16 yaşındayken kendime bir çeşit bucket list hazırlamıştım. Tam olarak bu başlığı vermesem de, o yazdıklarımın amacı buydu. Sadece, o listedeki maddeleri ölene kadar değil, hayatımın sonraki 10 yılı içinde yapmayı planlamıştım. O liste günlüklerimin birine zımbalanmış halde duruyor olmalı. 5 yıl sonraki halime (yani 21. yaşıma) yazdığım mektupla birlikte.
Mektubumu en son geçen yılın bu zamanlarında falan okuduğum aklımda (dokuz yıl sonra :). Biraz buruk hissetmiştim, çünkü o mektup da bucket list tadındaydı. 16. yaşım o kadar meraklıydı ki, bu merak kalbimi kırmıştı. O günlerde kötü zamanlar yaşıyordum. Sana şimdi biraz agresif, biraz (bence değil ama eski yazılarımı bilenlere belki öyle gelir) karanlık yazılar yazıyorum gibi geliyor olabilir. Ama hayır, ben sadece artık dürüstçe yazmaya karar verdim. Kendime karşı dürüst olmaya.
Günlük dilimle blog dilim hiçbir zaman aynı olmadı ama şu anki son yazılarımdaki anlatım içeriklerim ve dilim aslında günlüklerimdeki anlatımlarıma en yakın olan versiyon diyebilirim. Hani eski uygarlıkların batmasının ardından (belki yüzler, belki binlerce yıl sonra) yeni uygarlıklar oluşur ya; işte benim yazılarımı komple silip yeniden baştan yazmaya başlamam da bana böyle hissettiriyor. Her yeni uygarlık aslında belki sezgisel olarak, belki elde ettiği bilimsel bulgularla, bir şekilde eski uygarlıklardan izler taşıma eğiliminde oluyor. Gelişim, üstüne koya koya sağlanıyor çünkü. İşte benim yazılarımı silip baştan yeni yazılar kümesi oluşturmam da benim iç dünyamda böyle bir etki yapıyor. Yeni bir uygarlığın doğuşu gibi bir etki.
Son yazılarımı bu nedenle çok sevdim. Daha çok bendenler çünkü. Hala biraz fazla tepkisel noktaları olsa da, o tepkilerin bile benim filtresiz noktalarımdan gelmesini ve beni okuyan senin bunu görmeni seviyorum. Senin beni okumanı seviyorum sevgili okur. Az evvel blog panelini açarken de bunu düşündüm. Bazen mızıklansam bile, iyi ki blog yazıyorum diye düşünüyorum. Artık bence blog yazma konusunda tecrübeli bile sayılabilirim :P ve bunu da seviyorum. Bir şeyin bu kadar benden olmasını ve bu kadar benden olarak başkalarına akmasını, seviyorum.
16. yaşımın listesi de, mektubu da muhtemelen benden uzaktır. Onun hayal gücü benimkinden daha gelişmişti. Çünkü umut edebiliyordu. Umut nedir sence? Artık sıkça bu kelimeyi sevmediğimi, hatta ondan nefret ettiğimi söylüyorum. Nefret, güçlü bir kelime değil mi? Oysa ben artık bir şeyden hoşlanmadığımda onu sevmediğimi bile değil, ondan nefret ettiğimi söylüyorum. Bunun sebebi muhtemelen o şeyden gerçekten ''nefret etmem'' olmuyor, bunu sen bile anlamışsındır. Öfkeleniyorum, kırılmamak için öfkeleniyor ve inkar ediyorum. Bir şeyi sevmediğimi sandığımı kabul etmeyi inkar etmek için, ondan nefret ettiğimi kendime veya sana söylediğim zamanlar oldu. Yoksa ben kolay kolay nefret edecek biri değilim. Hissedemeyen biri olsam bile, hislerin ağırlıklarını bilen biriyim.
İkisi arasındaki farkı anlıyor musun? Muhtemelen ben kendime ne zaman ''hissedemiyorum,'' hatta ''hissedemeyen biriyim'' desem bana inanmıyorsun. İnanmıyorsun değil mi, biliyorum. Ben inanıyorum, çünkü bence bu doğru. Doğru olmasını pek istemezdim ama doğru. Ben, bence, hissetmenin ötesinde algılıyorum. En azından bazı şeyleri. Hislerin doğasını anlamak gibi. Sadece hissedebilseydim, muhtemelen daha kolay olurdu. Ama ben, hissetmeyi anlıyorum. Bunu anladın mı?
