel ama tuzluları da Ecem'in gelişiyle birlikte menümüze ekledik. Tatları gerçekten harika.'' Genç adamın bakışlarındaki oyuncu parıltılar bir anlığına bile değişmemişti.

''Hımmm öyle mi?'' dedi genç kadın iç çekerek. Ecem'in gelişi her anlamda yenilik getirmiş demek ki... diye düşündü sonradan kendinin bile şaşıracağı tuhaf bir öfkeyle. ''O zaman turta alayım. Patatesli ve kıymalı olsun. Yanına da soğuk bir içecek olabilir.''

''Tamamdır,'' dedi genç adam elindeki deftere kısacık not alarak, ''siparişiniz hemen geliyor.''

Genç kadın saatine aceleyle bir bakış daha attı. 12:33. En azından öğleden sonra işte rahat olacağım, diye iç geçirdi trençkotunu çıkarırken. Güzel kızın kafenin içinde kuğu gibi süzülüşünü, genç adamla şakalaşmalarını bastıramadığı bir kırgınlıkla izledi. Ne bekliyordum ki... 

''İşte siparişiniz...'' Genç kadın, bakışlarını servisini yapan güzel kızın yüzünde dolaştırdı. Gerçekten çok güzel... ''Teşekkür ederim.'' Yenilgiyi kabul eden yumuşak bir gülümsemeyle servisine uzandı. ''Afiyet olsun...'' Duraklayan kız, genç kadına tereddütlü bakışlar atarak yan döndü. ''Pardon,'' dedi sonra aniden genç kadına dönerek. 

''Evet?''

''Sen.. yani siz osunuz değil mi?''

''Ben kim miyim?'' dedi genç kadın biraz şaşkınca gülümseyerek.

''Ah pardon... böyle dan diye sorunca da...'' Garson kız elindeki tepsiyi yan çevirip önlüğüne bastırarak devam etti, ''abim sizden bahsetmişti. Ayağı uğurlu olan müşteri sizsiniz demek ki...''

''Abin.. abiniz mi?'' Genç kadın önce kısacık duraksadı, sonra güzel kızın yeşil gözlerinin tanıdıklığına coşkuyla gülümsedi ''abin! yani abiniz Cenker... o mu?'' dedi en sonunda başıyla onları izleyen genç adamı işaret edip. 

''Evet abim, ona sosyal medya fikrini vermişsiniz. Beni asla dinlemiyordu inanır mısınız?''

''Sen diyebilirsin.'' O an genç kadından mutlusu yoktu. ''Rica ederim,'' diyerek bu güzel kıza içinde aniden kabaran sevgiyle gülümsedi.

''Sizi... seni de tuttum pardon. Afiyet olsun.''

''Teşekkür ederim...'' Genç kadın turtasından ilk lokmasını yüzünden bir türlü silemediği sırıtışıyla yedi. Önce küçük bir lokma, sonra çok daha büyüğü. Gerçekten lezzetli, diye düşündü sonra. Yemeğini yerken göz ucuyla genç adamı takip ediyordu. Onun müşterileri selamlayışını, servis yaparkenki yönlendirici rahatlığını... Ne tatlı, diye düşündü. Yüzündeki memnun ifadenin sebebi turta mıydı artık kendi de emin değildi. 

Boş tabağına iç geçirerek baktı. Zaman, diye düşündü kol saatine bir bakış daha atarak, ne hızlı geçti. Oysa bugün onunla hiç karşı karşıya bile gelemedik... Sadece kısa bir an... Genç kadın omuz silkerek trençkotunu giydi ve tezgaha doğru ilerledi. Onu karşılayan kişi Ecem'di. Keşke bari tezgahta onunla karşılaşsaydım... diye düşündü genç kadın sıkılgan bir hisle. 

Ödemesini yaparken aklına kedi geldi. ''Pardon, sizin bir kediniz var mı?'' dedi Ecem'e.

''Aaaa ama hani sen diyecektik,'' başını iki yana salladı, ''yani civardaki kedileri besliyoruz ama bizim bir kedimiz yok.''

''Öyle mi? Ama...''

''Bugün de hiç karşılaşamadık değil mi?'' Genç adam gözlerine yayılan gülümsemesiyle tezgaha yaslanarak elindeki not defterini kız kardeşine uzattı. ''İşte, sana zahmet...'' 

''Ah abi... Buraya geldiğim ilk günde bile beni durmadan çalıştırıyor işte bak gör.'' Ecem, genç kadına yalandan bir sitemle omuz silkerek ikiliyi baş başa bıraktı. Genç kadın, genç adamın kafenin solgun ışığındaki gözlerini inceledi. Acaba hangi renk daha baskın diye düşündü bu gözleri ilgiyle izleyerek.

''Yeni bir kahve tarifim var,'' genç adam ellerini çıtlatarak devam etti, ''denemeni çok isterim. Yani...'' dedi sonra beceriksizce, ''fikrini merak ediyorum.''

''Tabii! Tabii...'' dedi genç kadın saatine alışkanlıkla bir bakış atarak, 13:07, ''ama şimdi ofise dönmem lazım... Yarın... Yarın belki olmaz ama...''

''Bu akşam... bu akşam iş çıkışında olur mu? Yani... müsait, olur musun?''

''Bu akşam mı?''

''Uygun değilsen tabi anlarım. Sadece... ilk sen dene istemiştim.''

''Uygunum aslında,'' dedi genç kadın saklamaya çalıştığı bir heyecanla, ''iş çıkışında gelirim.''

''Olur o zaman... Anlaştık.''

''Anlaştık.'' 

Genç kadın genç adamın parıltılı gözlerinden kendini güçlükle alarak kafeden çıktı. Tüm öğleden sonrasını bir kahvenin hayaletini zihninden kovalamaya çalışarak ve ofistekilere Muraki Harukami'yle röportajı nasıl ayarladığına dair açıklamalar yaparak geçirdi. Ne uzattınız, diye düşünerek bir anlığına bile sessiz kalamayan başına parmaklarıyla usul usul masaj yaptı. Neyse ki mesainin bitmesine az kalmıştı. Tüm işlerini çoktan hallettiği için rahattı. Çıkışta biri onu lafa tutmazsa veya çekiştirmezse bu iş... 

''Bizimle geleceksin değil mi?'' dedi masa komşusu.

''Ege... Bugün malesef...''

''Hadi ama... Kızım sen değil bugünün, bu ayın yıldızısın. Bu anlaşmayı kutlamamız lazım. Beyzaları başından savdın ama beni...''

''Anlaşma henüz olmadı ki... Fazla büyütüyorsunuz bence. Sadece asistanıyla iletişim kurdum, o kadar.''

''O asistana ulaşmak bile ne zordu haberin var mı senin? Bazen bu kadar alçakgönüllü olmana şaşırıyorum doğrusu.''

''Çıkmam lazım.'' Genç kadın trençkotunu hızla giyip çantasına uzandı. 

''Beni kırıyorsun ama R-''

''Söz, şu anlaşma yapılırsa sizinle kutlama yapacağım. Söz. Ege?''

''Tamam öyle olsun, iyi akşamlar.''

''İyi akşamlar.'' Genç kadın hafifçe gülümseyerek kıvrak adımlarla çıkışa yöneldi. ''İyi akşamlar millet.''

İyi akşamlar dilekleri havada uçuşurken genç kadın uçarcasına binadan çıktı, yolu hızla geçti ve kafenin olduğu sokağa geldi. Derin bir nefes alarak nefesini düzenlemeye çalıştı. Sakin ol, diyerek trençkotunu düzeltti, telefonunun ekranından gördüğü yüzünü şekilden şekile sokarak görünümünü kontrol etti ve... İdare eder... Sonra da duruşunu dikleştirerek kafeye girdi. 

Kafede kimse yoktu. ''Kimse yok mu?''

Genç kadın boş mekanı çekingen adımlarla dolandı. ''Kim var orada! Cenker?''

Duyduğu belli belirsiz sesin kaynağını bulmak için etrafını inceledi. ''Kimse yok mu?''

''Miyaaavv.'' Genç kadın yerinden hopladı. ''Ah! Ödüm koptu...'' Dişine hafifçe dokunarak başını arkaya attı. ''Sen miydin,'' dedi sonra alacalı kediyi kucağına alarak. ''İlginç... Ecem bizim kedimiz yok demişti oysa.'' Sahi, Ecemle Cenker neredeler?