O listemin içeriğini tam olarak hatırlamıyorum ama çoğu maddeyi yapmadığımı biliyorum. Bunda tabi biraz yüksekten atmamın da etkisi büyük. :) 16 yaşımdayken, 10 yıl sonrası bana devasa bir zaman dilimi gibi gelmişti. Hatta 5 yıl sonrası bile. Aslında çok insani ve çok gerçekleştirilebilir şeyler ama muhtemelen tüm imkanlara sahip olan biri olsaydım bile 10 yıl içinde, 5 yılı pas geçiyorum :), gerçekleştiremeyeceğim şeylerdi. Bazıları gerçekleşmiştir belki, dediğim gibi hiç hatırlamıyorum ama bazıları da gerçekleşebilecekken gerçekleşmemiştir muhtemelen. Bunlara bahanem yok. Ben bahaneleri hiç sevmem. Oysa benim de ne çok bahanem var değil mi?
Herkese kendi bahaneleri geçerli gelir, bana da benimkiler öyle geliyor sanırım. :) Ben aslında gerçekten anlayışlıyım. Kendime olmasa bile, en azından çok uzun yıllar böyle olduğu için şu anda da bunun kalıntılarını üstümden atamasam bile, başkalarına karşı gerçekten belki de haddinden fazla anlayışlıydım. Hala öyleyim bakma, keşke olmasam. Hep bunu düşünürdüm, hala düşünüyorum bazen, keşke diyorum, keşke biraz daha karanlık noktalarım olsaydı. İnsani diyerek bahaneler bulduğumuz karanlık noktalar. Daha kaba biri olsaydım mesela, bence nezaket zaten içten gelir ama toplumsal yaşamda artık topluluğa uyum sağlamak için bile nezaket gösterimi yok değil mi? Ama mesela bak benim nezaketim hep ben nazik bir kişilikte olduğumdan dolayı kendini dış dünyada gösterdi. Diğer yandan anlayış. Ben neden bu kadar anlayışlıyım, keşke olmasam, bunu düşünürdüm. Hala bazen düşünüyorum.
Ben benim kadar farklılıklara saygılı bir insan tanımadım. Ben, bir insanın varoluşuna ve özgün benliğine eleştiri getirildiğinde hissettiğim öfke kadar yüksek bir öfkeyi çok az durumda hissetmişimdir. Hatta biri bir ortamda benim yanımda yaptıysa, eğer karşımdaki kişi insansa tabi ki bazıları tırt hırt fırt da olabilir, içimden adeta ejderha çıkar ve o yargılanan kişiyi\ topluluğu\ anlayışı bir avukat edasıyla savunurdum. Ortaokulda ve hatta lisenin bazı dönemlerinde avukat olmak isterdim. Bunu büyük bir tutkuyla istediğimden değil, dünyadaki adaletsizlikleri çok küçük yaşlarımdan beri görme talihsizliğine sahip olduğumdan ve bundan, evet, nefret ettiğimden dolayı avukat olmak isterdim. Sonra insanlarla uğraşmanın beni daha çok öfkelendirdiğini ve özgün kişiliğimden uzaklaştıracağını keşfedince, yine insan doğasını keşfetmeye odaklı olan ama daha ''yumuşak'' alanlara yöneldim. Bunu bilinçli bir kararla yapmamış olsam da, bilinçaltımdaki seçim bundan dolayıydı biliyorum.
Bucket listten buralara ne ara geldik değil mi? Boşversene, ki bilerek buralara geldik açıklayacağım kısma da geleceğiz, ben zaten sana başka bir şey yazacaktım ama söze nasıl başlasam bilemediğimden bu konuyu açıverdim işte. Bucket list konusunu. Dün bir yorum yanıtımda 16. yaşımın talihsiz günlerini anlatmıştım. Aslında o kadar dramatik değildi, ki bence öyle olmalıydı ama o yıllarda çok üstünde durmamıştım. Yine de, ben 16. yaşımda bir kırılma yaşadığımı biliyorum. Bazı yaşlarım var; çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe uzanan bazı noktalar. Spesifik noktalar. O noktalardaki yaşlarımda ben başka bir yola sapma ihtimaline sahipmişim de, beni bugüne getiren tercihleri yapmışım gibi seziyorum. Önceden olsa bunu olumsuz bir yerden ifade ederdim. Çünkü değerlendirmeden hüküm verirdim. Bahaneler üreterek, sızlanarak ve başka durum ve kişileri suçlayarak ''olmadı işte'' derdim. Kendimi küçümserdim. Ne acımasızca.
Bugün uzun zamandan sonra ayna konuşması yaptım. Ayna konuşmalarını insanlar motivasyon amaçlı yapıyorlar sanırım. Benimkilerin bununla alakası yok. Ben, şizofrenik bir yerden yazmıyorum :), kendimle konuşmak için ayna konuşması yaparsam yaparım. Bedenimi görmek için. İnsan bilinci ve bedeniyle bir bütün ama yaşam içinde çeşitli zamanlarda biri daha çok baskın çıkabiliyor. Bilinçten kastım tabi ki zihin. Ben zihinsel olarak kendini algılayan biriyim. Bunu mutlak bir gerçeklik olarak yazmıyorum, çünkü bu, çeşitli zaman dilimlerinde değişebilecek ve aslen, dengelenmesi gereken bir şey. Mesela bunu daha iyi anla diye söylüyorum, çoğu insan bedensel olarak kendini algılar. Diğerlerinden bu kadar sık bahsetme sebebim de bu: Kendimdeki ''eksik'' parçayı diğerlerine bakarak bulmayı ummam. Oysa ortada eksik bir durum yok. Bunu keşfedeli uzun süre olsa da, insan denen varlık, her ne kadar diğerlerinde bunu ölümüne eleştirsem de, kendini diğerleri aracılığıyla var etme eğiliminde. Beynimizde hep bir ikili sistem var çünkü. Kıyas. Bu budur, bu değilse budur; gibi. Oysa bir şey, bir şey olması ya da olmamasından bağımsız olarak kendisidir.
Aynada kendimi ne zaman gerçekten dikkat vererek görsem, kendimi görürüm. Ben, bedenimden hep çok kopuktum. Belli bir yaşıma kadar. Bu, muhtemelen senin anladığın şekilde bir kopukluk değil. Nasıl bir kopukluk olduğunu kelimelerle tam olarak tanımlayamam, ama bu durumu en iyi ifade eden kavram, kopukluk olacaktır. Ben kendimi yaşamımın büyük bir kısmında hep çok güzel buldum. Buna rağmen hep görünüm takıntım vardı. İnsanlara dayatılan güzellik algısıyla bu durumun alakası yok, ki beni biraz bile tanıyorsan herkesin kabul gördüğü basmakalıp her şeyden, evet nefret ettiğimi ve bu uyduruk fikirlere kapılmayacağımı bilirsin. Hatta bu güzellik algısı tantanası bana çok aptalca gelir ama konuyu dağıtmayalım. Benim güzellik takıntım, bedenimle olan temassızlığımdan ileri geliyordu. İlk kez yüz yogası yaparken yüzümü gerçekten keşfetmiştim. Tuhaf bir histi.
Bana herkesin şakşaklayacağı, ayılıp bayılacağı bedenleri gösterseler, ben yine de her seferinde içinde yaşadığım bedeni seçerdim. Ciddiyim, çok ciddiyim hem de. Bu ayna konuşmamda da bunu gördüm. Kendime baktığım o ilk anda bile bunu gördüm. Tam olarak istediğim gibi göründüğümü. Kaşım gözüm, kolum bacağım belim oram buram değil mevzu; mevzu benim varoluşumu bedenimde görmem. Ben, herkesin yakışıklı\ güzel bulduğu tiplere de bayılmam bu arada. Evet, estetik olarak orantılı diye düşünürüm. Cansız sanat eserleri için de böyle düşünmez misin, işte ben de herkesin şakşakladığı güzellik standartlarına bu gözle bakarım: Cansız bir varlığa bakar gibi. Oysa benim güzel\ yakışıklı bulduklarım her zaman, varoluşları bedenine yansıyanlar olmuştur. Çünkü onlar, parlarlar.