Genç kadın kediyle sohbet edip onun yumuşak tüylerini okşayarak kırk beş dakika geçirdi. Kafeye ne gelen vardı ne giden... Acil bir işleri çıktı herhalde, dedi kendi kendine. İyi de o zaman kapıyı niye kilitlemediler? ''Kapıyı çekip burayı öylece bırakıp gitmeli miyim sence kedicik?'' 

''Miyaavvv.''

''Sana verecek yemeğim yine yok... Kafeden bir şeyler vereyim desem, mutfağa girmem ayıp olur. Hoş, şimdi kimse yokken burada olmam bile ne kadar doğru bilemiyorum.'' Kediyi usulca koltuğa bıraktı, ''hoşça kal kedicik, seni tekrar gördüğüme sevindim.'' Sonra boş tezgaha buruk bir bakış attı. Oysa, diye mırıldandı, bugün seni göreceğim için ne çok heyecanlanmıştım...

Genç kadın mırlayan kedinin başına son bir öpücük kondurarak kapıyı çekip çıktı. ''Kapı da kilitli değil... Hadi Cenker düşünemedi, Ecem'in de mi aklına gelmedi dükkanı kilitlemek? Gerçekten ilginç...''

Genç kadın omuz silkerek trençkotuna sarıldı. Gündüz ile gece arasındaki belirgin sıcaklık farkını iliklerine kadar hissediyordu. Caddenin ışıklarına ulaşmadan evvel boş sokakta başını gökyüzüne çevirdi. Bakışları parlak Ay'ı buldu. ''Dolunay,'' dedi arkasından nefes nefese bir ses.

''Cenker...'' Genç kadın hem şaşırmış hem rahatlamıştı. ''Kafede seni bekledim ama kimse gelmeyince...''

''Özür dilerim...'' dedi genç adam sıkıntıyla. ''Gerçekten özür dilerim Rüya. Seni bekletmek istemezdim ama... Bir işim çıktı, gerçekten elimde olsaydı...''

''Sorun değil... Düşünemedik değil mi? Telefon numaralarımız bile birbirimizde yok. Nasıl haber verecektin ki? Boşver, dert etme...''

Genç adam yavaşça nefesini verdi. Sonra ikisi de bakışlarını Dolunay'a çevirdi. ''Ay çok güzel,'' dedi genç adam genç kadına önce hafifçe, sonra tüm varlığıyla bakarak. ''Evet...'' Genç kadın bu bakışlara karşılık vermeden kısa bir an evvelce bakışlarını parlak Ay'ın ışığında dolaştırdı. 

İkili birbirlerine bakarken, genç kadın bu bakışlardaki baskın rengi hayretle inceledi. Yeşil... diye düşündü dudaklarına ulaşan bir farkındalıkla. Ay'ın ışığında gözlerindeki en baskın renk... yeşil.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Alice Harikalar Diyarında.


Sevgili Bezelyecik #6

 

Hayatıma bin beş yüz otuz beşinci kez yeniden başlamaya karar verdim.

Bir keresinde bir rüya görmüştüm. O zamanlar bu blog bile meydanda yoktu. Başlangıçta yine sanki üstümden örtüm kaymış rüyalarımdan birine benziyordu. Ancak rüyam aktıkça ve olaylar absürtleştikçe, rüyamın hatırımda kalma oranı arttı. İşte bugün bile o ele avuca gelmez gariplikte ve boşluktaki rüyamı anımsıyorum. 

Rüyamda eskiden tanıdığım ve birbiriyle alakasız insanlarla aynı ortamdaydım. Onlara bir kitabı anlatıyordum. Üstelik yıllar önce okuduğum bir kitabı! (Rüyamı da artık yıllar önce görmüş bulunuyorum ama o yıla rağmen bile o kitabı yıllar önce okumuştum.) Dahası, kitabın favori kitabım olduğunu bile söyleyemeyiz. Hatta kitaptan hiç hoşlanmamıştım. İlginç bir kitaptı kabul. Filmi de fena değildi. Sonra, kitabı okuduğum dönemde okula giderken çantama su girmişti de kitap ıslanmış ve dokusu bir daha asla eskisi gibi olmamıştı... Sonra da o kitabı sahafa mı verdim acaba... Ah neredeyse unutuyordum, kitabın adı Marslı (yazarı Andy Weir).