Bedenimden kopukluğum muhtemelen annemle olan ilişkime ve oradan şekillenen hoş olmayan deneyimlerime dayanıyor. Kendimi sevmek için çırpındığımı sandığım tüm o yıllar, aslında kendimi kabul etmek için, daha doğrusu kabul ETMEMEK için çabaladığım yıllarmış. Önceden olsa, ''ne zaman kaybı'' derdim, ama değil bunu biliyorum. Bugün, bir anda aklıma benim yaşam amacım ne ola ki fikri geldi. Biliyorsun, beni ''tuhaf'' bulma diye hep ara sıra açıkladığım için artık bilmelisin, ben çoğu şeyi oturup da uzun uzun düşünmem. Ben çoğu şeyi oturup da düşünmem, sadece aklıma gelirler. Zihnim hep çok aktif olsa da, bilinçli zihnimde sesler korosu falan yoktur. Hani zihni susturma cart curt derler ya, bende susması gereken bir şey yok. Sadece, aktif çalışan ve bunu bağırmadan yapan bir zihin var. Aşırı düşünmek gibi değil, düşünmeyi içselleştirmek gibi. Bu bence daha yorucu, çünkü kısacağın bir ses bile yoksa zihnini nasıl dinlendirebilirsin ki... Bilmiyorum. Benim zihnim genelde dinlenmiyor sanırım. Neyse, benim yaşam amacımı ben hep biliyordum bakma. Sadece, sanırım içten içe bu kadar basit olamaz diye düşünen bir yanım vardı.
Ben kendime çok yüklenen biriyim. Hep böyle oldum. Neyi değiştirirsem, yaparsam veya BAŞARIRSAM (ki bu durum aslında benim odağımda değil, çünkü ben hep başarılı sayılabilecek biri oldum) kendimle uğraşmayı bırakırım diye düşünüyordum. O hep eleştirdiğim şakşaklanma halini mi deneyimlemek istiyordum yoksa? İçimdeki sinsi küçük bir parça, o hep eleştirdiği şeyi mi arzuluyordu? Hayır. Sadece, daha büyük bir şey olabileceğini düşünüyordu. İşe yarayan biri olmam için, sevilebilen biri olmam için... Aslında bunlar bile değil, ait hissetmem için belki. Evet bu. Hak etmek için diyecektim ama bu bile tam olarak değil; ait hissetmek. Bu, benim bu yaşamda hiç tam olarak deneyimleyemediğim bir şey oldu. Bunu deneyimleseydim sana kendimi Dünyalı bir cadı olarak tanıtırdım değil mi? Ama deneyimlemedim. Belki de, kendimden bile bu yüzden hep az veya çok hep bir şekilde kopuktum. Belki de, bu nedenle hisseden biri değil de, hissetmeyi anlayan biri oldum.
Bu biraz canımı yakıyor. Hala yakması da... :) Ama aynaya bakarken, kendimi gördüğüm her seferinde olduğu gibi, ait hissettim. Ben buraya aidim. Ben, kendime aidim; gibi. Tam olarak böyle bile olmasa da, daha da uzatmaya gerek yok sanırım. :) Zaten başka nasıl ifade edebilirim bilmiyorum, kendime bile.
Bugün üç kız çocuğunu ip atlarken gördüm. İkisi ipi çeviriyor, ortadaki atlıyordu. Bu oyunu çok özlediğimi düşündüm. En son yıllar evvel oynamıştım. O kadar yıllar evvel ki anımsamıyorum bile. Tek başına ip atlamayı değil de, ben böyle arkadaş grubu şeklinde ip atlamayı hep daha çok severdim. Ben aslında bireysel biri değilim. Evet, herkese tahammül edemiyorum doğrusu :) ama ben, özümde grup odaklı biriyim aslında. Topluluk odaklı. Baksana, anlatmadan bile ben yaşayamam. Abartmıyorum, gerçekten öldüğümü hissederim. Benliğimin (diğer bir ifadeyle ruhumun) öldüğünü.
Hayatımın son yıllarında neredeyse her gün bunu deneyimledim. Bu korkunç bir şey. Bu herkes için korkunç olmaz ama cırcır böceği özellikleri gösteren kızlar için olur! Anlıyor musun, ben anlıyorum. Ve bu bana yardımcı olmadı, anlamak bana hiçbir zaman yardımcı olmadı. Ne zaman bir şeyi istesem, istediğim şeyin zıddını yaşadım. Ruhum ölüyor gibi hissettim. Ben bir günde isteme becerimi yitirmedim. Korktuğum için, çok korktuğum için, artık bir şeyi istediğimde bile temkinliyim ve umut etmekten korkuyorum.