Rüyamda kitabı o birbirinden alakasız gruba anlatıyordum. Daha yakın olan tanıdıklarım kitabın konusunu zaten biliyordu. İçlerinden bana eeeennnn uzak olanı ise anlattığımı eeeennnn ilgili dinleyen kişiydi. Ona kitabı kötülüyordum! Diyordum ki, ''eh işte bir kitap aslında yaniii... ilginç ama ben daha 'felsefik' düşünceler okumayı beklemiştim, bu kitap fazla bilimbilimbilimkurgu, beynim yandı!'' Ah, tabi ki tam olarak ne dediğimi hatırlamıyorum sevgili okur ama üç aşağı sekiz yukarı böyle bir şeydi.

O kişi kitapla veya benim kitabı beğenmememle ilgilenmemişti. Kitabın mis gibi kitap olduğunu savunuyor ve ona haksızlık ettiğimi söylüyordu. Bense ona anlam veremiyor (ve kitabı okumuş olmasına şaşırıyordum). Sonra rüyam aktı devam etti bitti. Ama sanırım bu rüya bilincimin altında yaşamaya devam etti. O zamanlar eski bloğumda olan ben, bu bloğa geleceğimi tahmin bile edemezdim. İki bloğum arasındaki kısa evrede ''yeni bir bloğum olsa adını ne koyardım sence Fred\ George (kardeşimin iki balığı vardı ve ikisi de turunçgil olduğundan isimlerini ayırt edemiyordum)'' diye fikir birliğine varmak için oylama yapıyordum. -En iyi yüzen kazansın!-

Sonra Neptün kazandı.

(Ben zaten Marslı olamazdım.)

Yani bu rüyam, bloğumun adını buluşuma dek içimde yaşamış da bilincim duymamış. Bu rüya beni sandığımdan daha çok etkilemiş olmalı. 

Her neyse, o kadar da sarsılmamıştım aslında (hala öyle). 

Sana evin nasıl bir şey olabileceğini sormuştum. Sanırım bu benim gibi biri için yanıltıcı bir soru sorma şekli. Çünkü bir his benim evim olamaz (hep taşınmam gerekir ha-ha). Yine de yaklaşmışım. Ev, içimizde dermişim. Ama öyle. Bunu fark ettim. Bunu belki bazı sezgisel\ duygusal yönü ağır basan başka insanlar da söyler ama benim asıl bahsettiğim aslında... Somut durumlara kendi kendimize içsel olarak yüklediğimiz anlam gibi bir şey değil. Ben somut olarak, bizzat, ev içimizde diyorum. Yani anladığımızın tersi bir akışı savunuyorum. Çoğu kişi -sanıyorum ki- dıştan gelen şeylerin içe yansımasına ev der (ve mantıklı). Ama ben diyorum ki -yine egzantrink bir şey çıkıyor- içimizde olan soyut şey dışımıza yansıyarak evi oluşturuyor. (Ya da şanssız insanlar\ veya şanslı insanlar ??? bunu yapmak zorunda kalıyor???).

Mesela buna en somut örnek olarak bloğumu söyleyeyim (hadi söyleyim madem). Bloğum aslında içimin (soyut düzlem) dışa (somut olarak) yansıması. İşte böyle böyle ev oluşuyor. Ev oluşuyor da doğru kelime değil aslında. Çünkü ev zaten içimizde oluşmuş bir şey. Biz, bence, onu sadece dış dünyaya projekte ediyoruz. (Veya bazı şanssız veya şanslı... -anladııkkkk! :).

Hayatıma bin beş yüz otuz beşinci kez yeniden başlamaya karar verdim. 

Hep hala çok genç olduğumu unutuyorum. Hayır unutmuyorum. Bir şey unuttuğum yok, sorun da bu! 

Yine aynı olacak diye düşünüyorum. Aslında böyle bile değil. Kötü olacak. En kötü senaryo. Böyle düşünüyorum. 

(Böyle böyle bir şeyi isteme becerimi kaybettim.)

Ama, hayatıma bin beş yüz otuz beşinci kez yeniden başlamaya karar verdim! Bu bile başlı başına bir ''istek'' değil midir?

Bu sefer eskiye dair bir şey taşımıyorum. Az evvelki Dolunay yazımda (ki çok hoş bence git oku bi :) *-*) aslında sana -yinee- zihin albümümden bir sahneyi gösterecektim: Ayçiçekleri. Sonra konu başka yerlere gitti ve ben, yazarların başkalarının hikayelerini nasıl yazabildiklerini merak ettim. Hatta bunu sana da sordum. Sonra anladım ve sonra, sana bunu anlatmayı denedim. (Sonra) anlattım da ve bunun anlattığım şeye ters bir hareket olduğunu fark ettim. Yazarlar, başkalarının hikayelerini sadece yazarlar. Hepsinin tarzı farklıdır tabii; kimi karakterin içine girer, kimi uzaktan gözlemler. Ama sonuçta yaptıkları özünde aynıdır: Yazmak.

Bu bana ilham vermiş olmalı.

Başkalarının öykülerini yazma fikri beni yaşamım boyunca çekmiştir. Küçük bir kızken bile (sanırım 6-7 ve 9-10'a uzanan yaş dolaylarımda bu oyunu oynardım) başkalarının öykülerini düşlerdim. Bir x karakteri belirler ve... ona bir yaşam kurgulardım. Bunu o kadar sık yapardım ki, bu benim en sevdiğim ve kimseye anlatmadığım oyunumdu. Bunun sebebi tatlı bir yerden gelmiyordu ama sonuç tatlı bir yere çıkıyordu. Onlar benim ilk hayallerimdi. O ana karakter, hiçbir zaman yalnız değildi. 

Sonra büyürken, bir noktada bu oyunumu unutmuşum. Çok çok nadiren, otobüs trafikteyse veya izban\ metro çok geciktiyse, bu oyunu yeniden oynadım. Hani şu ''insanların değişen yüzlerindeki hikaye'' meselesi. Bu konuda gerçekten iyiyim. Vay be... bu yazdığım otuz beş bin milyon iki yüz beş yazım içinden en derin farkındalığımdı.

Bu seferki ilhamım, başkalarının yaşamlarını yazarlar nasıl yazar acaba soruma gelen iç yanıtım, aslında tam tersi yönde oldu: Kendi yaşamını nasıl yazardın? Bunu ilk kez seninle birlikte keşfediyorum. Kutu açılımı videosu gibi, ha ne dersin biraz benzedi sanki. :)

O kutudan ne çıkacak emin değilim. (Ve bu yazının konusu bu değil).

Dolunay dönemleri bırakmak için iyi zamanlar denir. Ay tüm ışığını toplamış ve gezdiği yerküreden bir sürü deneyim, bilgi, öğreti, çerçöp edinmiştir. Dolunay evresinden sonra artık yavaş yavaş küçülecek, yok olacak ve yeniden büyüyecektir. Bu nedenle de zaten, dolunay evresinde yüklerinizi bırakın derler (isteyen kendi kendine havaya girip yazı çalışması da yapabilir). 

Ben neyi bırakabilirim diye düşünüyordum. Sanırım cevap... kendimiymiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Dolunay | Mart 2026

 

Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış.

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla.

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

of içim kıyıldı arası şarkısı.


Heinrich Vogeler - Sehnsucht (Träumerei), 1900.
Tr: Özlem (Hayal kurma).


Kahve Molası #1

 

Genç kadını oraya çeken bir şey vardı. Her gün öğle aralarını yayınevinin arka caddesindeki küçük kafede geçiriyordu. Oraya ilk gidişinde bu kendi halindeki mekanın sakinliği hoşuna gitmişti. İş yerine bu kadar yakın bir yeri bunca zaman keşfetmemiş olmasına şaşırmıştı.

O gün ne sıkıcı bir gündü diye düşündü genç kadın masasındaki çerçeveyi inceleyerek. Omuzları tutulmuş, gözleri bilgisayara bakmaktan acımıştı. Bir de üstüne kızlar öğle arasında kavşak tarafındaki restorana gidelim demişlerdi. Genç kadının kıpırdayacak hali yoktu ama o hafta için zaten tüm itiraz haklarını kullandığından bir kez daha oyunbozan olmaktan çekinip kızlara ''tamam,'' demişti, ''az bir işim kaldı, siz gidin ben de geleceğim.'' 