Benim bu hayatta aslında tek bir korkum var: Kendim. 1. Kendim olamamak. 2. Kendim olmak.
Bu hayata kendimiz olmak için gelmediysek, ne için geldik ki? Hep bunu düşündüm ve beni görünmeyen bir sınırın berisine atan da bu oldu. Oysa, daha evvel sildiğim bir yazıda yazmıştım, deneyimlere saygı diye bir şey var. Herkesin ''yaşam amacı'' (ki bunu göz devirttiren popüler bir söylemle veya havada kalan temelsiz bir romantiklikle ifade etmediğimi belirtmeliyim) farklıdır. Herkesin yaşam amacı, kendisi olmak zorunda değil; ki muhtemelen değil. Ben nasıl ki kendim olamadığımda öldüğümü hissedecek kadar mutsuz oluyorsam, başka birisi de başka bir durum için böyle hissedebilir. Bir insanın iyi hissettiği durum için onu yargılamam, ne kadar adilce? İnsanın özgünlüğüne dünyadaki pek çok şeyden daha fazla saygı duyduğunu düşünen ben, bu kadar basit bir şeye bile saygı duymakta neden bu kadar zorlanıyorum? Üstelik beni ilgilendirmiyor bile!
Ben, bir şeyi bozmaktan hep çok korktum. Çünkü sonra tamir edemezsem, o şey bozuk kalırsa ne olurdu! Öncesinde, kendim tamir etmekten korkardım. Evet, bir şeyi ''bozacağımdan'' hep bu kadar emindim. Sonrasında ise, tamir edememekten korkmaya başladım. Yani bende hep bir ''tamir'' teması vardı. Zaten yıllarca kendimi tamir etmeye çalışmışım sanki baksana. Komik. Kendime haksızlık etmiyorum. Ben kendime başkalarının garipseyeceği şekilde takılırım. Bunun nedeni de muhtemelen kendimin en büyük zorbası olmam. Uzun yıllar böyle olunca, insan bir anda aksine alışamıyor.
Bunu hak etmediğimi bilsem de, galiba kendimi beceriksiz bulan bir yanım var. Bu da, bana kendimi zorbalamaya hakkım varmış gibi hissettiriyor olmalı. Ya tamir edemezsen, hiiii! böyle düşünen bir ses. Cılız ama güçlü bir sezgi. Sesini çıkarmadan bana kendini hissettirdiği için, bu fikri içselleştirmişim. Böyle fikirleri dönüştürmeyi bırak, fark etmek bile zor. ''Diğerleri'' olmasaydı ben de fark edemezdim. Neyse ki ben, sadece kendimin yargıcıyım. Başkalarını yargıladığım anda anlıyorum ki, kendimde tahammül edemediğim noktamı diğerlerinde büyütüyorum.
Bir şey ''bozuk'' kalsa ne olur ki? Hadi ben beceriksiz olayım ve o şeyi bozayım. N'olur? Hiçbir şey olmaz. Bunu bilsem de, kabul etmek bilmekten daha zor. Yine de, 16. yaşıma artık mahcup hissetmesem de, şimdime de mahcup hissetmesem de, herhangi bir yazılmış veya yazılmamış bucket listte yapılabilecek maddelerim varken, sırf korktuğum için bunu denememem bile, evet, saçmalık derecesinde aptalca bir tercih olur.
Örneğin, öldükten sonra yapamayacaklarından biri de, bedeninde yaşamaktır. Bu nedenle de ölmeden önce bedeninde kendi yaşamını yaşaman gerekir. Böyle de yazıyorum mantıklı mantıklı ama ben zaten hep mantıklıyım. Umarım bunu uygularım da. Çünkü malesef uygulamayacak kadar korkak ve mantıksızım.
Ki aslında :), bunun çözümü de basit. Burayı havada çözümsüz bırakmayacağım tabi ki. Çözüm, benim kendi yapımda işe yaracak çözüm, bir şeye kendimi kaptırmam. Ana olay gibi. Böylece zihnim dağılmıyor. Sonra da yan dallarda bucket list, cart curt.

.jpg)
.jpg)