Dışarıda gök gürlerken yağmur yavaşça atıştırmaya başlamıştı. Genç kadın kızlara kısa bir mesaj atarak yağmura yakalanacağını, yemeğe gelemeyeceğini yazmıştı. Ne çok itiraz edeceklerdi. Ancak genç kadın önlemini çabucak alıp sessize aldığı telefonunu çantasının kalabalıklığına atıvermişti. Zaten canı o gün en başından beri ne sosyalleşmeyi, ne de bir şeyler yemeği istemiyordu. Dışarı çıkmışken ofise geri dönmeyi de canı hiç istemedi. Şakaklarını ovarak göğü kaplayan gri bulutları inceledi. Ne sıkıcı bir gün...

Bacaklarında hissettiği yumuşaklıkla dikkatini ayaklarına çevirdiğinde dudakları kendiliğinden yavaşça kıvrıldı. Bacaklarında bir tam tur atan alacalı kedi, geriye yandan son bir bakış atarak az ilerideki kapının kedi girişinde kayboldu. Hafifçe atıştıran yağmurdan göz makyajını korumaya çalışarak kedinin izlediği yolu takip eden genç kadın, kendini sonrasında gizli mekanı olacak şirin kafede buluvermişti.

Mekan küçük olsa da, geniş tavanı ve açık tonlardaki duvarlarıyla ferah bir havası vardı. Loş aydınlatmalar ise özellikle de yağmurlu günlerde içeriye melankolik bir hava katıyordu. Bej, su yeşili ve lila tonlarına boyanmış duvarlarda tıpkı çocukların elinden çıkmışçasına basit karalamalar çerçevelenmişti. Açık renk duvarların köşelerine çizilmiş desenler gelişigüzel fırça darbelerini anımsatsa da duvarlara uzaktan bakıldığında farklı figürlerin hareketlerini simgelediği anlaşılıyor ve duvarlar bir arada adeta bir öyküyü anlatıyordu. Bu küçük mekanı kaplayan zıtlık, masaların üzerindeki oyun ve sinema figürleri ile küçük sukulentlerin varlığıyla sempatik bir tavır kazanmıştı.

Genç kadın sipariş vereceği tezgaha doğru ilerledi. Tek başına seçim yapmak konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. En iyisi kahve, diye düşündü hafifçe esneyerek, hem midemin bir şey alacağı da yok. Hangi kahveyi içsem... poooff!

Tezgahın önünde sipariş verecek kendisinden başkası bulunmuyordu. Acaba menü mü getiriyorlar diye düşündü etrafına göz atarak. Bugün neden aklım durdu benim böyle! Sonra tezgahın arkasındaki fiyat listesinde gözlerini dolaştırdı. Yok canım, işte buraya gelip siparişini...

''Latte.''

''Efendim?''

''Latte diyorum, vanilyalı latte iyi gelir. Üstüne yapacağımız çizim için seçeneklerimiz de var: Yaprak, kalp, kedi, gülen veya tercihe göre somurtuk yüz... belki ay, güneş de deneyebiliriz, ya da kar tanesine ne dersin?''

''Kedi mi?'' dedi genç kadın. Aklına ayaklarına dolanan kedi gelmişti. Sahi, o nerede acaba diye düşündü. Sonra sessizliğin garip kaçtığını düşünerek hafifçe gülümsedi. Gülümsemek gerginliğini azaltmıştı. ''Tamam o zaman,'' dedi sonra, ''vanilyalı latte alayım, üstüne de...''

''Kedi çiziyoruz!'' Tezgaha doğru hafifçe eğilmiş genç adam, sweatshirtünün kollarını biraz daha sıvayarak kahve kaplarını tezgaha çıkarmaya başladı. 

''Evet tamam öyle olsun,'' dedi genç kadın. Sonra da kafede kendisinden başka müşterinin olmadığını şaşkınlıkla fark etti. ''Bugün burası fazla sakin sanırım,'' dedi bakışlarını loş ışığın aydınlattığı duvarlarda gezdirerek. Dışarının puslu havası içerideki sakinliği ağırlaştırmak yerine yumuşatmış gibiydi. Aydınlatma duvarlardaki çizimlerin arasından dolanıyor, onları adeta hareket ettiriyordu.

''Aslında yağmurlu havalarda da rağbet görüyoruz ama bugün gerçekten sinek avladık. Sen üçüncü müşterisin.''

''En azından ilk değil'' dedi genç kadın hafifçe gülümseyerek. Gözlerinin kenarlarındaki koyu halkalar yüzünü hissettiğinden daha ciddi gösteriyordu. Buna karşın genç adam genç kadına yamuk gülümsemesiyle bakışlar atıp yaptığı kahvenin adımlarını açıklamaktan geri durmadı.

''Önce espressomuzu hazırlıyoruz. Bu kısım çokomelli, çünkü kahvenin aromasını bu veriyor.''

Genç kadın anladım dercesine hafifçe başını sallayarak genç adamı onayladı. ''Daha sonra,'' dedi genç adam genç kadına kısa bakışlar atmayı sürdürerek, ''sonra sütü köpürtüyoruz. Bu kısım da...''

''Çok önemli.'' Genç kadın cümleyi ciddiyetle tamamlayarak başını bir kez daha salladı. Gerçekten de dışarıda içtiği kahvenin yapılışını ilk kez izlemek onu biraz heyecanlandırmıştı.

''Evet öyle! Bu kısımda köpüğün yoğunluğu önemli. Kremsi, yumuşak bir dokusu olmalı.'' Genç adam elindeki metal sürahideki sütü çalkalayarak kremamsı köpüğü oluşturuyordu. ''Sonra...'' diyerek kahve makinesine uzandı, ''espressonun içine biraz vanilya şurubu ekliyoruz ki aroma katsın. Ve işte...'' diyerek metal sürahideki köpüğü kahvenin üzerine ekledi. 

Kahvesine uzanan genç kadını genç adam iki yana salladığı bakışlarıyla engelleyerek ''ama daha bitmedi!'' diye karşı koydu. Kahvesi genç kadının ellerinden uzaklaşırken genç kadın yorgunluğunu unutmaya başladığını fark etti. 

''Eeeennn eğlenceli kısmı kaçıramazsın: Latte art. Çizim yapacağız.''

Hep biz diye konuşuyor, diye düşündü genç kadın. ''Evet, keyifli görünüyor.''

''Ne çizelim demiştin?'' Genç adam parıltıların dans ettiği gözlerini genç kadına çevirerek başını hafifçe yana eğdi. Gözleri kahverengiden yeşile uzanan bir ışık tayfına benziyordu. Gözleri farklı renk, diye aklından geçirdi genç kadın dudaklarının kıvrılışına engel olamadan. ''Kedi,'' dedi sonra gülümsemesini durdurmadan, ''kedi olsun.''

''Evet...'' Genç adam abartılı bir dikkatle ''köpürttüğümüz sütü... dikkatlice döküyoruz ve'' elindeki metal çubuğu köpüğün üzerinde usulca hareket ettirerek kahvenin üzerinde kedi silüeti oluşturdu, ''ve işte bıyıkları da...'' diyerek kahveyi genç kadına uzattı. ''İşte şimdi hazır... Nasıl buldun?''

''Ne tatlı!'' dedi genç kadın heyecanla. Gerçekten de basit ama sevimli bir çizimdi karşısındaki. ''Kahve yapmanın bir sanat olduğunu bilmiyordum doğrusu,'' dedi sonra kahvesine uzanırken. 

''E ama önce bir iç bakalım.'' Genç kadın genç adamın dikkatli bakışları eşliğinde kahvesinden önce küçük, sonra şaşkınlıkla büyük bir yudum aldı. ''Bu işte gerçekten yeteneklisin!'' Bakışları genç adamın önlüğündeki kartı bularak, ''Cenker?'' diye ekledi.

Genç adamın genişleyen gülümsemesi ikili arasındaki çekingen havanın son adımı olmuştu. 

Yağmur, diye düşündü genç kadın, o gün ne çok yağmur yağmıştı. Sonra masasının kenarındaki çerçeveyi ellerinin arasında önce usulca sonra sıkı sıkı tuttu. Az kalsın işe geç kalıyordum, diye düşündü artık soğumuş şekersiz kahvesinden bir yudum alarak. Onun kahvesi ne hoştu. O ilk kahve... Tadı nasıl bu kadar canlı kalabilir hafızamda... Sonra tadını hiç beğenmediği soğumuş kahvesini kendinden uzağa ittirdi ve gri bulutların ardından belli belirsiz seçilen gökkuşağını izledi.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer serisi\ Yakut Kırmızı, Kerstin Gier.


Popüler Yayınlar